Yapılan sadece bir isim değişikliği mi?

MEB Bakanı Yusuf Tekin 11 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı konuşmada, "Müfredatımızın içerisinde hiç farkında olmadığımız bize dayatılan bazı kavramlar var. Mesela çok masum bir şey gibi geliyor size” dedikten sonra müfredattaki bazı tarih ve coğrafya kavramlarını millî hafıza ve değerler eğitimi vurgusuyla değiştirdiklerini söyledi. Çok önemli ve değerli bulduğum bu değişikliğin sıradan bir isim değişikliğinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum ve çok önemli buluyorum.

Bir nesneye ve kavrama isim vermek onu ilk bulanların veya ilk kez düşünenlerin hakkıdır. Anlamı çerçeveleyen kavramın sahibi olur. Dolayısıyla isim vermek sadece basit bir seslendirme değil, varlığını tespit ve tasdik etmek yani var etmektir. Bunu da ancak o nesne ve kavram hakkında iradesi olanlar yapabilir. İsimlendirenler, isimlendirdikleri şeye ve şeyle ne yapacaklarını da bilmiş olurlar.

Bir şeyi isimlendirmek şeyin ne olduğunu belirlemek olduğu kadar ne olmadığını da belirlemektir. Sınırlarını belirlemek bir şeyleri sınırların dışında bırakmaktır. Derrida bunu bazı anlamları göstermek için bazı anlamları saklamak olarak ifade eder. Dolayısıyla her isimlendirme aynı zamanda nesnenin veya kavramın bir yanıyla hakikatinin ve anlamının sınırlarını belirlemek iken diğer yanıyla nelerin o sınırların içine girmediğini de göstermektir. Neyin dahil edilip neyin dışarıda bırakılacağına karar vermek ise iktidar ve mesuliyet işidir. Bu mesuliyeti ise sıradan ve edilgen kimseler yüklenemez.

İsimlendirme ve İktidar

Michel Foucault, iktidarın gücünü ve ideolojisini sadece yasa ve kanunlarla değil, normlar, söylemler ve tanımlar üreterek de koruduğunu ve yaygınlaştırdığını söyler. İsimlendirme iktidar alanını genişletir ve güçlendirir. Bir şeyi isimlendiren otorite o şeyin nasıl anlaşılacağını, nasıl ve nerede değerlendirileceğini ve ona nasıl yaklaşılacağını da belirlemiş olur. İnsan zihninin dünyayı algılama biçimini belirleyen görünmez haritalardır. Bu gücün farkında olan egemen güçler bu haritaları sistemli biçimde yeniden çizerek ideolojilerini yaygınlaştırmışlardır. Böylece gerçekten bağımsız olarak bir gerçeklik icat ederek toplumsal algıyı yönlendirerek iktidar alanlarını korumuşlardır.

İsimlendirmenin bir diğer gücü normalleştirmek ve meşrulaştırmaktır. Bize dayatılan isimler aynı zamanda bizim geleneğimize ve tarihimizi inkar eden düşünce ve inançları meşrulaştırır, normalleştirir ve bizi biz olmaktan uzaklaştırır. İktidarlar bu gücü kullanmaktan çekinmezler.

İdeolojiler sadece akla değil, duyguya da hitap eder. Bazı kelimeler nötr değildir; korku, gurur, öfke veya umut üretir. Sadece düşünceyi değil, hissediş biçimlerini de inşa eder. Gök vatan veya mavi vatan denildiğinde vatan kelimesinin çağrıştırdığı sahiplenme, koruma duygusu, gurur, umut ve sevinç duyguları harekete geçer.

Coğrafya, kurum, dönem, ünvan isimleri milletin müşterek hafızasını oluşturur. Dolayısıyla bunları değiştirmek hafızayı unutturur veya dönüştürür, eski düzenle bağı kopartır ve değiştiren güce meşruiyyet kazandırdır. Bir kavram olarak “Haçlı Seferi” gerçeği ters yüz ederek yapılanların meşru ve doğal bir şeymiş gibi algılanmasını sağlarken “Haçlı Saldırısı” anlamı olayların idrakini farklılaştırıp gerçekliğini ortaya çıkarır. Avrupalılar için sefer iken bizim için topraklarımıza yapılan bir saldırıdır. Burada biz kimin dilini kullanacağımıza karar vermeliyiz. Son düzenleme ile tarihe kendi zaviyemizden bakmış olacağız ve olayları kendi isimlendirmemizle algılayacağız. Keza bizim fetih dediğimize Batı devletleri hiçbir zaman fetih demedi, işgal ve ele geçirmek olarak isimlendirildi. İsimlendirme politik mücadelenin önemli bir unsurudur ve siyasetçiler kendi koydukları isimleri kabul ettirmek için mücadele ederler. Çünkü kavram savaşları aslında hakikat savaşlarıdır.

Yaftalamak

İsimlendirmenin güç olarak kullanıldığı bir diğer alan yaftalamak veya etiketlemektir. Önce medeni, geri kalmış, radikal, terörist, elit, yerli gibi kavramlar üreten egemen güçler daha sonra istediğine bu etiketleri yapıştırarak yapacakları haksızlıkları meşru ve normal gösterirler. Bir topluluğun geri veya medeni, radikal veya ılımlı, elit veya sıradan, özgürlük savaşçısı veya terörist olup olmadığına bu kavramları üretenler karar veriyor.

Karanlık Kıta, Orta Çağ, radikal İslam vb kavramlar bir yargılama sonucu boyna asılan yaftadır. Suçlayıcıdır ve olumsuz bir anlama sahiptir. Sorgulanmadan tekrarlandığı için de doğru imiş gibi kabul edilir. Bu noktalara dikkat edilmeden verilen eğitim hakikatin çarpıtılması, yalanlar üzerine bir zihin inşasından başka bir şey olmayacaktır. Toplumu kültürüne ve tarihine yabancılaştıracaktır.

Biz de bu kavramları üretenlere uyarak meselenin hukukî ve ahlâkî olup olmadığını sorgulamadan sempati ile yaklaşıyoruz. Bu da bizim varlık alanımızı ve zihnî yapımızı zehirleyerek zaman içinde yok olmasına vesile oluyor. Çünkü güçlü olan devletler eskiden askeri güçle yönettikleri ülkeleri bugün zihinleri isimlendirdikleri kavramlarla işgal ederek yönetiyorlar. Dolayısıyla yapılan basit bir isim değişikliği değil bağımsızlık meselesidir. Unutmayalım, kavramlarını ithal eden toplumlar, zamanla gerçeklik tasavvurlarını da ithal ederler.

Kimlik algısı

Bir toplumun kullandığı kelimelere yüklediği olumlu ve olumsuz anlamlar toplumun zihnî haritasını oluşturur, aidiyet duygusunu belirler. Bir toplumu değiştirmenin ve dönüştürmenin yollarından biri kelime hazinesini başkasının koyduğu isimlerle doldurmaktır. Bunu yapanlar, aynı zamanda ithal edilen kavramlara rakip olacak ve tutunmasına engel olacağı düşünülen kavramları sözlüklerden kaldırırlar. Adalar Denizi’ni unutturup Ege Denizi yapmak oranın bir zamanlar Türk denizi olduğunu unutturmak ve orayı Helen denizi olduğunu düşündürtmektir. Aynı şekilde Doğu Roma İmparatorluğu’nu Bizans yapmak da yapılan işin büyüklüğünü ve önemini azaltmak içindir. Çünkü Roma demek Avrupa demektir ve Roma’nın yıkılışı Avrupa’nın yıkılışı sonucuna götürür. Bu gerçeğin bu kadar çıplak bir şekilde dile getirilmesi birilerini çok rahatsız eder. Adalar Denizi ve Doğu Roma’nın Fethi denildiği zaman oluşan kimlik algısı ile Ege ve Bizans denildiğinde oluşan kimlik algısından çok farklıdır. Aynı şekilde Haçlı Seferleri diyen biri olaylara mesafeli ve soğuk yaklaşırken Haçlı Saldırıları diyenler bu saldırı ve işgallerin muhatapları olduğunu hatırlarlar.

Bu tür isimlendirme tercihleri toplumların kendilerini tanımlamalarıyla yakından ilgilidir.

İsimlendirme, Dil ve Güç

İsimlendirmeye Michel Foucault söylem ve iktidar, Pierre Bourdieu sembolik güç, ve İbn Haldun asabiyet yönünden yaklaşırlar ancak sonuç bizi güce götürür. Foucault isimlendirmenin ve söylemin neyin meşru olduğunu belirttiğine dikkatimiz çeker. Aynı kişi farklı dönem ve coğrafyalarda hem terörist hem kahraman olabilir. Genel kabul güçlü olanın isimlendirmesidir. Verilen isim görülecek muameleyi ve ahlakî bakışı belirler. Böyle yaparak toplumların düşünceleri ve davranış kalıpları şekillendirilmiş olur.

Bourdieu en etkili gücün sembolik güç olduğunu söylerken isimlendirmenin sembolik değeri ve etkisine dikkati çeker. Sembolik değer daha kalıcı ve etkilidir.

İbn Haldun, isimlendirme ile güç arasında bir ilişki olduğundan bahseder. Ona göre bir toplum yükseldikçe kendi kavramlarını üretir ve kültürel üstünlük kurar. Böylece diğer toplumların zihin dünyasını etkiler. Toplum zayıfladıkça da galip olanın dilini, kavramını ve kültürel zevklerini benimsemeye başlar. Kısaca mağluplar galipleri takli eder. Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri’nde bunu ayrıntılı bir şekilde anlatır. Bu açıdan baktığımızda müfredattaki isimlendirme çabası, mağlup olmadığımızı göstermek gayreti olarak da anlaşılabilir. Çünkü bir medeniyetin çöküşü orduların yenilgisiyle değil, kelimelerinin anlamını kaybetmesiyle başlar.

İbn Haldun ile birlikte anılan asabiyet, müşterek semboller ve anlam dünyası ile teşekkül eder. Dili çözülmüş, kendi kavramlarını kullanmayan toplumlarda sosyal ve kültürel bağlarda zayıflama görülür, medeniyeti geriler. Birçok müslüman toplum kendi kavramlarıyla düşünmeyi bıraktığı için geriledi ve ithal kavramlarla kendisini açıklamaya çalıştığı için de hiçbir zaman ilerleyip önündekileri geçemeyecek. Nakip Attas’ın bizi uyardığı nokta tam da burası: Kendi kavramlarını kaybeden medeniyet bir müddet sonra kendisini de kaybeder. Toplumsal çözülmenin engellenmesi ve birliğin sağlanması için de çok önemlidir. Çünkü kendi ürettiğimiz kavramlar olmadan kolektif bilinç oluşmaz.

Wittgenstein’ın meşhur "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır." sözü dilin iletişim yanında düşüncenin de merkezi olduğuna işaret eder. Bourdieu kavramların sembolik sermaye olduğunu söylerken kültürün kime ait olduğunu belirlerken sembollerin ait olduğu dünyaya bakmamızı ölçüt alıyordu.

Sözü fazla uzattım. Toparlayayım.

Müfredat belirlemek aynı zamanda kavramları belirlemektir. Haçlı Seferleri ile Haçlı Saldırıları arasında sadece bir kelime farkı yoktur. Kocaman bir dünya farklı vardır. İnsan zihni çoğu zaman gerçeklikle değil, gerçekliğin isimlendirilmiş ve sembolleştirilmiş haliyle ilişki kurar. Dil dünyayı nasıl algıladığımızı belirler. Bize verilen kelimeler kabul ettiğimiz dünyayı hayal ettirir. Bu milletin çocuklarına bu milletin zihin dünyasında üretilmiş kavramları belletmek eğitimin millî olup olmadığını gösteren en önemli olgudur. Çünkü eğitimin milli olup olmadığı kimin diliyle ve kavramıyla konuşuldu belirler. İthal edilen ve bizim zihin dünyamıza uymayan her kavram çocuklarımızın hayallerine vurulan prangadır.

Damarlarımızda dolaşan kanın asaleti sahip olduğumuz kavramlardan gelir. Yabancıların ürettikleri kavramlar kendi gerçekliğimizden ve coğrafyamızdan koptuğunda kaybedeceğimiz şey kendi hakikatimiz ve benliğimiz olacaktır.

Orta Asya mı Türkistan mı?

Geçen sene Azmi Özcan Hoca arkadaşlarıyla birlikte Türk Devletleri Tarih ve Kültür Atlas’ını yayınlamıştı. Kendisiyle yapılan söyleşilerde atlası olmayanın tarihini başkalarının yazacağını söylerken büyük bir hakikate işaret ediyordu. Atlas hazırlayanların aynı zamanda zihinleri de biçimlendirdiklerini uzun uzun anlatmıştı. Hocamız harita çizmenin, bölgelere isim vermenin yeryüzünde söylem egemenliği kurmak olduğuna dikkatimizi çekerek bir toplumun bağımsızlığının alametlerinden birinin atlasının olup olmaması olduğunu söylemişti.

Orta Asya bizim verdiğimiz bir isim değil. Sömürge devri haritacılarının Avrupa’yı merkez alarak verdiği isimdir. Bu isim, sadece konumlandırır ve orada yaşayanlar hakkında bize bir şey söylemez. Türkistan ise bölgenin her şeyden önce tarihi adıdır. Türklerin ata yurdudur. Bölgede yaşayan halkları tanımlar, akrabamız olduğunu hatırlatır. Türkistan ismi, coğrafyanın bizim ile aynı tarih ve kültürü paylaştığını gösterir. Sadece bir bölgeyi değil bir medeniyet coğrafyasına işaret eder. Bizi birbirimize bağlar.

Atalarımızın geldiği toprakları unutturmak ve aramızdaki bağı kesmek için Orta Asya, Orta Doğu gibi kavramlar üretildi ve kullanıldı. Bugün Orta Asya sıradan bir Türk vatandaşı için bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak aynı kişiye Türkistan denildiğinde bir parçası olduğu coğrafyadan bahsedildiğini hissederek kalbi bir başka atacak, gözleri farklı parlayacaktır. Bin sene önce geldiğimiz topraklardan sanki geçen sene gelmişiz gibi özlemle anacak ve görmek isteyecektir. Kimlik inşası için bu duygunun ne kadar önemli olduğundan bahsetmeme gerek var mı?

Orta Asya’yı Türkistan yapmakla sadece bugün yaşayan soydaşlarımızla değil bin yıl öncesi ile de bağ kurmuş olacağız. Orta Asya ile Türkistan arasındaki fark, iki zihin, iki tarih, iki kimlik tasavvuru arasındaki fark kadar kadardır. Türkistan’ı kullanmakla daraltılan zihin ve düşünme dünyamızı da genişletmiş olacağız.

Sizce geç kalmadık mı?




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Taberî tefsiri neden önemlidir?

Taberî’yi özel kılan şey nedir?
Taberi dinî ilimler çalışanlar için neden önemli bir isimdir?
Taberî'nin yetiştiği ortam
Taberî’nin birçok hacimli eser hazırlamasının sebebi
Taberî Tefsirî neden önemli?
Onun tefsirini diğer tefsirlerden ayıran özelliği nedir?
“Bir de tarih kitabı var, Tarikh al-Rusul wa al-Muluk. Bu eser bize nasıl bir dünya sunuyor?
Taberi’nin görüşleri genel olarak kabulü mü yoksa eleştirildi mi?
Tabarî’yi yaşadığı dönemde nasıl karşılıyorlardı?
Bugün Taberi’nin eserleri hâlâ okunuyor mu? Kimler okuyor?
Tefsir okumak isteyen birinin Taberi’den başlaması doğru mudur?
Kimler tefsir okuyabilir? Tefsir okumaya nereden başlamak lazım?
Taberi hakkında yanlış bilinen şeyler var mı?
Bu alana ilgi duyan izleyicilere nereden başlamalarını önerirsiniz?

Öğretilmesi ihmal edilmemesi gereken konular

Çocuklara felsefe ve düşüncenin aktarılması neden önemli?
Bir çocuk kaç yaşında felsefe ile karşılaşmalı?
Çocuklara yönelik yazmak ile yetişkinlere yazmak arasındaki fark
Çocuklar için düşünce yolculukları fikri nasıl doğdu?
Çocuklara mahsus bir dil oluşturulmalı mı?
Felsefe ve düşünceyi çocuklara anlatmayı başarmak için nelere dikkat edilmeli?
Çocuklara felsefe anlatırken en çok zorlanılan konu
Yazar bir hikâye anlatıcısı mıdır, eğitici midir ya da rehber mi?
“Düşündürmek” ile “bilgi vermek” arasındaki denge
Bilgiyi hikâye etmenin zorlukları
Çocuklar en çok hangi düşünmeye ihtiyaç duydukları konular

ismailgulec.net