Aşı neden bir üniversitede bulunmadı?

Malum, neredeyse bir yıldan beri Covid19 ile yatıp kalkıyoruz. Ne olacağını bilmediğimiz bir dönem içindeyiz. Korktuk, evlere kapandık. Sonra biraz rahatlar gibi olduk, gevşedik. Sonra yeniden korkmaya başladık. Ancak bu seferki korkunun yanında ümit de vardı. Aşı çalışmaları ile ilgili ümit verici haberler gelmeye başlayınca sevindik ve ümitlendik.

Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum, aşıyı bulduğunu söyleyenler hep ilaç firmaları oldu. Önce Pfizer ve kurucuları Uğur Şahin ile Özlem Türeci adında iki Türk olan BioNTec'in geliştirdiği ve yüzde 90 oranında koruma sağladığı belirtilen aşının ardından bir aşıdan daha umutlandıran haber geldi. ABD'li biyoteknoloji şirketi Moderna, ilk verilere göre koronavirüs aşısının yaklaşık yüzde 95 oranında koruma sağladığını duyurdu. Ülkemizden de müjdeli haberi bekliyoruz.

Aşı neden bir üniversitede geliştirilmedi?

Sadece aşı değil, diğer sektörlerde de durum farklı değil. Meşhur araba firmalarının Formula 1 takımları için geliştirdiği sistemler, NASA'daki uzay çalışmaları, savunma sanayi şirketlerinin geliştirdiği silahlar, iletişim ve bilişim sektörünün önde gelen yazılım geliştiren şirketleri ve hayatımızı ilgilendiren daha birçok şey, hep üniversite dışındaki ortamlarda geliştirildi. 2012 yılında, üniversitelerin ABD Patent Enstitüsü'nden aldığı patent oranı %2 civarında idi. Sonraki yıllarda da bu oran pek değişmedi.

Bu durum size ne söylüyor?

Eskiden de böyleydi

İslâm dünyasında ilk bilim ve araştırma merkezleri Maveraünnehir'de kuruldu. Matematik ve fizik rasathanelerde ve tıp dârüşşifa veya bimarhanelerde, hukuk da medreselerde öğretiliyordu. Gökbilim, tıp ve madencilik devrin en önemli araştırma alanlarıydı. Bilim adamlarının büyük bir kısmı aynı zamanda hakîm, yani filozof idiler ve din konusunda da bilgi sahibi idiler. İslâm dünyasındaki bilim ve felsefenin öğretildiği yerler Batı'dan biraz farklı idi. Dolayısı ile bir karşılaştırma yapmak sağlıklı olmaz.

İlk üniversite XII. yüzyılın ikinci yarısında Bologna'da kuruldu. Onu Paris Üniversitesi takip etti ve sonraki yüzyılda Avrupa'nın belli başlı merkezlerinde üniversiteler kurulmaya başlandı. Ama hiçbiri devrin bilimsel gelişmelerinin merkezi değildi.

XVI. yüzyıldan itibaren herhangi bir üniversitede hoca olmayan bilim adamları ortaya çıkmaya başladı ve daha sonraki yıllara damgasını vuracak ve gidişatın seyrini değiştirecek buluşlar yaptı. Modern bilim, üniversitelerin dışındaki akademi, müze, botanik ve hayvanat bahçeleri gibi yerlerde çalışan meraklı ve ilgili bilim adamları tarafından geliştirildi. Kopernik'in güneş merkezli evren görüşünü ortaya attığı 1543'ten Newton'un kuramını açıkladığı 1687'ye kadar geçen 144 yıllık dönem modern bilimin doğuşunun gerçekleştiği dönem olarak kabul edilir. Ayrıca Alman aydınlanması olarak bilinen ve felsefenin antik Yunan'dan sonra ikinci altın çağı olarak kabul edilen XVIII. yüzyıl filozoflarını da unutmamak gerekir.

Bilim üniversiteye giriyor

1765'te gerçekleşen I. Endüstri Devrimi, bu bilimsel çalışmaları tetikledi. XIX. yüzyıla gelindiğinde tecrübî bilgi ile kuramsal-modern bilim birleşerek teknolojiye dönüştü. Bu dönüşüme üniversiteler kayıtsız kalmadı ve bu dönüşüm, yeni bir üniversite modeli ortaya çıkardı: Humboldt Üniversitesi.

XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde bile bilim akademileri, üniversitelerden daha fazla bilimsel araştırma yapılan yerlerdi. Darwin, Marx ve Pasteur gibi filozof ve bilim adamlarının herhangi bir üniversite ile ilgisi ve bağı yoktu. Buhar makinesini geliştirerek Sanayi Devrimi'ni başlatan James Watt, icâdını kendi imâlâthânesinde gerçekleştirmişti.

ABD ve şirketleşen üniversiteler

XIX. yüzyılda Alman üniversiteleri, araştırmaları üniversiteye sokmaya çalıştı. Ama ABD üniversiteleri II. Dünya savaşından sonra tekrar çıkardı.

II. Dünya Savaşı ve ardından soğuk savaş yıllarında ABD hükümetleri, üniversitelerin kendilerini güçlendiren ve üstünlük sağlayan atom bombası, radar ve geliştirilmiş denizaltı silahları ve penisilin gibi önemli bilimsel keşifleri yapmasıyla çok destekledi. 1970'lerde özellikle ABD'de üniversiteler, Hewlett Packard, Dell, Intel, Sun Microsystems gibi temelleri teknolojiye dayanan yeni firmaların beşiği haline geldi. Bu aynı zamanda ABD üniversitelerini eskisinden farklı bir kurum haline dönüştürdü. ABD üniversiteleri artık klasik üniversite değildi.

Soğuk savaş döneminin bitmesinin ardından araştırmalar özel sektöre geçmeye başladı. Uluslararası şirketler hiçbir üniversitenin sahip olmadığı teknik donanıma sahip oldu ve hiçbir üniversitenin araştırmacılara sağlayamadığı desteği sağlamaya başladı. Bugün gelişmiş ülkelerde araştırmaların finansının %60-70 arası özel sektör tarafından sağlanması, araştırmaların, üniversitelerden şirketlerin ar-ge merkezlerine kaydığını gösteriyor.

Bunları söylerken, üniversitelerin araştırma görevini bıraktığını söylemiyorum. Söylemeye çalıştığım şey;

1. Araştırma bütçeleri o kadar arttı ki artık üniversitelerin gücü yetmiyor.

2. Teknoloji temelli uluslararası şirketler de birer üniversite gibi araştırmalar yapıp araştırmacılar yetiştiriyor.

3. Araştırma yapmak için en az bütçe kadar önemli olan bir diğer unsur, araştırmacılar. Üniversiteler nitelikli, iyi yetişmiş mezunları ile bu şirketlerin ar-gelerini desteklemeli.

Bizde de durum farklı değil

Ülkemizde de durum pek farklı değil. Güçlü sektörlerdeki firmaların araştırma geliştirme merkezlerindeki imkânlar üniversitelerimizde yok. Son yıllardaki gelişmeler, özel sektörün henüz %46 seviyelerinde olan ar-ge harcamalarının yakın gelecekte %60 ve üzerine çıkacağını gösteriyor.

Üniversitelerin araştırma yapma imkânları kısıtlı iken tüm üniversitelerden böyle araştırmalar beklemek haksızlık olur. YÖK de bu gerçeğin farkında olduğundan, içlerinden araştırma yapmaya müsait olduğunu düşündüğü on üniversiteyi belirli ölçütlere göre seçip desteklemeye başladı. TÜBİTAK ise üniversitelerin veremediği desteği, araştırmacılara vermeye çalışıyor. Kimi kamu kurumu, ihtiyaçları olan alanlarda araştırmacıları destekliyor.

Bu destekler çok önemli ama maalesef sadece bu desteklerle dünyayı yakalamamız güç. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi merkezî bütçenin en az %3'ünü ar-ge çalışmalarına ayırdığımızda bizi sevindirecek daha çok haber alacağız.

Bu rekabetçi ortamda işimiz kolay değil. Normalin üzerinde zekâya sahip olmayanların araştırmacı olamayacağı bir sistem kurmaktan başka çaremiz yok. Çünkü bu işler sıradan zekâ sahipleri ile yapılacak işler değil. ABD ülkesinde yeterince bulamadığından, zeki kişileri transfer edip duruyor.

Tekrar başa döndük. Günümüzde de üniversitelerin birinci derecede görevi meslekî bilgileri yeterli aydın bireyler yetiştirmek oldu. Unutmayalım, nitelikli eğitim olmadan ne araştırmacı yetişir, ne de araştırma yapılır.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Baba bu kitabı niye yazdın? Hz. Ali'nin Kan Kalesi Hikayesi

Hz. Ali, Müslüman oldukları tarihten beri Türkler arasında özel bir ilgiye mazhar olmuştur. Sadece Alevi Türkler arasında değil, Sünni Türkler arasında da onun kahramanlık hikâyeleri okunmuş, gençler ona özenerek, onu taklit ederek yiğitçe yaşamışlardır.

Kan Kalesi Hz. Ali’nin kahramanlıklarını anlatan onlarca hikâyeden biridir. Kan Kalesi’nin konusu, sünnet olacak bir çocuğa verecek hediyesi olmayan Hz. Ali’nin hediye bulmak için çıktığı yolculuk ve bu yolculuk esnasında başından geçen olaylardır.

Kan Kalesi hikâyesine Türk toplumunun Hz. Ali algısını görürüz. Hz. Ali, yiğitliği, cömertliği, zayıfları himaye etmesi, zalimlerin hakkından gelmesi ve karısına sadık olmasıyla ideal bir tip olmuştur. Bu yönleriyle de moral işlevi görmüş ve dinleyicileri iyi olmaya sevketmiştir.

Kan Kalesi hikâyesi aynı zamanda geleneksel Türk hikâyeciliğinin güzel bir örneğidir.

Şikayet etmek ve ayrılıklar üzerine

Şikâyet sözlüklerde durumundan memnun olmayıp yakınma veya başına gelen bir dertten sızlanma: Bir kimsenin yaptığı haksız veya kötü işleri yazılı veya sözlü olarak bildirip çâresine bakılmasını isteme şeklinde tarif edilir. Bu günlük hayatta sıradan insanlar için geçerli olan anlamı. Hak aşıklarına göre gafillerin ve cahillerin halidir.
Burada anlatılan şikayet böyle bir şikayet değil.
Hak aşıkları sevdiklerinin huzuruna sadece ihtiyaçlarını söylerler, zayıflıklarını ifade ederler. Yoksa arzu ve istekleri, kaderin sırrından habersiz ve marifet süsünden yoksun cahillerin lisanı olan şikâyet etmek değildir. Çocukların şikayeti gibi düşünün.

ismailgulec.net