Hiç bu açıdan düşünmemiştim!

Siyer kitaplarını okumayı çok severim. Basılan her kitabı okudum demek çok iddialı olabilir ama ulaşabildiğim kadarı ile, büyük bir kısmını okuduğumu söyleyebilirim. Yayımlanan her kitabı görür görmez alır, okumak için can atarım. Büyük bir merak ve ilgi ile de okurum, daha öncekilerden farkını anlamaya çalışırım. Diğer siyer kitaplarında bulamadığım ve göremediğim şeyleri görünce de mutlu olurum.

Gerek Müslüman olsun, gerekse gayrımüslim olsun, yabancıların yazdığı kitaplar bizimkilerin yazdıklarından daha farklı olur. En büyük fark nedir diye soracak olursanız bizimkilerin Hz. Peygamber'in yanında, onun adamlarından biri imiş gibi yazması, diğerlerinin belirli bir mesafeden bakabilmeleridir, derim. Bu mesafe, onların biraz daha soğukkanlı olmasını ve meseleye daha dışarıdan bakmasını sağlıyor. Belki anlamak için buna ihtiyaç var ama o kitaplar bizimkilerin yazdığı gibi duygu ve heyecan veremiyor. Bir diğer farklı bulduğum husus, yazarların merak ve ilgilerinin farklı oluşu. Ne demek istediğimi bir kitap ve o kitapta anlatılan bir bölüm üzerinden izah etmeye çalışayım.

Wadah Khanfar'ın, İlk Bahar Hz. Peygamber'in Hayatına Dair Stratejik ve Siyasi Bir Okuma isimli eseri Türkçeye tercüme edildi. Ben de alıp okudum. Oldukça ilginç bulduğum bu kitaptan, yukarıda söylemeye çalıştığım konu ile ilgili, bizimkilerin yazdığı siyer kitaplarında, üzerinde durulmayan veya benim dikkat etmediğimden olsa gerek fark edemediğim Necâşî meselesini örnek vereyim.

Zihnimde kaldığı kadarı ile hatırlatayım. Hz. Peygamber, Mekkeli müşriklerin baskısı artınca Müslümanların bir kısmını, "Orada ülkesinde hiç kimseye zulmedilmeyen bir hükümdar iş başındadır; gidin ve Allah içinde bulunduğunuz durumdan bir çıkış yolu gösterinceye kadar o doğruluk ülkesinde kalın" diyerek Habeş kralına sığınmak üzere hicret etmelerine müsaade eder. Zihnimize ne Habeş ülkesi gelir ne de Habeş kralının kim olduğu. Necâşî, bizim için Müslümanlara yardım eden hikmet sahibi adil bir kraldır sadece.

Oysa Khanfer öyle yapmamış. Müslümanların gittiği Habeş ülkesinin neresi olduğunu ve Habeş kralının kim olduğunu merak etmiş. Kitapta, birden fazla Necâşî ve Habeş ülkesi olduğunu ve Müslümanların bunlardan hangisine gitmiş olabileceğinin tartışıldığını görünce şaşırdım. Çünkü daha önce bu konuyu hiç düşünmemiştim. Sanki bir Necâşî var ve onun da bir ülkesi varmış gibi kazınmış hafızama.

Necâşî kim?

İranlıların kisra, Rumların kayser, Selçukluların sultan, Osmanlıların padişâh, Avrupalıların imparator dediği, devletin başındaki hükümdara Habeşliler negus diyor. Necâşî ise Arapçalaşmış hâli. Yani necâşî bir isim değil, Habeş kırallarının unvanı. Hz. Peygamber'in Müslümanları yanına gönderdiği necâşînin adı ise Ashame imiş.

Habeş ülkesi nerede?

Khanfar, kitabında Müslümanların hangi şehre hicret ettiği konusunda kesin bir bilgi olmadığını söyler. Gidilmesi muhtemel yerleri sıraladıktan sonra kendince gidilmesi en makul olan şehrin hangisi olduğunu, gerekçesiyle birlikte açıklar.

Gidilmesi muhtemel üç yer vardır. İlki, günümüzde Etiyopya olarak bildiğimiz, o dönemde Aksum Krallığı olarak bilinen bölgedir. İkincisi, günümüzde Eritre sınırları içinde olan Massava şehridir. Üçüncüsü ise Sudanlı âlimlerin iddiası olan Müslümanların gemiye bindiği limanın tam karşısındaki Savakin'dir.

Etiyopya mı, Eritre mi, Sudan mı?

Bu tartışmanın nedeninin, isimleri zikredilen ülkelerin, Müslümanların ilk hicret ettiği ülke olma unvanını ve şerefini elde etmek olduğu çok açık. Böyle bir şerefe nâil olmayı istemeleri de anlaşılabilir bir durum. Üçü birden olamayacağına göre acaba Müslümanlar bunlardan hangisine hicret etti?

Khanfar, meseleyi o günün şartlarını göz önünde bulundurarak tartışır. Ancak bu konunun kolayca çözüme kavuşturulamayacağının da farkındadır. Konu, ona göre, diğer milletlerin tarih kitapları, kazı çalışmaları, dilbilimsel çalışmalar, DNA araştırmaları ve modern bilimin tüm imkânlarının kullanılarak vuzuha kavuşabilir.

Hz. Peygamber'in yaşadığı çağda, Araplar, Kızıldeniz'in karşı kıyılarını Habeş ülkesi olarak bilirmiş. O dönemlerde hüküm-ferma olan Aksum krallığı ise günümüz Etiyopya'sının tamamını kapsamıyormuş. Etiyopya, 15.-16. yüzyıllarda kurulmuş ve Aksum Habeşistan'ı Etiyopya'nın kuzeybatısında, günümüzde Eritre ve Somali'nin bir kısmını alan bölge içinde yer alıyormuş. Yani Etiyopya'nın, Addas şehrinin Müslümanların hicret ettiği şehir olma ihtimali çok zayıf.

Kaynaklarda, Müslümanların ülkesine gittiği kralın isminin Ashame olduğu yazılı. Khanfar, Aksum krallarının isimlerinin olduğu kaynakları araştırır ve bu veya buna benzer bir isme tesadüf etmez. Bunun neticesinde, söz konusu necâşînin Aksum kralı olmadığını, Aksum krallığına bağlı özerk deniz bölgesinin kralı olması gerektiğini düşünür. Çünkü Aksum krallığı, her biri, kralına 'negus' adını veren krallıkların federasyonu imiş ve merkezdeki krallarına ise "negusa negaset" yani "kralların kralı" derlermiş.

Rivâyetlere göre müslümanların gemi yolculuğu iki gece sürer. Khanfar'a göre, Aksum krallığının ana limanı Adolis'e ise bu kadar kısa bir sürede gidilmesi mümkün değil. Dolayısıyla, oan göre, Müslümanlar, bugünkü Eritre sınırları içinde kalan Bâdi'ye, günümüzdeki adıyla Massava limanına inmiş olma ihtimali daha kuvvetlidir. Bu şehir, 'bahr negas' yani deniz kralının hüküm sürdüğü bölgededir. Başkent ise Eritre'nin başkenti Asmara'ya 25 km. uzaklıktaki Deberva'dır. Khanfar'a göre, siyer kitaplarında bahsedilen necaşî, buranın kralı olan necâşîdir.

Khanfar'ın açıklamaları bana da makul geldi. Doğrusunu Allah bilir, diyelim ve gördüğümüz siyer kitaplarını okumaya devam edelim.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Mesnevi Dersleri 4. Beyit: Her kesî kû dûr mând ez asl-i hîş

Bu beyit de neyi ve neyin derdini anlatıyor. "Dinle neyden" demişti ya Mevlana, o anlatmaya biz de dinlemeye devam ediyoruz. Neyin ağzından neyin hâlini dinliyoruz.

Önce beyitte dikkatimizi çeken iki kavramın üzerinde duralım. Asıl ve rüzgâr. Onları açıklayalım, sonra beytin tamamına bakarız.

Asıl: Neyin aslı sazlık, insanın aslı ehadiyyet mertebesidir. Daha önce anlatmıştık. Asil ve asalet de aslı belli olan kimse için söylenir. Bizim toplumda asalet denilince kişinin aslı gelir akla. Asıl azmaz, azsa da tezmez sözü de bunu söyler. Anası, babası belli ise, sülalesinde hırsız, arsız uğursuz kimselerin sayısı çok az veya hiç yoksa o aileye asil aile denir.

Rüzgâr: Zaman manasınadır. Araplara göre zaman, atlas feleğinin hareketi ile güneş ve ayın dönmesi ile ortaya çıkan gece ve gündüzden ibarettir.

Zamanın hakikati tüm zamanlar ve devirlere yayılan taksim edilmesi mümkün olmayan andır.

Mesnevi Dersleri 3. Beyit: Sine hahem şarha şarha ez firak

İştiyak derdinin ne olduğunu ve başımdan neler geçtiğini anlatmak için ayrılık acısı ve elemleriyle parça parça ve delik deşik olmuş, aşk ve şevk arzusuyla dolmuş bir sine ve gönül isterim. Çünkü benim derdimi ancak böyle bir sine ve gönül sahibi anlayabilir. Bunların dışındakiler benim için yabancıdırlar.

Bu sözler hemdert olmayana hali anlatmak abes ve sırları açıklamak haram olduğuna işâret etmektedir. Özetle, âşinaların hallerini yabancılara anlatmak yasaktır.

Âlem-i ervâhdan ayrıldığını bilen ve onun derdiyle münşerih olmuş kimsedir sinesi şerha şerha olmuş kişi.

Sırları paylaşabilmek için yâr-ı hakikiden ayrılıktan dolayı sînesi pârelenmiş bir kimse arıyor Mevlana hazretleri.

ismailgulec.net