Son Yazılar

Saferi zafer eylemek

Allah’a şükürler olsun, eskilerin saferü’l-hayr dedikleri safer ayını da gördük. Hiç düşündünüz mü, neden safer ile hayır bir araya getirilmiş?

Bu sorunun cevabı Hz. Peygamberimiz öncesi döneme kadar gidiyor. Cahiliye dönemi Araplarının içini, Safer gelince huzursuzluk kaplar, başına gelecekleri düşündükçe tedirgin olurlarmış. O yüzden safer ayını hiç sevmezler ve uğursuz safer derlermiş. Bunun da birkaç nedeni var. İlki saferle birlikte savaşların başlaması. Haram aylarda savaşmayan Araplar, muharrem ayı biter bitmez savaşa kaldıkları yerden devam ederlermiş. Savaş, felaket anlamına geldiği için safer demek felaket ve savaş demek oluyor haliyle.

Bir diğer rivayete göre, bu ayda veba salgını olmuş ve insanların yüzü sararmış. Bu yüzden sararmak anlamında safer demişler. Yemen’de düzenlenen Saferiyye panayırına katılamayanlar büyük sıkıntı çektikleri için saferin uğursuz sayıldığına dair bir rivayet de var.

Vakt-i seher kum kum kum

Seneler önceydi. Ya bir şeyler araştırıyordum veya kitapları karıştırıyordum. Arşî’nin tezkirelerde tesadüf ettiğim;

Yatma uyan etme ziyân
Vakt-i seher kum kum kum
Tâ olasın vâkıf-ı cân
Vakt-i seher kum kum kum

dörtlüğü ile başlayan şiiri dikkatimi çekmişti. Daha sonra “kalk” anlamındaki “kum” redifli birçok şiire daha tesadüf ettim. Özellikle mutasavvıf şâirlerin seher vakti uyanık olmaya çok dikkat ettiklerini bu vesileyle bir kez daha öğrendim.

Ol zaman rızka manidir uyku

Somuncu Baba’yı da duymuşsunuzdur. Aksaraylı Şeyh Hamiddîn Efendi’ye mesleğinden dolaylı “Somuncu Baba” lakabı verilir. Bu melâmî-meşrep ârif ve âlim şeyh, Hacı Bayram Velî’mizin de mürşididir. Bursa Ulucamii’nin açılışında Fatiha suresini yedi farklı şekilde tefsir edince cami cemaati onun ne büyük bir âlim ve Allah dostu olduğunu anlar.

Yazılarım

Mesnevî ve Hz. Mevlânâ Yazıları

Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır

Son günlerde en sık tekrar edilen cümlelerden biri “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.” oldu.

Hem gazetelerde hem de sosyal medyada bu cümle sıkça gözüme ilişince yıllar önce muhatabı olduğum bir soru geldi aklıma. Fî tarihinde bir öğrenci “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?” diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Ama ben bu söz ile ne kastedildiğini bir hikaye ile izah etmeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek.

Yolun kenarına diken eken adam

Mesnevi’de geçen güzel hikayelerden biri de yolun kenarına diken eken adamın hallerinin anlatıldığı hikaye. 2. ciltte yer alan bu hikayede bir adam evinin yola bakan tarafına insanları rahatsız etmesi için dikenler diker. Yoldan geçenler rahatsız olurlar ve valiye şikayet ederler. Vali adamı uyarır ama adam bugün yarın derken bir türlü dikenleri sökmek istemez. Sonunda dikenler büyür ve adam dikenleri sökecek mecali bulamayacak kadar yaşlanır.

Bu hikaye de Mesnevi’nin ibret dolu hikayelerinden biri. Hikayemizin iki kahramanı var. Biri yolun kenarına diken eken adam.

Mesnevî ve Hz. Mevlânâ yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Hikemî Yazıları

Vakt-i seher kum kum kum

Seneler önceydi. Ya bir şeyler araştırıyordum veya kitapları karıştırıyordum. Arşî’nin tezkirelerde tesadüf ettiğim;

Yatma uyan etme ziyân
Vakt-i seher kum kum kum
Tâ olasın vâkıf-ı cân
Vakt-i seher kum kum kum

dörtlüğü ile başlayan şiiri dikkatimi çekmişti. Daha sonra “kalk” anlamındaki “kum” redifli birçok şiire daha tesadüf ettim. Özellikle mutasavvıf şâirlerin seher vakti uyanık olmaya çok dikkat ettiklerini bu vesileyle bir kez daha öğrendim.

Ol zaman rızka manidir uyku

Somuncu Baba’yı da duymuşsunuzdur. Aksaraylı Şeyh Hamiddîn Efendi’ye mesleğinden dolaylı “Somuncu Baba” lakabı verilir. Bu melâmî-meşrep ârif ve âlim şeyh, Hacı Bayram Velî’mizin de mürşididir. Bursa Ulucamii’nin açılışında Fatiha suresini yedi farklı şekilde tefsir edince cami cemaati onun ne büyük bir âlim ve Allah dostu olduğunu anlar.

İşi müslüman gibi yapmak

Bu sözün hikâyesini bir arkadaşımdan dinledim. Amerika’da olduğu yıllarda Haitili dindar Katolik komşusu, evini temizleyen bir Protestan dindar bir temizlik görevlisinin yaptığı işi gördükten sonra onu takdir etmek üzere “İşini Müslüman gibi yapmışsın.” der. Arkadaşımız dalga geçtiğini, işini güzel yapmadığı için öyle söylediğini düşünür. Önce yapılan işe bakar, etraf pırıl pırıldır. Söylenen sözlerden bir şey çıkaramaz ve Haitili komşusuna dönüp sorar:

- Siz yapılan temizliği beğenmediniz mi?

- Hayır, aksine çok beğendim.

- İşini Müslüman gibi yapmışsın, dediniz. Ne kastettiniz?

- Bizim Haiti’de güzel yapılan işleri beğendiğimizi ifade etmek için bu sözü kullanırız. Orada “güzel ve temiz iş yapmak” manasında bir deyimdir. Halk arasında kullanılır.

Bu söz Haiti’de nasıl vücut buldu bilmiyorum ama ben bu hikâyeyi dinleyince aklıma hemen “Kul bir iş yaptığında Allah onu en güzel şekilde yapmasını ister.” Hadis-i şerifi geldi. Bilirsiniz ama hatırlama kabilinden bir kez daha anlatayım.

Hikemî yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Bektaşilik ve Alevilik Üzerine Yazıları

Kerbelâ’yı kana gark eyledi insan-i hazele

Bugün (18 Ağustos 2021), muharrem ayının onu, aşure günü. Şehadetinin 1382. yılında şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin Efendimizi ve tüm Kerbela şehitlerini rahmet ve tazim ile andığımız bugünü anlatan o kadar çok eser ve şiir var ki sadece sıralamak haftaları alır. Ben binlerce şair arasından pek bilinmeyen birinin Kerbela’yı anlatan bir şiirini size tanıtmak istiyorum.

Genç ve çalışkan araştırmacılardan İlyas Kayaokay’ın neşretmesiyle haberdar olduğumuz İbrahim Kadem, 19. yüzyılda yaşamış, muhtelif kazalarda kaymakamlık yapmış bir bürokrat. Mersiye-i Âl-i Abâ isimli terciibendinde Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi karşısında takındığı tutumu görürüz. Daha fazla anlatmak yerine şiirlerinden muhibb-i ehl-i beyt olduğu anlaşılan bu Osmanlı kaymakamının şiirini ve kısa açıklamasını verirsem daha iyi olacak.

Güzel-i şāh-ı ḥarem māh-ı Muḥarrem güzeli
Ezelī ḥarp idilemezdi bu ayda ezeli
Nice ḥarp itdi Yezīd ḫā‘in-i dīn mübtezeli
Ṭā ḳıyāmet oḳunur nāmına la‘net ġazeli
Eyledi āl-i Resūl dīdelerin hūn-rīzeli
Kerbelā’yı ḳana gark eyledi insān hazeli

Mâh-ı Muharrem oldu. Meserret, haramdır.

Muharrem, hicrî takvimin ilk ayı ve 08 Ağustos Pazar akşamı ile girdik ve ertesi gün, yani 09 Ağustos, senenin ilk günü. 10 Muharrem ise, mâh-ı muharremde meserretin haram olmasına neden olan Hz. Hüseyin’in şehid edildiği tarih.

Fuzûlî, Hadikat'üs Sûeda’sına, Cebrail'in, Hz. Peygamber’e Hz. Hüseyin'in gelecekte şehid olacağı haberini vermesiyle başlar. Peygamberimiz hüzün içinde Hz. Hüseyin'i kimin şehid edeceğini sorar. Cebrail: “Hüseyin'i, senden sonra senin ümmetinden birileri Kerbelâ çöllerinde şehit edecek" der. Hz. Peygamber ağlamaya başlar. Hz. Ali, Hz. Peygamber'in birden ağladığını görünce ona niçin ağladığını sorar. Hz. Peygamber aldığı haberi anlatınca Hz. Ali de ağlamaya başlar. Az sonra yanlarına Hz. Fâtıma gelir. Bir yanda babası, öte yanda kocası ağlamaktadır. Niçin ağladıklarını sorar ve acı haber ona da söylenir. Bu sefer Hz. Fâtıma da ağlamaya başlar. "Babacığım bu iş ne zaman olacak" diye sorunca Hz. Peygamber, 'Benden, senden, Ali'den ve Hasan'dan sonra olacak” diye cevap verir. Hz. Fâtıma: 'Ey babacığım bu musîbet olduğunda sen olmayacaksan, ben olmayacaksam, Ali olmayacaksa, abisi Hasan olmayacaksa benim mazlumum için kim ağlayacak, kim üzülecek, yavrum garip mi kalacak?” diye sorduğunda Cebrail şu müjdeyi verir:

'Ey kadınların en güzeli ve en azîzi! Senin oğluna âhir zaman ehlinden Ehlibeyt bağlıları, Ehlibeyt âşıkları, kıyamete kadar ağlayacak."

Bektaşilik ve Alevilik yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Dini Hayatımıza Dair Yazılar

Saferi zafer eylemek

Allah’a şükürler olsun, eskilerin saferü’l-hayr dedikleri safer ayını da gördük. Hiç düşündünüz mü, neden safer ile hayır bir araya getirilmiş?

Bu sorunun cevabı Hz. Peygamberimiz öncesi döneme kadar gidiyor. Cahiliye dönemi Araplarının içini, Safer gelince huzursuzluk kaplar, başına gelecekleri düşündükçe tedirgin olurlarmış. O yüzden safer ayını hiç sevmezler ve uğursuz safer derlermiş. Bunun da birkaç nedeni var. İlki saferle birlikte savaşların başlaması. Haram aylarda savaşmayan Araplar, muharrem ayı biter bitmez savaşa kaldıkları yerden devam ederlermiş. Savaş, felaket anlamına geldiği için safer demek felaket ve savaş demek oluyor haliyle.

Bir diğer rivayete göre, bu ayda veba salgını olmuş ve insanların yüzü sararmış. Bu yüzden sararmak anlamında safer demişler. Yemen’de düzenlenen Saferiyye panayırına katılamayanlar büyük sıkıntı çektikleri için saferin uğursuz sayıldığına dair bir rivayet de var.

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Dini hayatımıza dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Hz. Peygamber’e Dair Yazılar

Hiç bu açıdan düşünmemiştim!

Siyer kitaplarını okumayı çok severim. Basılan her kitabı okudum demek çok iddialı olabilir ama ulaşabildiğim kadarı ile, büyük bir kısmını okuduğumu söyleyebilirim. Yayımlanan her kitabı görür görmez alır, okumak için can atarım. Büyük bir merak ve ilgi ile de okurum, daha öncekilerden farkını anlamaya çalışırım. Diğer siyer kitaplarında bulamadığım ve göremediğim şeyleri görünce de mutlu olurum.

Gerek Müslüman olsun, gerekse gayrımüslim olsun, yabancıların yazdığı kitaplar bizimkilerin yazdıklarından daha farklı olur. En büyük fark nedir diye soracak olursanız bizimkilerin Hz. Peygamber'in yanında, onun adamlarından biri imiş gibi yazması, diğerlerinin belirli bir mesafeden bakabilmeleridir, derim. Bu mesafe, onların biraz daha soğukkanlı olmasını ve meseleye daha dışarıdan bakmasını sağlıyor. Belki anlamak için buna ihtiyaç var ama o kitaplar bizimkilerin yazdığı gibi duygu ve heyecan veremiyor. Bir diğer farklı bulduğum husus, yazarların merak ve ilgilerinin farklı oluşu. Ne demek istediğimi bir kitap ve o kitapta anlatılan bir bölüm üzerinden izah etmeye çalışayım.

Bir babadan oğluna salâvât ihtârı

Geçtiğimiz günlerde, Zeytinburnu Belediyesi himâyesinde, Kazlıçeşme Kültür ve Sanat Merkezi'nde, İbrahim Müteferrika'dan sonra ülkemizdeki matbaacılık tarihinin en önemli ismi Ebüzziya Tevfik Bey'in kurucusu olduğu Matbaa-i Ebüzziya çalışmalarının yer aldığı "Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi" sergisi, Ömer Faruk Şerifoğlu'nun küratörlüğünde açıldı. Halen devam eden sergide aileye ait, çoğu ilk kez gün ışığına çıkan önemli belgeler sergileniyor. Sergi ile birlikte, yine Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı, sergide sergilenen aileye dair belgelerin ve yazıların yer aldığı bir de kitap yayımlandı.

Mektupla uzaktan eğitim

Kitapta şüphesiz çok dikkat çekici belgeler var ama benim içlerinde dikkatimi en çok, Ebuzziya Tevfik'in, Konya'ya sürgüne gönderildiğinde, okula gitmesine izin verilmeyen en küçük oğlu Velid Ebuzziya'ya yazdığı mektuplar çekti.

Hz. Peygamber’e Dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kültür Yazıları

Seyyid Osman'ın Tavla oyunu şerhi

Okurlarımız hatırlayacaktır. Bundan birkaç hafta önce 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında yaşamış bir Eşrefî-Kâdirî şeyhi olan Adapazarî Seyyid Osman Efendi'nin Dîvân'ını tanıtan bir yazı yazmıştım.

Tasavvufî kavramların yer aldığı Dîvân'da, tavla oyununu anlattığı şiiri dikkatimi çekmişti. Eskilerin satranç ve damaya dair yorumlarını görmüştüm ama tavla oyununa dair herhangi bir yoruma tesadüf etmemiştim.

Tavla, her biri hane adı verilen, üzerine pulların dizildiği altı çizgiden oluşan karşılıklı iki bölme çizilmiş bir tahta kutu üzerinde iki kişi, otuz pul ve iki zarla oynanan bir oyun. İranlılardan Araplara ve diğer milletlere geçen tavla, Câhiliye devrinde kapalı mekanlarda kumar olarak oynandığı için Hz. Peygamber bu oyunu yasaklamıştı.

Yüzyıl öncesinin yangın söndürücüleri

Ateş dünyayı var ettiğine inanılan dört elementten biri. İnsanlar her şey gibi ateşi de doğadan öğrendiler. Bizim itikat dilimizle söyleyecek olursak Allah, Adem’e ve oğullarına dünyada nasıl yaşayacaklarını doğa, bitki ve hayvanlar yoluyla öğretti.

İnsanlar ateşi de doğadan öğrendi. İlk ateşin yanan ormanlar, fışkıran yanardağlardan öğrenildiği var sayılıyor. Demek ki orman yangınları insanlık kadar hatta ondan da eski. Hz. Adem’den beri de ateşten hem kaçıyor hem onsuz yaşayamıyoruz. Hz. Adem’den bu yana değişmeyen tek şey ateş karşısındaki acizliğimiz.

Nasıl korunuyorduk?

Ateş, Osmanlı şehirlerinin en büyük düşmanı olmuş tarih boyunca. Birbirine yaslanan ahşap evlerden birinde patates kızartılırken çıkan bir kıvılcım koca İstanbul’u yakardı. Sadece İstanbul mu, Edirne ve Bursa da aynı kaderi paylaşır. Osmanlı arşivinde Edirne dönemine ait evrakın çok az olmasının nedenlerinden birinin Edirne’de çıkan yangınlar olduğu söylenir.

Kültür yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Tarih ve Geleneğe Dair Yazılar

Saferi zafer eylemek

Allah’a şükürler olsun, eskilerin saferü’l-hayr dedikleri safer ayını da gördük. Hiç düşündünüz mü, neden safer ile hayır bir araya getirilmiş?

Bu sorunun cevabı Hz. Peygamberimiz öncesi döneme kadar gidiyor. Cahiliye dönemi Araplarının içini, Safer gelince huzursuzluk kaplar, başına gelecekleri düşündükçe tedirgin olurlarmış. O yüzden safer ayını hiç sevmezler ve uğursuz safer derlermiş. Bunun da birkaç nedeni var. İlki saferle birlikte savaşların başlaması. Haram aylarda savaşmayan Araplar, muharrem ayı biter bitmez savaşa kaldıkları yerden devam ederlermiş. Savaş, felaket anlamına geldiği için safer demek felaket ve savaş demek oluyor haliyle.

Bir diğer rivayete göre, bu ayda veba salgını olmuş ve insanların yüzü sararmış. Bu yüzden sararmak anlamında safer demişler. Yemen’de düzenlenen Saferiyye panayırına katılamayanlar büyük sıkıntı çektikleri için saferin uğursuz sayıldığına dair bir rivayet de var.

Mâh-ı Muharrem oldu. Meserret, haramdır.

Muharrem, hicrî takvimin ilk ayı ve 08 Ağustos Pazar akşamı ile girdik ve ertesi gün, yani 09 Ağustos, senenin ilk günü. 10 Muharrem ise, mâh-ı muharremde meserretin haram olmasına neden olan Hz. Hüseyin’in şehid edildiği tarih.

Fuzûlî, Hadikat'üs Sûeda’sına, Cebrail'in, Hz. Peygamber’e Hz. Hüseyin'in gelecekte şehid olacağı haberini vermesiyle başlar. Peygamberimiz hüzün içinde Hz. Hüseyin'i kimin şehid edeceğini sorar. Cebrail: “Hüseyin'i, senden sonra senin ümmetinden birileri Kerbelâ çöllerinde şehit edecek" der. Hz. Peygamber ağlamaya başlar. Hz. Ali, Hz. Peygamber'in birden ağladığını görünce ona niçin ağladığını sorar. Hz. Peygamber aldığı haberi anlatınca Hz. Ali de ağlamaya başlar. Az sonra yanlarına Hz. Fâtıma gelir. Bir yanda babası, öte yanda kocası ağlamaktadır. Niçin ağladıklarını sorar ve acı haber ona da söylenir. Bu sefer Hz. Fâtıma da ağlamaya başlar. "Babacığım bu iş ne zaman olacak" diye sorunca Hz. Peygamber, 'Benden, senden, Ali'den ve Hasan'dan sonra olacak” diye cevap verir. Hz. Fâtıma: 'Ey babacığım bu musîbet olduğunda sen olmayacaksan, ben olmayacaksam, Ali olmayacaksa, abisi Hasan olmayacaksa benim mazlumum için kim ağlayacak, kim üzülecek, yavrum garip mi kalacak?” diye sorduğunda Cebrail şu müjdeyi verir:

'Ey kadınların en güzeli ve en azîzi! Senin oğluna âhir zaman ehlinden Ehlibeyt bağlıları, Ehlibeyt âşıkları, kıyamete kadar ağlayacak."

Tarih ve geleneğe dair yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Şehir ve Medeniyet Yazıları

İyi, doğru ve güzel düşünmek sıradan eylem değildir

İbrahim Kalın, geçtiğimiz günlerde, müsebbibi olmadığı gereksiz bir tartışma ile kamuoyunda yer aldı. Tartışmaya girmeden ve uzatmadan, kendine yakışan bir üslûp ve vakar içinde, sözünü bilgece söyledi ve çekildi.

Oysa İbrahim Kalın, gözümüz gibi sakınmamız gereken değerlerimizden. Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü gibi önemli bir görevi üstlenen Kalın, dünyanın en zor coğrafyasında bulunan ve dört bir yanı sorunlu ülkelerle çevrili ülkemizin en çok çalışan bürokratlarından biri. Bir başka ülkenin bir sene boyunca karşılaştığı sorunların daha büyükleri ile bir hafta içinde karşılaşan güzel ülkemiz için canla başla çalışan bir devlet görevlisi. Üstlendiği ağır sorumluluğun stresini ve yoğun çalışmanın yorgunluğunu, fırsat buldukça sesi ve sazı ile atıyor.

Bürokrat, diplomat ve sanatçı kişiliğinin yanında akademisyen kimliğini de muhafaza eden İbrahim Kalın, ne ara ve nasıl yazdığını bilemediğimiz kitapları ile de bizi, kendine hayran bırakıyor.

Ramazan, sıradan bir ay değildir

Çok şükür, "Allah'ım bizi Ramazan'a kavuştur" diye ettiğimiz dualar kabul edildi ve her ne kadar coşku ile kutlayamayacaksak da Ramazan'a eriştik. Üftâde Hazretlerinin ifâdesiyle;

Âşıklara eydin salâ, oruç ayı geldi yine

Şehir ve Medeniyet yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Topluma Dair Yazıları

İşi müslüman gibi yapmak

Bu sözün hikâyesini bir arkadaşımdan dinledim. Amerika’da olduğu yıllarda Haitili dindar Katolik komşusu, evini temizleyen bir Protestan dindar bir temizlik görevlisinin yaptığı işi gördükten sonra onu takdir etmek üzere “İşini Müslüman gibi yapmışsın.” der. Arkadaşımız dalga geçtiğini, işini güzel yapmadığı için öyle söylediğini düşünür. Önce yapılan işe bakar, etraf pırıl pırıldır. Söylenen sözlerden bir şey çıkaramaz ve Haitili komşusuna dönüp sorar:

- Siz yapılan temizliği beğenmediniz mi?

- Hayır, aksine çok beğendim.

- İşini Müslüman gibi yapmışsın, dediniz. Ne kastettiniz?

- Bizim Haiti’de güzel yapılan işleri beğendiğimizi ifade etmek için bu sözü kullanırız. Orada “güzel ve temiz iş yapmak” manasında bir deyimdir. Halk arasında kullanılır.

Bu söz Haiti’de nasıl vücut buldu bilmiyorum ama ben bu hikâyeyi dinleyince aklıma hemen “Kul bir iş yaptığında Allah onu en güzel şekilde yapmasını ister.” Hadis-i şerifi geldi. Bilirsiniz ama hatırlama kabilinden bir kez daha anlatayım.

Diploma, üniversite mezunu olmak için yetmez!

Durun, hemen itiraz etmeyin. Hemen söyleyeyim, başlıkla ilgili itirazınızda haklısınız. Ama bana müsaade edin, neden öyle başlık attığımı açıklayayım. Açıklamalarımı okuduktan sonra hâlâ aynı fikirde iseniz yine haklısınız, derim.

Yeni yaptırdığı evine taşınan bir arkadaşımı ziyarete etmeye gittim. Manzarası hoş bir mevkide inşa edilen evin tam önüne kapkara bir heyulâ gibi, doğru arkadaşın evinin önünü ve manzarasını kapatan, bir eve benzetilmeye çalışılmış çirkin bir beton yığını gördüm. Birbirinden güzel ve bakımlı evlerin yapıldığı köyde, böyle bir ucube görmek bizi hem şaşırttı hem üzdü. Biraz daha yakından bakınca üzüntüm daha da arttı.

Gördüğüm manzara şu. Yolun altındakilere kottan dolayı evin altında bir bodrum katı, üstündekilere ise iki kat için ruhsat verilen bölgede, bu ucube beton yığını beş kat yüksekliğinde idi. Önce, yoldan altı metre kadar yükseklikte istinat duvarı örülmüş, duvarın önü yüksekliği dikkat çekmesin diye toprakla doldurulmuş. Daha sonra iki metre kadar da su basmanı yapılmış, böylece daha inşaata başlamadan yerin altından iki kat yükseltilmiş.

Topluma Dair yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Yönetim Yazıları

İyi, doğru ve güzel düşünmek sıradan eylem değildir

İbrahim Kalın, geçtiğimiz günlerde, müsebbibi olmadığı gereksiz bir tartışma ile kamuoyunda yer aldı. Tartışmaya girmeden ve uzatmadan, kendine yakışan bir üslûp ve vakar içinde, sözünü bilgece söyledi ve çekildi.

Oysa İbrahim Kalın, gözümüz gibi sakınmamız gereken değerlerimizden. Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü gibi önemli bir görevi üstlenen Kalın, dünyanın en zor coğrafyasında bulunan ve dört bir yanı sorunlu ülkelerle çevrili ülkemizin en çok çalışan bürokratlarından biri. Bir başka ülkenin bir sene boyunca karşılaştığı sorunların daha büyükleri ile bir hafta içinde karşılaşan güzel ülkemiz için canla başla çalışan bir devlet görevlisi. Üstlendiği ağır sorumluluğun stresini ve yoğun çalışmanın yorgunluğunu, fırsat buldukça sesi ve sazı ile atıyor.

Bürokrat, diplomat ve sanatçı kişiliğinin yanında akademisyen kimliğini de muhafaza eden İbrahim Kalın, ne ara ve nasıl yazdığını bilemediğimiz kitapları ile de bizi, kendine hayran bırakıyor.

Başkan adayları için hikayeler

Malum mahalli yöneticilerimizi belirleyeceğimiz seçimlere kısa bir süre kaldı. Adaylar hummalı bir çalışma içinde, seçilmek için gayret ediyorlar. Peki hiç beş yıl boyunca yaşadığımız kasabayı yönetecek belediye başkanının nasıl olması gerektiğini düşündünüz mü?

Eskiler düşünmüşler ve düşündüklerini de kitaplaştırmışlar. Siyasetname türü böyle bir ihtiyaçtan doğmuş. Bir ülkeyi, bir şehri, bir beldeyi yönetmeye talip olanları uyaran kitaplar yazmışlar ve adına da siyasetname demişler.

Yönetime dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Eğitim Yazıları

Üniversitede yazılı olmayan kurallar bile kolay kolay değiştirilemez

Ülkemizde tartışılan konuların başında üniversiteler gelir. Eleştiriler, YÖK'le başlar ve 2547 ile devam eder. Ancak, ben, öteden beri üniversitelerin temel sorununun ne YÖK ne de 2547 olduğunu düşünenlerdenim. Hatta şöyle bir iddiam da var: Türkiye'de iyi bir üniversite kurmak veya olmak için YÖK'ten ve 2547 Sayılı Kanun'dan kaynaklanan en ufak bir sorun yoktur. Dile getirilen veya ileri sürülen sorunların kaynağı, kurumlar ve yasalar değil uygulayıcılardır. Ne demek istediğimi son altı ay içinde şahit olduğum veya işittiğim birkaç olay üzerinden anlatmaya çalışayım.

Fakülte Yönetim Kurulu Üyeleri

İlgili herkes bilir, yasa gereği fakültelerin yönetim kurulu, üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten veya dr. öğretim üyesinden oluşur. Ve üyeler de Fakülte Kurulu tarafından ayrı ayrı seçilir. Yasa koyucu, fakültedeki kadroların yönetim kurulunda temsil edilmesini düşünmüş ve böyle bir kural koymuş.

Rektörlüğün kısa tarihçesi

Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör atanması birkaç günden beri tartışılıyor. Tartışmaların siyasi tarafına ve kimi gruplar tarafından yönlendirilmesi konusuna girmeden, üniversite tarihi içinde rektörlerin atanma biçimlerini anlatmaya çalışayım.

Dünyada üniversite adını kullanan ilk eğitim kurumu, Bologna Üniversitesi'dir. 1088'de kurulan bu üniversiteyi, 1200'de kurulduğu kabul edilen Paris Üniversitesi takip eder. Daha sonra Avrupa'da başlıca merkezlerde üniversiteler kurulur. Üniversitelerin bugünkü halini alması ise sekiz asrı bulacaktır. Tarihçiler, bu sekiz asrı dört evreye ayırır. Biz de bu dört evrede rektörlük makamının gelişimini aktarmaya çalışalım.

Modern erken dönemde üniversiteler

İlk kurulan Bologna ve Paris Üniversitesinde iki farklı yapı vardı. O vakitler, öğrenciler ve öğretmenler, rektörünü birlikte seçerdi.

Eğitim yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Yükseköğretim Yazıları

Diploma, üniversite mezunu olmak için yetmez!

Durun, hemen itiraz etmeyin. Hemen söyleyeyim, başlıkla ilgili itirazınızda haklısınız. Ama bana müsaade edin, neden öyle başlık attığımı açıklayayım. Açıklamalarımı okuduktan sonra hâlâ aynı fikirde iseniz yine haklısınız, derim.

Yeni yaptırdığı evine taşınan bir arkadaşımı ziyarete etmeye gittim. Manzarası hoş bir mevkide inşa edilen evin tam önüne kapkara bir heyulâ gibi, doğru arkadaşın evinin önünü ve manzarasını kapatan, bir eve benzetilmeye çalışılmış çirkin bir beton yığını gördüm. Birbirinden güzel ve bakımlı evlerin yapıldığı köyde, böyle bir ucube görmek bizi hem şaşırttı hem üzdü. Biraz daha yakından bakınca üzüntüm daha da arttı.

Gördüğüm manzara şu. Yolun altındakilere kottan dolayı evin altında bir bodrum katı, üstündekilere ise iki kat için ruhsat verilen bölgede, bu ucube beton yığını beş kat yüksekliğinde idi. Önce, yoldan altı metre kadar yükseklikte istinat duvarı örülmüş, duvarın önü yüksekliği dikkat çekmesin diye toprakla doldurulmuş. Daha sonra iki metre kadar da su basmanı yapılmış, böylece daha inşaata başlamadan yerin altından iki kat yükseltilmiş.

Meslek yüksek okulu unvanlı hocalarının sorunu

Meslek yüksek okulu (MYO) öğretim üyelerinin lisansüstü eğitim ve danışmanlık verememe durumu kimi üniversitelerimizde önemli bir sorun haline gelmeye başladı.

Meslek yüksek okulunda öğretim üyesi olma usûlleri

Unvanlı öğretim üyelerinin MYO'da istihdam edilmesinin birkaç nedeni var. Özellikle öğretim üyesi sayısı kabarık olan bölümlerde görevli hocaların kadro sıkıntısı çektiği durumlarda MYO'lar bir imkân olarak görülür. Mesela fakültede, işletme bölümünde bir araştırma görevlisi doktorasını bitirdi. Bölümde hoca sayısı fazla olduğundan kadro alınamıyor. Bu durumdaki arkadaşlar için düşünülen çözüm, uygun bir meslek yüksek okulu bulup kadroyu ilân etmektir. Bu hem idarenin hem personelin itiraz etmeden kabul ettiği en kolay çözüm.

Yükseköğretim yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Dile Dair Yazılar

Kerbelâ’yı kana gark eyledi insan-i hazele

Bugün (18 Ağustos 2021), muharrem ayının onu, aşure günü. Şehadetinin 1382. yılında şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin Efendimizi ve tüm Kerbela şehitlerini rahmet ve tazim ile andığımız bugünü anlatan o kadar çok eser ve şiir var ki sadece sıralamak haftaları alır. Ben binlerce şair arasından pek bilinmeyen birinin Kerbela’yı anlatan bir şiirini size tanıtmak istiyorum.

Genç ve çalışkan araştırmacılardan İlyas Kayaokay’ın neşretmesiyle haberdar olduğumuz İbrahim Kadem, 19. yüzyılda yaşamış, muhtelif kazalarda kaymakamlık yapmış bir bürokrat. Mersiye-i Âl-i Abâ isimli terciibendinde Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi karşısında takındığı tutumu görürüz. Daha fazla anlatmak yerine şiirlerinden muhibb-i ehl-i beyt olduğu anlaşılan bu Osmanlı kaymakamının şiirini ve kısa açıklamasını verirsem daha iyi olacak.

Güzel-i şāh-ı ḥarem māh-ı Muḥarrem güzeli
Ezelī ḥarp idilemezdi bu ayda ezeli
Nice ḥarp itdi Yezīd ḫā‘in-i dīn mübtezeli
Ṭā ḳıyāmet oḳunur nāmına la‘net ġazeli
Eyledi āl-i Resūl dīdelerin hūn-rīzeli
Kerbelā’yı ḳana gark eyledi insān hazeli

Erzurumlu Emrah ve Divan Edebiyatı

Erzurumlu Emrah (ö. 1860) âşık edebiyatının müstesnâ şâirlerindendir. Ona bu istisnâyı Gedâyî ve Tokatlı Nuri gibi iki büyük âşık yetiştirmesinin yanı sıra, dili, üslubu, kullandığı kelimeler, mazmunlar ve aruzu başarılı bir şekilde kullanarak âşık şiirini Divan şiirine yaklaştırması verir. Nasıl yaklaştırdığını onun bir şiiri üzerinden anlatmaya çalışayım.

15. asrın ve Türk edebiyatının öncü şâirlerinden Ahmed-i Dâî’nin;

Eyâ hurşîd-i meh-peyker cemâlün müşterî-manzar
Ne manzar manzar-ı tâli’ ne tâli’ tâli’-i enver

matlaıyla başlayan kendine has özellikleri olan pür-sanat bir gazeli vardır. Birçok klasik şâir bu gazele nazîre yazmıştır. Erzurumlu Emrah da bu gazele nazîre yazan şâirlerden biridir. Onun yazdığı nazirenin, klasik şiir temsilcilerinin yazdıklarından farkı yoktur ve okuyanların bir saz şâirine ait olduğunu hemen anlamaları kolay değildir. Bahsettiğimiz şiir şudur:

Dile dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Edebiyata Dair Yazılar

Kerbelâ’yı kana gark eyledi insan-i hazele

Bugün (18 Ağustos 2021), muharrem ayının onu, aşure günü. Şehadetinin 1382. yılında şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin Efendimizi ve tüm Kerbela şehitlerini rahmet ve tazim ile andığımız bugünü anlatan o kadar çok eser ve şiir var ki sadece sıralamak haftaları alır. Ben binlerce şair arasından pek bilinmeyen birinin Kerbela’yı anlatan bir şiirini size tanıtmak istiyorum.

Genç ve çalışkan araştırmacılardan İlyas Kayaokay’ın neşretmesiyle haberdar olduğumuz İbrahim Kadem, 19. yüzyılda yaşamış, muhtelif kazalarda kaymakamlık yapmış bir bürokrat. Mersiye-i Âl-i Abâ isimli terciibendinde Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi karşısında takındığı tutumu görürüz. Daha fazla anlatmak yerine şiirlerinden muhibb-i ehl-i beyt olduğu anlaşılan bu Osmanlı kaymakamının şiirini ve kısa açıklamasını verirsem daha iyi olacak.

Güzel-i şāh-ı ḥarem māh-ı Muḥarrem güzeli
Ezelī ḥarp idilemezdi bu ayda ezeli
Nice ḥarp itdi Yezīd ḫā‘in-i dīn mübtezeli
Ṭā ḳıyāmet oḳunur nāmına la‘net ġazeli
Eyledi āl-i Resūl dīdelerin hūn-rīzeli
Kerbelā’yı ḳana gark eyledi insān hazeli

Erzurumlu Emrah ve Divan Edebiyatı

Erzurumlu Emrah (ö. 1860) âşık edebiyatının müstesnâ şâirlerindendir. Ona bu istisnâyı Gedâyî ve Tokatlı Nuri gibi iki büyük âşık yetiştirmesinin yanı sıra, dili, üslubu, kullandığı kelimeler, mazmunlar ve aruzu başarılı bir şekilde kullanarak âşık şiirini Divan şiirine yaklaştırması verir. Nasıl yaklaştırdığını onun bir şiiri üzerinden anlatmaya çalışayım.

15. asrın ve Türk edebiyatının öncü şâirlerinden Ahmed-i Dâî’nin;

Eyâ hurşîd-i meh-peyker cemâlün müşterî-manzar
Ne manzar manzar-ı tâli’ ne tâli’ tâli’-i enver

matlaıyla başlayan kendine has özellikleri olan pür-sanat bir gazeli vardır. Birçok klasik şâir bu gazele nazîre yazmıştır. Erzurumlu Emrah da bu gazele nazîre yazan şâirlerden biridir. Onun yazdığı nazirenin, klasik şiir temsilcilerinin yazdıklarından farkı yoktur ve okuyanların bir saz şâirine ait olduğunu hemen anlamaları kolay değildir. Bahsettiğimiz şiir şudur:

Edebiyata dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kitap Yazıları

Hollywood'u göklere çıkarmak, genç nesli dolandırmaktır

Sinemayı seven biri olarak Alev Alatlı’nın Suç Ortağı Hollwood Kaan’ın Kitabı (Genişletilmiş 2. Baskı İstanbul: Turkuvaz Kitap, 2021) isimli kitabını görünce hemen edindim ve bir çırpıda okudum.

Alatlı’nın kitabı yazmaya başlaması, anlatılan ve öğretilen Amerikan tarihi ile filmlerde anlatılanların birbirinin zıttı olduğunu fark etmesi ile başlıyor. ABD’yi ve tarihini o kadar bilmesi yetmiyor böyle bir kitap yazabilmek için. Aynı zamanda o kültürün kör bir mümini ve tapacak kadar hayranı olmamak gerekiyor. Alev Alatlı bize bunu gösteriyor.

Kitabı okuyup da Alev Hanım’a hayran olmamak mümkün değil. Çünkü ancak Hollywood üzerine tez hazırlayan birinin bilebileceği kadar detay bilgileri, çok iyi bildiği Amerika tarihi ile harmanlayarak, birbirlerine gönderme yaparak o kadar açık bir şekilde anlatıyor ki okuyup da bana hak vermeyecek kimse, eğer özel bir düşmanlığı yok ise, yoktur. Ayrıca kitabı tam olarak anlayabilmek için iyi derecede İngilizcenin yanı sıra sinema ve Amerikan tarihi de bilmek gerektiğini ilave edeyim. Ya da neredeyse her paragrafta durup ansiklopediye bakacaksınız. O yüzden tek seferde okunacak bir kitaptan daha çok Amerika Tarihi adıyla bir seçmeli dersin kitabı olarak okunacak derinlikte ve genişlikte bir kitap.

Şevket Eygi'den okunacak kitap dizini

Zeytinburnu Belediyesi, yaptığı yayınlarla bir belediyenin kültüre nasıl hizmet ettiğini gösteren örnek çalışmalarda bulunuyor. Bu çalışmalardan biri de 12 Temmuz 2019’da âlem-i cemâle uğurladığımız Mehmet Şevki Eygi’nin vefâtının ikinci yıldönümünde, onu her yönüyle anlatan Bir Müslüman münevver ve İstanbul beyefendisi Mehmet Şevki Eygi başlıklı güzel bir kitabı yayımlamak oldu. Bu kitabı yayımlamakla aynı zamanda;

Nâm-ı Ankâ gibi dillerde vefâ-yı âlem

diyen şairin sözünü haksız çıkardı ve vefânın Anka kuşu gibi sadece dillerde olmadığını bize gösterdi.

Aydın Gülen ve İsmail Coşkun tarafından yayına hazırlanan kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde tanıyanların Mehmet Şevki Eygi hakkında yazdıkları yazılar, ikinci bölümde ise Eygi’nin Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde verdiği konferansların çözülüp konularına göre düzenlenmesi yer alıyor.

Kitaplara dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kişilere Dair Yazılar

Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy

Malûmunuz, içinde bulunduğumuz sene, yani 2021 yılı, Cumhurbaşkanımızın, İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yılı olması münasebeti yayımladığı bir genelgeyle "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Yılı" olarak kutlanıyor.

Bu yıl vesilesi ile Mehmet Âkif'i anlatan çok sayıda yeni kitap ile tanıştık, tanışmaya devam ediyoruz. Bunlar arasında özellikle birini diğerlerinden çok farklı buldum: Ahmet Güner Sayar hocamızın telif ettiği Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy isimli kitap.

Ahmet Güner Sayar'ın kitaplarının iki önemli özelliği olduğunu düşünürüm. İlki, ciddi bir ilim adamı titizliği ve dikkatinin hemen göze çarpması. Diğeri de ilmî kitaplarda görmeye pek alışık olmadığımız, hikâye veya roman gibi metni okunabilir kılan akıcı ve güzel Türkçe.

İlmi dimağında meknûn bir âlim Mehmet Genç Hoca

Birkaç gün önce sosyal medyada, Mehmet Genç ile Erol Özvar'ın Osmanlı Ekonomisi Üzerine Konuşmalar isimli kitaplarının çıktığını görmüş ve almak için sipariş sepetine eklemiştim. Hayfa ki kitap elime ulaşmadan ve okuyamadan, dün akşam (18 Mart 2021) aldığımız bir haberle Hoca'mızı kaybettiğimizi öğrendim. Şeref Hanım'ın veciz şekilde ifâde buyurduğu gibi;

Çâre yok bir vechile geldikde vakt ü sâati
Câm-ı mevti nûş eder pîr ü civân bây u gedâ

Mehmet Genç Hoca'mız da mevt kadehinden nûş etmişti.

Özel sohbetlerinde az da olsa bulunma lütfuna eriştiğim, "Bir âlim var mı?" sorusu karşısında akla gelecek ilk isimlerden biri olan Mehmet Genç Hoca'nın akademik çalışmalarını takdir etme cür'etinde bulunacak değilim. Çünkü bunu yapmaktan âciz olduğumu biliyorum.

Kişilere Dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Gezi Yazıları

Taraklı Sarıkız ve Kızlar Türbeleri

Sakarya’nın merkeze en uzak ilçelerinden biri olan Taraklı şehrin güneybatısında ve 65 kilometre uzaklıkta şirin ve tarihi bir kasabadır.
Tarihi İpekyolu üzerinde bulunan Taraklı, Ertuğrul Gazi zamanında Osman Bey’in silah arkadaşlarından Samsa Çavuş tarafından Bizanslıların elinden alınması Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan öncesine gidiyor, bir rivayete göre 1289, bir diğerine göre 1293.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde halkın şimşir tarak ve kaşık yapmasından dolayı Yenice Tarakçı olarak geçen kasabanın adı zamanla Taraklı’ya dönüşür.

Güney Makedonya Camileri

Geçen yazımızda Teselya bölgesindeki camiler hakkında bilgi vermiştik. Bu sefer biraz daha yukarı çıkıp aralarında Selanik’in de bulunduğu Güney Makedonya bölgesinde gördüğüm camiler hakkında bilgi vereyim. Bilgi vermeden Heath Lowry’nin kitabını özellikle zikretmeliyim. Sadece camilerin değil diğer mimari eserlerin durumu hakkında bilgi veren bu eser her türlü övgüyü hak ediyor.

Güney Makedonya

Geçtiğimiz sene Avrupa gündemini meşgul eden konulardan biri de Makedonya meselesi idi. Yunanistan en başından beri kendi sınırları içinde Makedonya diye bir yer bulunduğu ve bölgenin Antik Yunan tarihinin ve kültürünün bir parçası olduğu ve Makedonların Yunan olduklarını gerekçesiyle karşı çıkmıştı.

Gezi yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Sinema Yazıları

Hollywood'u göklere çıkarmak, genç nesli dolandırmaktır

Sinemayı seven biri olarak Alev Alatlı’nın Suç Ortağı Hollwood Kaan’ın Kitabı (Genişletilmiş 2. Baskı İstanbul: Turkuvaz Kitap, 2021) isimli kitabını görünce hemen edindim ve bir çırpıda okudum.

Alatlı’nın kitabı yazmaya başlaması, anlatılan ve öğretilen Amerikan tarihi ile filmlerde anlatılanların birbirinin zıttı olduğunu fark etmesi ile başlıyor. ABD’yi ve tarihini o kadar bilmesi yetmiyor böyle bir kitap yazabilmek için. Aynı zamanda o kültürün kör bir mümini ve tapacak kadar hayranı olmamak gerekiyor. Alev Alatlı bize bunu gösteriyor.

Kitabı okuyup da Alev Hanım’a hayran olmamak mümkün değil. Çünkü ancak Hollywood üzerine tez hazırlayan birinin bilebileceği kadar detay bilgileri, çok iyi bildiği Amerika tarihi ile harmanlayarak, birbirlerine gönderme yaparak o kadar açık bir şekilde anlatıyor ki okuyup da bana hak vermeyecek kimse, eğer özel bir düşmanlığı yok ise, yoktur. Ayrıca kitabı tam olarak anlayabilmek için iyi derecede İngilizcenin yanı sıra sinema ve Amerikan tarihi de bilmek gerektiğini ilave edeyim. Ya da neredeyse her paragrafta durup ansiklopediye bakacaksınız. O yüzden tek seferde okunacak bir kitaptan daha çok Amerika Tarihi adıyla bir seçmeli dersin kitabı olarak okunacak derinlikte ve genişlikte bir kitap.

Karınca yuvasına dönmeli

Geçen sene vizyona çıkan ve yapılması için 30 yıl beklenen Nazif Tunç’un Karınca isimli filmini nihayet seyredebildim. Vesile olan Karantina Sohbetleri-Zoomiler grubuna teşekkür ederim. Şimdi bir bu grup eksikti, bunlar da nereden çıktı gibi sorular aklınıza gelebilir. Korkmayın, endişelenmeyin, bunlar öyle ilk akla gelen gruplardan değil. Kimseye zararları olmayan bir grup. Daha sonra ne olduklarını ve ne yaptıklarını anlatırım.

Nazif Tunç, kendi ifadesiyle Türk sinemasının Yücel Çakmaklı ile girdiği ‘manevi gerçekçilik’ vadisinde sağına soluna bakmadan, herhangi bir ekonomik kaygı gütmeden Türk milletinin tarihsel gelişimine ve inanç geleneğine uygun filmler yapmayı amaç edinen bir yapımcı-yönetmen.

Sinema yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Söyleşiler

Baba bu kitabı niye yazdın?

Şemseddin Sivasi'nin Nutk-ı Şerifi

Tasavvufi Halk Edebiyatı - Yunus Emre

ismailgulec.net