Yüz yıl öncesinden bir iftar manzarası

Ruşen Eşref Ünaydın’ın eski ramazanlar ve adetleri bize hatırlatan Ayrılıklar (İstanbul: İkbal Matbaası, 1923) isimli bir eseri olduğundan daha önce de bahsetmiştim. Ünaydın’ın İstanbul’un işgal olduğu dönemde kaleme aldığı yazılarda milletimizin asırlar içinde dini ve milli değerlerle zenginleştirerek kurduğu medeniyetin izlerini anlattığı yazılardan birinde mütâreke yıllarının İstanbul’unda geçen bir ramazanı anlatır.

Ünaydın’ın bu kitabını çok değerli ve anlamlı bulmamın nedeni , zamanın tahribatı ile giderek kaybolan millî ve tarihî değerlere karşı yazarın duygularını çok açık ve başarılı bir şekilde dile getirmesidir. Aziz milletimizin, örf ve adetlerini muhabbet ve hürmetin yanı sıra hayranlıkla dile getirir. Milletimizin bekâsı, asırlar içinde meydana getirilen geleneklerimizin zenginleştirerek geleceğe taşınmasındadır.

Aşağıda Ünaydın’ın kitabındanda bir iftarı anlattığı bölümü yer alıyor. Yazıyıı okumadan önce dikkatinizi çekmek istediğim birkaç husus var. Önce onları arz edeyim.

1. Her şeyden önce yüzyıl öncesinin bir ramazan sofrasını ve yemekten önce parmağı tuza banmak gibi âdetleri öğreniyoruz.

2. Balkan savaşlarından sonra yerlerinden yurtlarından edilen milyonların çektiği ızdırabı görüp o günlerin bir daha yaşanmaması için ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini düşündüm.

3. Bugün ekonomik sıkıntılardan şikayet ederken önümüzdeki sofralara bakınca ne kadar şımarıkça davrandığımızı düşündüm.

4. Hiç olmayacağı düşünülen şeylerin olması, asırlar boyunca huzur ve mutluluk içinde yaşanılan toprakların terk edilebileceğini görünce içinde bulunduğumuz şu günlerde hiçbir şeyimize güvenmeyip çok çalışmamız gerektiğini düşündüm.

5. Ramazan iftarlarında reçel, simit ve pidenin ne kadar kıymetli olduğunu okuyunca bugün de simit ve pidenin çok kıymetli olduğunu düşünüp sevindim.

6. Ramazanı bu kadar güzel tarif eden çok az metin gördüm. Ünaydın kadar nesneleri ve duyguları tavsif eden edebiyatçımız çok yok. Okurken buna da dikkat etmenizi isterim.

7. Üzüldüğüm şey ise bir zamanlar yabancı seyyahların saygısızca dolaştığı sokaklarımızda artık kendi çocuklarımızın da aynı şekilde dolaşıyor olması idi.

8. Ramazan ve iftarın bir çocuk için ne kadar önemli olduğunu düşündüm.

9. O zamanlarda da teravih ve mukabele okuyan hocalar arasında farklar varmış.

10. Artık bugün unuttuğumuz helesa yelesacı çocukların İstanbul’da da mani okuyarak üç-beş kuruş toplama adetleri olduğunu öğrendim.

11. Selimiye Camiine gidildiğine göre Ünaydın’ın anlattığı iftar Üsküdar Salacak taraflarında bir evde olmalı.

12. O vakitler şehirdeki yabancıların bile merak edip camilere gittiklerini ve namaz kılanları izlediklerini okuyunca doğduğundan beri bir kez ramazanda teravihe gitmeyen çocuklarımız olduğu aklıma gelince üzüldüm.

13. Üzüldüğüm son şey ise ramazanın şefaatinden ve göklerin mağfiretinden uzak kalmayı aklımıza getirmememiz.

Sizi yazı ile başbaşa bırakmadan önce Cenab-ı Mevla’dan niyazım ramazanlarımızın neşe ve huzur içinde geçmesi, manevi havanın ruhumuzu ve bedenimizi sarıp sarmalaması ve bizi ramazanın şefaatinden ve göklerin mağfiretinden uzak koymaması, bu millete bir daha öyle günler yaşatmamasıdır.

İftar

Ailemizin -altmış beş ramazan görmüş ihtiyarlarından biri içinden salavât getirirken:

- Atıldı mı yavrum?
Diye sordu.
- Evet.
Şehâdet parmağını tuza bandı. Besmeleyle orucunu açtı. Gözlerinde bir teessür sezdim.
- Kusura bakmayın büyük hanım. Size iftarlığı lâzım geldiği gibi hazırlayamadık.
Dedim.
- Buna da şükret oğlum. Sizler daha gençsiniz. Yüreğinize esef koymayın. Bunlar da gelir, geçer. İyi günler de görürsünüz inşallah. Ya bizler….
Dedi. Elindeki lokmaya yaşları damladı. Bu sene kursağına giden ilk ramazan lokmasına gözünün yaşı katık oldu. O hanım efendi ki bundan on beş yıl evveli günün orucunu zemzemsiz ve hurmasız bozmazdı.

Kim bilir, daha nice bin Müslümanın evinde bu ramazan iftar reçel, simit, pide yerine böyle gözyaşlarıyla karşılanmıştı. Ağlamakta hakkımız yok mu? Bütün gönüllere bu yıl can ve devlet acısı çöktü. Ağızlarında tat, yemeklerinde lezzet, ruhlarında neş’e mi kaldı? Bu ramazanın bahtına -büyük hanımın dediği gibi- gökler bile yaş döktü.

*** Âdi (sıradan) günlerin sofrasından farkı kalmayan ramazan sofraları hepimizden fazla o ihtiyarların gücüne gidiyor. O nesil, dedelerden görme zengin ve müreffeh ramazan âdetlerini evlatlarına bütün erkânı ve bütün şa’şaasıyla devredeceğine şüphe getirmez gibiydi. Halbuki hayatta kalanları o âlemin zedelendiğini- o debdebeye hepimizden çok alıştıktan sonra – şimdi kendi gözleriyle görüyorlardı. Bizden daha küçüklerin zihninde o günlerin bizdeki kadar bile hâtırası kalamayacağına mı yanıyorlar!

Onların nazarında ramazanın ne başka manası vardı! Ona on bir ayın bir sultanı derlerdi. Ramazan, iftarlardan Müslüman evlerine ruh ve ağız tadı getiren uhrevî bir yolcu gibi doğardı. Yolu öyle gözlenirdi. Biz çocuklar lohusa şekerlerini nasıl yeni doğan çocuk getirdi sanır idiysek onlar da ülkeye -ibâdethânesinden kahvehanesine, sokağından sofrasına kadar- ramazanın bolluk, merhamet, neşe, zenginlik dağıttığına kâni idiler (inanıyorlardı). Ramazan içimizde kaldığı müddetçe büyüğümüzü, küçüğümüzü şevklendirir, uslulaştırır, ruhlara, gözlere zâhid bir şu’le çizerek çekilirdi.

Bugünse içinde yabancı seyyahların vukûfsuz ve saygısızca dolaşan bir tehi ma’bede döndü.

*** Örtüsü eski ramazan süslerine çekilmiş bir kefen gibi duran sofraya baktıkça hep çocukluğumdaki iftarlar aklıma geliyordu.

En büyüğümüzden en küçüğümüze on-on iki kişi sabırsızlığımızı duaların kerametiyle gidererek topu nasıl dindar ve hürmetkâr beklerdik! Bem beyaz baş örtüleri içinde kadınların oruçtan sararmış yüzleri bir nevi şefkatle ruhânîleşirdi. Gözlerini yanı başındaki saatten ayırmayan erkekler ufak bir sandalye gıcırtısından bile huysuzlanırdı.

Âh o iftar sofralarının güzelliği! Çini tabaklar içinde birçok çiçek gibi rengârenk duran reçelleriyle etraflarını bir hilal gibi alan kokulu yarım simitleriyle âdetâ bahçe göbeklerini andırıyordu. Çorbalar! Peynirli buğusu, kıymalı yumurtaların nefis kokusu odayı iştihâ çoğaltan bir havaya bürürdü. Mermer musluğun yanındaki kayık tabaklarında kabaran dolgun güllaçları kartoplarına benzetirdim. Bakır maşrabalarla billur sürahilere yavaş yavaş boşaltılan sular, içimizdeki hararete âdetâ ince bir serinlik sezerdi.

Hâlâ beklenen top atılmazdı. Her dakika sanki beşleşirdi. O intizar anlarında kâh ergin kâh çiğ fakat çekingen öten uzak ve yakın kapı tokmakları kaba şiveli dilenci niyazlarının nakaratıydı. Hâlâ hatırımdadır, bunlar buğulu beyinlerde garip bir inzivâ ve mübhem bir merhamet hissi uğuldatıyordu.

Top patlar patlamaz bütün sofradan bir besmele fısıltısı havalanırdı. Bana en müessir gelen an o idi. Reçeller simitlerle dolanarak, çukur tabaklarda çorbaların dumanı tüterek, billur bardaklardan sular âdetâ bir hasretle öpülür gibi içilerek sessiz sedâsız yemek yerdik. Sofranın üstünden ancak tiryaki erkeklerin sigara dumanları sıyrılınca konuşma başlardı. Kimi önünden geçerken imrenip aldığı ekmek ayvasını getirtirdi. Kimi kendi elceğiziyle yaptığı limonatayı, iştihâsını tıkayacak kadar çok ve çabuk içerdi. Felan camideki mukâbelecinin sesinden, felan vâizin sertliğinden, o gece gidilecek misafirlikten lezzetle bahsedilirdi.

Yemek sonlarına doğru bizim sokaktan ekseiye Eyüp işi küçük davullarını çala çala “Helasa yelâsa”cı bir iki çocuk geçerdi. Ahmediyye’deki Karagöz Kanlı Kavak’ı oynayacağı gece onlardan biri ötekine:

- Yaşar, oğlum! Ben çâr-ı yeki (çeyreği) kopardım. Gece gidiyom. Sen de gelsene be! Diye bağırdıydı.

Âh bu ses akıllarına getirdiyse de bizi de yollasalar diye içimiz titredi, gözlerimizde alevler çaktıydı.

Yaşar arkadaşına hüzünlü hüzünlü:

- Halim ağabeyim bırakmıyor ki! Selimiye’ye teravihe gidecekmişiz.!

Diye cevap verdi. Hanım Ninemiz:

- Âferin şu Halim’e! Namazında niyazında bir delikanlı. Allah tuttuğu işi kolay getirsin. Karagöz de her gece çocukların nesine imiş! İbâdet de kötülük de küçük yaşta öğrenilir.

Demez mi! Evin büyüğü gözlerini aça aça:

- Ne karagözü! Öyle şeyleri aklınızdan çıkarın küçük beyler!

Diye kesti attı. Orucun sersemliği asıl böyle vakitlerde başımıza çökerdi.

*** Sofradan kalkarken “Keşke keşke yine çocuk kalsaydım, o vakit hevesle beklediğim bahar ramazanları bu türlü geleceğine yine buram buram karlar yağsaydı da pek eski zamanlar kalsaydı!.. Sokaktan da paradan da vaz geçerdim.” diye düşündüm. O vakit babalarımızın çocuklara verdiği izin bugün büyüklere de veriliyor. O verilmezse demek büyükler de bir yere çıkamayacak, onlara da çocuk muâmelesi ediliyor! Bu ne haldir? Fakat verilse artık nereye çıkalım? İbâdethânelerde bile seyirciler var. Ramazan ve biz birer temâşâgâh olduk!

İçim o kadar inceldi ki tramvayların çâkı bile kulaklarımı acıtıyordu. Tâ ufukta parıldayan minarelere bakıyorduk. Eski ramazanlar sanki karanlıklar içinde süzülmüş, son şu’leleri ufukta teressüb etmişti (tortulanmıştı).

Seni biz tatlılar, şerefeler ve şenlikler ile karşılarken ya şehr-i ramazan, on bir ayın nur yüzlüsü, önüne nihâyet böyle kolları düşük, sofraları tatsız, yürekleri acılı ve gözleri yaşlı mı çıkacaktık?

Kandillerinin bile yaşlarımızın arasında mâyi’leşmiş – akan, kopup gidecek gibi olan- altun damlalarına benziyor. Neye ağladığımızı anlayamayacak yaşta olan çocuklar bile bizi taklit ediyorlar. Yoksa senin sihrin mi uçtu? Söyle ya şehr-i ramazan! Bahtsız ve yârsız Türklerin için bu yıl koynunda bir nebze şefâat de mi yok? Yoksa ey şeh-i mübârek! Ümmet-i Muhammed göklerin mağfiretinden de mi cüdâ kaldı?

Ne kadar tanıdık değil mi?

Ben yazıyı okurken iki şey düşündüm. Eğer dikkat etmez ve çalışmaz isek dedelerimin yüz elli yıl önce yaşadıklarını bize tekrar yaşatırlar. İkinci aklıma gelen şey ise Orucu bombalarla açan Gazze’deki kardeşlerimizin yaptıkları iftarlar oldu. Ağızlarımızdaki tat, yemeklerindeki lezzet, ruhlarımızdaki neş’enin kaybolmadığı ramazanlar yaşayalım inşallah.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Bayramdaki hikmet ve irfan

02:10 Dini Bayramları Nasıl Kutlarız?

03:45 Ramazan Bayramına Neden "Id-ı Fitr" Denilmiştir?

04:40 Bayramlar Bizim İçin Neden Önemlidir?

10:15 Arifler Bayrama Nasıl Hazırlanır?

29:45 Gökten İnen Sofra (Maide Suresi) Kur'an'da Nasıl Geçiyor?

53:20 Çocuklar İçin Bayram Ne Anlama Gelir?

Ramazan ilahileri

Nureddin Cerrahi "Terk Ehli" Sözüyle Ne Kast Etmiştir?

31:25 "Eğer Bilmiyorsanız İlim Sahiplerine Sorun Ayetini Nasıl Anlamalıyız?

34:45 "Zikir İnsanı Diri Tutar" Sözünden Ne Anlamalıyız?

38:40 Hz. Pir Hasan Sezai'nin Nutk'u Şerifi

57:40 "Semadan Sırrı-ı Tevhidi" İlahinin Yazılış Hikayesi

ismailgulec.net