Türkler şehirlerini nerelere ve nasıl kurarlardı?

Müslümanlar St Petersburg gibi bir şehir kurarlar mı, sorusunu sormuştuk ve cevabını aramaya devam ediyoruz. Geçen yazıda sorunun cevabının ilk aşamasını Müslümanların kurduğu ilk şehir üzerinden vermeye çalıştık. Bu sefer de Türklerden ve kurdukları şehirlerden bahsederek sorunun cevabını aramaya devam edeceğiz. Ama önce Türkler derken Asya'da kurulanlar ile Selçuklu ve Osmanlıları kastettiğimi söyleyeyim de söyleyeceklerim daha iyi anlaşılsın.

Türkler, İslam'dan önce de şehirler kurmuştu ve müslüman olduktan sonra da mescidi merkeze alan şehir yapısını olduğu gibi alıp fıtratlarına uygun yaşayacakları coğrafi ortamlarda bir takım özellikler ilave ederek geliştirdiler.

Şehir nereye kurulur?

Bir şehrin kurulması için iki önemli faktör var. İki güvenlik, ikincisi de su. Şehir herşeyden önce sırtını kendilerini koruyacak bir dağa vermelidir. Böylece hem ovadaki tarım arazileri korunmuş olacak hem de şehrin güvenliği sağlanacak.

Yamaçta olduğu için de serin rüzgarları alacak, bu rüzgar şehre sağlık getirecektir. İnsanlar kafalarını kaldırdıklarında karşı dağları, tepeleri görecek, böylece ufuk sahibi, açık görüşlü olacaklardır. Yolları hiç bir zaman geniş ve düz olmayacak, ihtiyaçlarını görecekleri büyüklükte ve kıvrımda olacaktır. Böyle olmasında arazinin izin vermemesi kadar güvenlik de önemli faktördür.

Türkler susuz yaşayamaz, mutlaka ya bir göl ya da bir ırmak olmalıdır çevrede. Bir Türk için orman, göl ve dağ olmazsa olmazlardandır. Üçü de Tükler için kutsaldır çünkü.

Şehrin merkezleri

Bir kere şehrin kurulmasına karar verildi mi merkezinde mutlaka ulu camii olur. Bu aynı zamanda cuma camisidir. Caminin etrafı ise çarşı, han-hamam, medrese, imaret ve hükümet konağı ile adeta örülür, kuşatılır. Şehri şehir yapan tüm kurumlar caminin etrafındadır. Böylece merkeze gelen vatandaş tüm işlerini aynı yerde halleder, cumasını kılar, çarşısını görür varsa resmi bir işi onu da halleder.

Tüm resmi kurumların aynı yerde olmasının bir gerekçesi de şehre gelen yabancıların şehrin mahremi sayılan mahalle aralarına sokmamak düşüncesi. Bu açıdan düşündüğümüzde merkezler şehirlerin selamlığı vazifesini yerine getirirler.

Şehir merkezleri her zaman en değerli arazilerdir. Osmanlılar, bu değerli arazinin özel kişilerin mülkü olmalarına izin vermez, bunları vakıflaştırır ve şehrin ihtiyaçları için harcanmasını ister. Böylece şehrin ürettiği artı değer, şehre kalırdı. Vakıflar şehre, şehirliye ve misafirlere hizmet ederdi.

Mahalle

Merkezin çevresinde mahalleler kurulurdu ve ahali buralarda yaşardı. Her mahalle de küçük bir şehir gibi mahalle mescidlerinin çevresinde büyürdü. Mahalle camileri kubbeli, iki minareli ve iki şerefeli olmazdı. Bugün İstanbul'da Çapa'da, Eminönü'nde, Eyüp'te, Üsküdar'da ve daha bir çok yerde sayısız örnekleri görülecek olan bu küçük mescidler küçük, sade ve sevimli olurdu. Mahalle imamı da mahallelinin akıl hocası ve danışmanıydı.

Sokaklar ve evler

Mahalle arasında yollar dardı, evler birbirlerine bitişik değildi ve her ev farklı yönlere bakardı. Her biri farklı yöne bakan cumbalar hem içeridekilerin dışarıyı kontrol etmelerini sağlar, hem de dışarıdan bakanların algılamalarına yardımcı olurdu. Aynı sokaktaki bir veya iki katlı evler birbirine benzemezdi. Cumbalı evlerin çevresi duvarla çevriliydi ve geniş ahşap kapılardan girilen avluları olurdu.

Avlu duvarları sadece mahrem alanlar, bugün özel alan diyoruz, oluşturmazlar, aynı zamanda evi rüzgardan, tozdan, topraktan, yabancıdan, soğuktan ve sıcaktan da korurlardı. Bu duvarlar evlerin hem sokakla bağlantısını sağlar hem de sokaktan ayırırdı. Kapı açıldığında sokakla birleşir, kapıyı kapatınca aileye özel bir dünya oluştururdu. Bu özel dünyada otorite ve devletin gücü yoktu, sadece gelenek ve ailenin kuralları geçerliydi.

Devlet binalarının aksine evler ahşap yahut kerpiç gibi kısa ömürlü ve yeniden kullanabilen malzemeden üretilirdi. Böylece ihtiyaca göre devamlı yenilenebilirdi. Her ev yeni taşınanına göre biçim alır, yeni sakininin zevki çevre düzenlemesi ve boya ile kendini gösterir. Her ev bu haliyle özgündür.

Evlerin avluları küçük bir bahçeydi, bazılarında kuyu da vardır. Bahçe en az ev kadar önemliydi. Çünkü hanımların ve çocukların günlerinin büyük bir kısmı orada geçerdi. Ailenin durumu yerindeyse kuyunun üstüne bir çeşme ve hemen önüne de küçük bir havuz yaparlardı. Zevke göre fıskiye de olurdu. Havuzda küçük süs balıkları, kenarları ise saksı içinde çiçeklerle süslenirdi. Bahçelerin vazgeçilmezi gül, yasemin ve asma idi. Havuzun başında suyu çok seven ve yapraklarını dökmeyen bir ağaç çeşidi olurdu. Yöresine göre farklı meyve ağaçları dikilirdi.

İpekyolu şehirleri

Prof. Dr. Ahmet Kala'nın İlk İslam Şehri Ani isimli kitabında sarahatla anlattığı ipekyolu şehirleri var bir de. Şunu hatırlatmak isterim, Batı'da sanayi devrimleri olana kadar, 19. asrın başına kadar kıralın bulundugu şehirler dışında doğru dürüst büyük şehirler yoktu. Yeterli üretim yapılmadığı için ihtiyaçlar da karşılanamıyordu ve başkent dışındakiler birkaçı müstesna küçük kale kentlerdi.

Müslüman olan göçebeler yani Ortaasyanın göçebe Türkleri bu kale kentlere iki unsur daha ilave ederek surlarla çevrili şehirlere çevirdiler. Bu şehirleri ipekyolu ağına katarak da üretim ve pazarlama kabiliyetlerini artırdılar. Böylece şehirleri zenginleştirdiler ve bu zenginliği de vakıflar yolu ile sosyal ve kültürel ihtiyaçların karşılanmasında kullandılar. Vakıflar sosyal adalet ve dağıtım için en büyük araçları idi.

Ruslar Türk coğrafyasındaki şehirleri ve bölgeyi ele geçirip İslam şehir medeniyetini işlevsiz hale getirince önce ipekyolu şehirlerinin aralarındaki bağı kopardı. Ticareti ise Moskova'ya çevirdiler. Böylece kaynaklar çarın şehri Petersburg'a akmaya başladı.

Gördüğünüz gibi yine ne yaptım ettim lafı St Petersburg'a bağladım. Eh artık söz buraya kadar gelmişken bir sonraki yazıda Türklerin ve Müslümanların neden St Petersburg gibi bir şehir kuramayacaklarını açıklamaya geçebiliriz.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net