Bağışçının şartı kanun gibidir

Vakıflar, her dinde ve her toplumda kutsaldır ve değerlidir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı geleneği içinde toplumun ve devletin hayati kurumlarının başında vakıflar gelir. Çünkü günümüzde devlet ve belediyeler eliyle verilen hizmetlerin büyük bir kısmı vakıflar yoluyla karşılanırdı.

Bizde vakıf ve bağış geleneğinin güçlenmesinde, âyetlerin ve hadislerin, Allah yolunda harcama yapmayı, garip gurabaya, fakir fukaraya, muhtaç ve kimsesizlere yardım etmeyi, iyilik yapmayı, yardımlaşmayı, hayırlı ve faydalı işlerde yarışmayı öğütlemesinin de büyük rolü var.

Vakıf nedir?

Vakıf, "bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi" olarak tarif edilir. Bir mal veya mülk, bir kere vakfedildi mi artık, vakfedenin mülkü olmaktan çıkıp sonsuza kadar kamunun mülkü haline gelir.

Bir vakfın veya bağışın üç unsuru vardır. İlki vakfeden, bağışlayan. İkincisi vakıf senedi. Üçüncüsü de bu vakıftan istifade edenler. Vakfeden veya bağışçının şartları, vakfiye veya protokol adı verilen yazılı metinlerle kayıt altına alınarak hukukî bir hüviyet kazanır. Vakfiyede, bir vakfın nasıl yönetilip işletileceği, vakfedilen maldan kimlerin, hangi esas ve ölçüler içinde yararlanacağı belirtilir. Bu şartlar kanun hükmü gibidir, keyfe göre değiştirilemez, kaldırılamaz, amacı dışında kullanılamaz. Vakıf malları, kamu malı statüsündedir ve satılamaz, hibe edilemez, hiçbir şekilde temellük edilemez. Zamanla işlevini yitirmesi halinde de ancak mahkeme kararı ile değiştirilebilir.

Vakıf medeniyeti

Osmanlı, bir vakıf medeniyeti idi. Ülkenin dört bir köşesinde, bağışlarla yapılan mescitler, camiler, mektep ve medreseler, imaretler, tekke ve zâviyeler, kütüphaneler, misafirhaneler, hastaneler, çeşmeler ve sebiller, hamamlar, mezarlıklar, yollar ve köprüler, kervansaraylar hep bağışlarla yapıldı. Bir Osmanlı Türk şehrine girdiğinizde oranın vakıflar tarafından inşâ edilen binalarla teşekkül ettiğini görürsünüz. Hele İstanbul… İstanbul başlı başına bir vakıf şehri idi. Medreseler ise vakıflar eliyle işletilirdi.

Üniversitelerde vakıf ve bağışlar

Vakıf sistemi devam etmekle birlikte mahiyet değiştirerek de devam etti. Özellikle eğitim kurumları için yapılan veya hibe edilen binalar da bir çeşit vakıf eseridir. Türkiye'de bağışçılar, üniversitelere karşı da oldukça cömert davrandılar. Hatta bağışçısının adı ile anılan üniversitelerimiz bile var. Yapılan bağış miktarına göre yerleşke, fakülte ve yüksekokul yaptırıp isimlerini verenlerin sayısı sayılamayacak kadar çok. Bağışla yapılan yapılar arasında yerleşke camileri ve yurtlar da var.

Laboratuvar ve kütüphane gibi binalar ise hayırseverlerden daha çok, kimi kurum ve kuruluşlar ile kamu yararına hizmet üreten şahıs vakıfları tarafından yaptırılıyor. Kimileri hayır amacıyla, kimileri de firmaların reklamı için bağışta bulunuyor.

Üniversite yöneticileri, ihtiyaç duydukları binayı inşa ettirmek için, kendilerine yardım edeceğini düşündükleri kişi ve kurumlara başvururlar. Üniversite, Anadolu'da bir şehir ise başvurulan kişi şehrin zenginleri olur. İstanbul ve Ankara'da ise ülke çapında bilinen büyük vakıflar veya kamu ve özel şirketler ile holdingler olur.

Üniversite yöneticileri, ihtiyaçlarını net bir şekilde belirledikten sonra muhataplarını ikna ederse iki kurum arasında tarafların sorumlulukların açıklandığı bir protokol imzalanır. Bağışçılar, çoğunlukla isimlerinin verilmesini ister ve kütüphane veya laboratuvar olarak kullanılmak üzere yaptırdıkları binaların, rektörlerin hava atacakları ve caka satacakları, saltanat sürecekleri binalara dönüşmesine izin vermez, istemezler.

Peki böyle yaparlarsa ne olur?

Zaman zaman, kimi üniversitelerin, bağışlanan binaları, bağışçıların arzusu hilafına kullandıklarını duyuyoruz. Vakıf ve bağış mallarını muhafaza konusunda maalesef sicilimiz çok parlak değil. Bunun üzüntüsünü ve utancını milletçe yaşıyoruz. Atalarımızın bıraktığı vakıfların büyük kısmına sahip çıkamadık. Son on yılda ortaya çıkarılan vakıf mallarını gördükçe neleri kaybettiğimizi daha iyi anlıyoruz.

Bu üzüntü ve utanç, toplumu daha duyarlı hale getirdi. Vakıf mallarına el uzatılması konusunda eskisine göre daha hassasız. Ancak buna rağmen kendini, hiçbir hukukî ve ahlâkî kanun, ilke ve değerle bağlamayan kimi kamu görevlileri bağışçıların arzusu hilafına, kendi keyifleri için binaları yapılış amacı dışında, gösterişli makam odaları olarak kullanma cüretini gösterebiliyor. YÖK'ün bu konudaki hassasiyeti malum iken böyle bir işe kalkışma cüretini nereden aldıklarını bilmiyorum.

Bazı kişilerin çiğ süt emdiğini ve zaman zaman böyle densizlik ve hadsizlik yapabileceğini biliyoruz. Dünyanın her tarafında böyle hadsizler çıkabiliyor. Yapılması gereken hak ve hukuk gâsıbı, gayr-ı ahlâkî ve hukukî davranışlar sergileyenler karşısında sesimizi çıkarmak ve engellemeye çalışmak.

Bir üniversitenin iki temel unsuru vardır. Biri öğretim üyeleri, diğeri öğrencilerdir. Laboratuvar, kütüphane, derslikler ve amfiler eğitim-öğretim faaliyetleri ile araştırmalar için tesis edilir. Rektörlük ve dekanlıklar, üniversitenin aslî unsuru değildir. Öğrenci ve öğretim üyelerine hizmet etmek için tesis edilmiş makamlardır. Bu yönüyle de diğer devlet dairelerindeki yöneticilerden, klasik bürokratlardan ve makamlardan ayrılırlar.

Ayrıca öğretim üyelerine verecek odası olmayan, öğrencilerini içine sokacakları amfi ve derslik sıkıntısı yaşayan bir üniversitenin rektörü ve hempalarının, bir bağışçı tarafından eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerini desteklemek şartıyla yaptırdığı binaların bir bölümünü, gösterişli makam odaları yapmak için işgal etmesi, bağışçının hukukunu ihlâl ettiği gibi üniversite ruhunu da ortadan kaldırır.

İşin bir de çelebilik veya daha anlaşılabilir ifade ile centilmenlik tarafı var. Hiçbir onurlu adam, centilmen veya çelebi, kuruluşunda veya yapılışında zerre miktarı emeği olmadığı bir yerden, hukukî ve ahlâkî olsa bile yararlanmaya çalışmaz. Hele bir de eleştirdiği, olmadık suçlamalarda bulunduğu kişilerin gayretiyle yapılmış bir yeri kullanmaya tenezzül edecek kadar alçalmaz. Bu tip kalın adamlardan böyle incelikleri beklemek hata olur, biliyorum. Ama ben yine de yazmadan duramadım.

Bizi, bu utançtan kurtaracak birileri mutlaka vardır ve çıkacaktır, çıkmalıdır. Aksi takdirde üniversitelere güvenip hayır yapacak kurum ve şahıs bulmakta çok zorlanacağız.

Birileri bu ülkenin en büyük kütüphanesini ve laboratuvarını inşâ etmeye çalışır. Birileri de gelir, o binanın en güzel yerlerini ülkenin en büyük rektörlük binası yapmaya çalışırlar. Bu durum karşısında biz söyleyecek söz bulamadık. O zaman sözü Ziya Paşa söylesin:

Her şahsı harîm-i Hak'a mahrem mi sanırsın
Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın

Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın,
Âdem görünen harları âdem mi sanırsın?

Kibre ne sebeb? Yoksa vezîrim diye gerçek,
Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın?

Ey müftehir-i devlet-i yek-rûze-i dünyâ,
Dünyâ sana mahsûs u müsellem mi sanırsın?

Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama'dan,
Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın?

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

Bir gün gelecek sen de perîşân olacaksın,
Ey gonca bu cem'iyyeti her-dem mi sanırsın?




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Baba bu kitabı niye yazdın? Hz. Ali'nin Kan Kalesi Hikayesi

Hz. Ali, Müslüman oldukları tarihten beri Türkler arasında özel bir ilgiye mazhar olmuştur. Sadece Alevi Türkler arasında değil, Sünni Türkler arasında da onun kahramanlık hikâyeleri okunmuş, gençler ona özenerek, onu taklit ederek yiğitçe yaşamışlardır.

Kan Kalesi Hz. Ali’nin kahramanlıklarını anlatan onlarca hikâyeden biridir. Kan Kalesi’nin konusu, sünnet olacak bir çocuğa verecek hediyesi olmayan Hz. Ali’nin hediye bulmak için çıktığı yolculuk ve bu yolculuk esnasında başından geçen olaylardır.

Kan Kalesi hikâyesine Türk toplumunun Hz. Ali algısını görürüz. Hz. Ali, yiğitliği, cömertliği, zayıfları himaye etmesi, zalimlerin hakkından gelmesi ve karısına sadık olmasıyla ideal bir tip olmuştur. Bu yönleriyle de moral işlevi görmüş ve dinleyicileri iyi olmaya sevketmiştir.

Kan Kalesi hikâyesi aynı zamanda geleneksel Türk hikâyeciliğinin güzel bir örneğidir.

Şikayet etmek ve ayrılıklar üzerine

Şikâyet sözlüklerde durumundan memnun olmayıp yakınma veya başına gelen bir dertten sızlanma: Bir kimsenin yaptığı haksız veya kötü işleri yazılı veya sözlü olarak bildirip çâresine bakılmasını isteme şeklinde tarif edilir. Bu günlük hayatta sıradan insanlar için geçerli olan anlamı. Hak aşıklarına göre gafillerin ve cahillerin halidir.
Burada anlatılan şikayet böyle bir şikayet değil.
Hak aşıkları sevdiklerinin huzuruna sadece ihtiyaçlarını söylerler, zayıflıklarını ifade ederler. Yoksa arzu ve istekleri, kaderin sırrından habersiz ve marifet süsünden yoksun cahillerin lisanı olan şikâyet etmek değildir. Çocukların şikayeti gibi düşünün.

ismailgulec.net