Camilerimiz

Zaman zaman farklı ülkelere seyahat ediyoruz. Fırsat buldukça da tarihi yerleri geziyoruz. En çok merak ettiğim yerler ise ibadethaneler oluyor.

İbadethaneler her din ve kültürde çok önemli. Özellikle yöneticiler tarafından yaptırılanlar daha görkemli oluyor ve şehrin veya kasabanın büyüklüğü ölçüsüne göre değişmekle birlikte bulunduğu mahallin en gösterişli birkaç mimari eserinden biri oluyor.

Eğer gittiğim ülke Müslüman ise farklı mimaride inşa edilmiş camileri ziyaret etmeye, mümkünse Cuma namazını, değilse cemaatle namaz kılmaya çalışırım. Sabah, akşam veya yatsı namazı olmasına da ayrıca dikkat ederim. Tilavetlerini merak ettiğim için imam ile müezzininin Kuran okuyuşlarını başka bir dikkatle dinlerim. Cemaatin camie girişi, oturuşu, davranışları hep ilgimi çeker. Camiin içindeki süslemelere bakmaktan kendimi alamam. Gözlerim adeta bir radar gibi etrafı tarar ve daha öncekilerde görmediğim bir detay arar. Bulduğumda da onun ne olduğunu ve neden yapıldığını anlamaya çalışırım.

Farklı İslam ülkelerinde farklı camiler gördüm. Hindistan, Kuzey Afrika, Arap ülkeleri gibi Müslüman memleketlerin yanı sıra Türki cumhuriyetlerdekileri de gördüm ve her birinden ayrı bir zevk aldım ve farklı bir güzellik müşahede ettim.

Ülkemizde de vakit elverdikçe tarihi camilere gitmeye çalışırım. Selçuklu, Beylikler dönemi, erken Osmanlı, Klasik ve Klasik sonrası dönemde yapılmış camileri artık görür görmez tanıyorum. Camiler üzerinden aslında medeniyet ve kültür tarihimizi de okuyabiliriz. Semerkant ve Buhara'da başlayan yolculuğun İstanbul'a gelene kadar geçirdiği gelişimi ve değişimi camiler üzerinden takip etmek pekâlâ mümkün. Ve de çok eğlenceli.

Sadece İstanbul'daki camiler üzerinden Türk modernleşmesini bile okuyabiliriz. Selatin camilerinin yanı sıra Fındıklı'dan başlayıp Ortaköy'e kadar devam eden sahile inci gibi dizilen o camilerin güzelliği başka, Üsküdar'daki camiler başka. Bir de Fatih, Üsküdar ve Eyüp'te mahalle mescitleri vardır. Bunlar ya küçük kubbeli ya da çatılı olur. Kubbeden biraz yüksek sevimli bir minarenin yanı sıra sevimli şadırvanı olan bahçesi ile adeta sığınılacak bir liman gibidir. Dışı taş duvarlarla çevrili, içi ahşap ile tefriş edilmiş bu mescidlerin içine ilk defa girdiğinizde, eğer dernek yöneticileri tamir edip yenileyeceğiz diye bozmadılarsa ve harap etmedilerse gözünüzü mihraptan, minberden, pencereden, duvarlarında asılı levhalardan alamazsınız. Orada insanı şekillendiren, eğiten, incelten adeta bir süsleme sanatı galerisi gibi sergilenen hatlar, tezyinatlar görürüz. İçine girdiğimizde adeta temizlenir, kirden pasdan kurtuluruz, insan olduğumuzun farkına varırız.

Camilere bu kadar meraklı biri olarak yeni yapılan camileri de gezmediğimi düşünmezsiniz herhalde. Hatırladığım kadarı ile Karacaahmet Şakirin Cami yapıldığında bir tartışma olmuştu. Sinan'ı taklit mi veya aşıp yeni şeyler yapmak mı soruları arasında uzmanları tartıştı durdu. Daha sonra yurdun muhtelif yerlerinde öncekilere benzemeyen camiler yapılmaya başladı. En büyük tartışma sanırım Marmara İlahiyat Camii üzerine oldu.

Şakirin Camii ile başlayan tartışmalarda ben hep yeni mimari arayışlarından yana oldum ve yapılması gerektiğini düşündüm. Sadece İlahiyat Camii ile ilgili bir rezervim vardı. O da camiin mimarisine değildi, yapıldığı yere idi. Ülkemizin en köklü ilahiyat fakültesinin yanında ülkenin en köklü mimari eserleri olmalı diye düşündüğüm için itiraz etmiştim. Keşke demiştim, Ataşehir Mimar Sinan Cami buraya, bu da onun yerine yapılsaydı diye söylenmiştim.

Camilere bu kadar düşkün biri olarak ülkemizdeki camilerde beni rahatsız eden iki husus var. İlki yeni olsun, eski olsun içindeki uyumsuz tefrişat, ahşap ve mermer takımlardaki uyumsuzluk ile kötü tezyinat ve nakış işleri. İkincisi de musikden behredar olmayan hoca efendilerin kulak tırmalayan tilavetleri. Bu bir başka yazının konusu olsun, biz ilki ile devam edelim.

Ne demek istediğimi birkaç örnek vererek anlatayım. Bir yolculuk esnasında Cuma namazı için gittiğimiz bir camiin tezyinatı dikkatimi çekmişti. Genellikle mihrabın etrafında veya çevreleyen duvarlara yazılan kuşak yazılarına dikkat ederim. Kuşak yazıları kısa surelerden biridir veya Ayetü'l-Kürsi'dir. O yüzden okuması kolaydır. Uzun süre çalışmama rağmen hangi sure olduğunu anlayamadım. Okuyamadım diye kendime kızıp dururken Türkçe bir kelime gözüme ilişti. Bu sefer Türkçe okumaya başladım. Meğer Kanuni'nin meşhur Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi mısraıyla başlayan gazelini yazmışlar kuşak yazısına. Ancak yer yetmeyince beyti yarıda kesmişler ve olmaya devlet cihanda deyip bırakmışlar. Çok şaşırmıştım. O camiin imamı ne iş yapar, o kasabada müftü yok mudur, neden buna izin vermişler diye hem kızmış hem üzülmüştüm.

Bir başka yerde canım ahşap kapının üstüne imam efendinin telefon numarasının yazılı olduğu levhayı çakmışlardı. Kötü ve berbat tezyinatları ve işçilikleri yazmıyorum çünkü işinden çıkamayız.

Bir de sanki çok ihtiyacımız varmış gibi olur olmaz yerlere astıkları şu LED ışıklı yazılar yok mu! Tarihi camilerin duvarlarına mimarisi ile uyumlu olmayan levhalar asmaları bir başka sıkıntılı nokta. Çivi çakılmaması gereken o taş veya briket duvarlara koca levhaları asıyorlar.

Çin'den gelen ucuz ve gereksiz nesneleri süs olsun ve güzel görünsün diye koymaları da anlaşılır değil. Oysa camiin içi ne kadar sade olursa o kadar güzel görünüyor. Eğer ustası tarafından yapılmayacaksa ve estetik olmayacaksa hiçbir şey yapılmamalı.

Birkaç camide gördüğüm ve yaygınlaşmasından korktuğum projeksiyon cihazları meselesi var. Neden camilere o nesneyi koyarlar? Hoca efendiler vaazlarında film mi seyrettiyorlar acaba, yoksa tablo ve şekillerle mi anlatıyorlar güzel ahlakı? Okullarda bile kaldırılması düşünülen cihazları camilere sokmak da ne demek oluyor? Yılda bir kez kullanılacak diye mihrabı perde ile kirletmek caiz midir?

Camiler hepimizin ve mimarisi ile, tezyinatı ile, bahçe düzenlemesi ile bizi temsil ediyor. Unutmayalım, camilerimiz kültürümüz ve medeniyetimizin göstergesidir. Oralar ne kadar estetik ise biz de o kadar estetik oluyoruz.

Bana camiini söyle sana kültürünü söyleyeyim.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net