2.jpg

Etkinlik Takvimi

08 Oca 2019;
06:30PM - 08:00PM
Balkanlar ve Kıbrıs'ta Halk İnançları ve Kültürü
04 Kas 2018;
12:15AM - 02:00AM
Anadolu mizah dünyası
05 Oca 2019;
02:00PM - 05:00PM
Şiir, Şair ve Peygamber'e Dair kitabı üzerine
21 Kas 2018;
08:00PM - 09:00PM
Kültür Medeniyet'in neresinde?
30 Kas 2018;
08:00PM - 09:00PM
Şiir, Şair ve Peygamber'e Dair

Kimler Sitede

193 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 23

Dün 98

Haftalık 235

Aylık 983

Tüm Zamanlar 276550

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Salı, 06 Kasım 2018 15:09

Ezber kötü bir şey midir?

Yazan

yahut

Ezbersiz eğitim olur mu?

Bizim toplum klişeleşmiş ifadeleri kullanmaktan çok hoşlanır. Hangi mahalleye mensup olursa olsun, kendisini ait hissettiği mahallenin doğru olup olmadığını sorgulamadan kabul ettiği hükümleri vardır. Mesela eğitimden bahsedildiğinde medreselerin ne kadar çağdışı olduğu ve neredeyse medrese ile eş anlama gelecek şekilde ezberin ne kadar kötü olduğundan bahsedilir.

Acaba ezber gerçekten kötü müdür? Ezberin ve tekrarın olmadığı bir eğitim sistemi var mıdır?

Ezberlemek, üzerinde düşünmeden ve maksudunu anlamadan bir şeyi hafızaya almaktır. Ezberlemek; kavramak, hıfzetmek,  bellemek, bugün daha daralmış bir anlamda kullandığımız şekliyle "içselleştirmek"; hatta İngilizlerin Farsçadaki anlamına denk düşecek şekilde "to learn by heart" dedikleri şey. 

Geleneksel medreselerde söylenildiği gibi tanımlar ezberletilir gerçekten. Genellikle çok uzun olmayan bir cümleden ibaret olan tanımları ezberlemek sadece papağan gibi kelimeleri tekrar etmekten mi ibaret? Ne söylemek istediğimi bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım.

Birkaç sene önce Diyanet İşleri Başkanlığının her yıl düzenlediği sempozyum için aramışlardı. Sempozyumun o seneki konusu sanat idi ve sanatın tüm dalları ile ilgili oturumlar olacaktı. Benden de İslâm ve Şiir başlıklı bir sunum yapmam istendi. Ben konunun genişliğini dile getirerek bu konuda konuşma yapacak birkaç isim önerdim. Önerdiğim isimler müsait olmadıklarını söyleyince iş başa düştü ve çalışmaya başladım.

Konu İslâm ve şiir olacağına göre önce Kur’ân’a bakmak gerekir diye düşündüm ve Kur’ân’a ve Kur’ân’ın nazil olduğu toplumda şiiri araştırmaya başladım. Konunun 20 dakikalık bir bildiride sunulamayacağını bildiğimden konuyu Kur’ân ile sınırlandırdım. Kur’ân’da Şiir Algısı başlığıyla bir bildiri hazırladım ve daha sonra onu makaleye dönüştürdüm.

1389-1978 yılları arasında Osmanlı Devleti’ne bağlı birkaç vilayet olan Bulgaristan’da Türkler binlerce mimari eser vücuda getirmişlerdir. Bunlardan bir kısmı zamanla yıkılırken büyük bir kısmı 1877-8 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Ruslar tarafından yıkılmış, bir kısmı da Bulgar milliyetçileri tarafından sonraki yıllarda yakılmış ve yıkılmıştır. Üç bini aşkın eserden geriye kalanların sayısı bugün üç yüzü bulmamaktadır. Bu makalede; Bulgaristan’a yapılan iki seyahatte tespit edilen ve günümüze kadar kalmayı başarmış türbe ve tekkelerin bugünkü durumu üzerinde durulacak, ortak özelliklerine göre birtakım tasniflerde bulunulacaktır. Türbelerin mevcut durumları ortaya konularak konuya dikkat çekilecek ve bundan sonra yapılacaklara bir nebze de olsa ışık tutulmaya çalışılacaktır.

Devamını okumak için tıklayınız.

Pazar, 30 Eylül 2018 22:36

Bütün kabahat inşallahta mı?

Yazan

Yukarıdaki resmi gördünüz. Buna benzer resimler ve cümleler sosyal medyada sıkça paylaşılıyor. Zaman zaman resim üzerinden toplumun bir kesimi aşağılanıyor ve istiskal ediliyor. Bunu paylaşanlara göre içinde bulunduğumuz kötü hallerin ve gelişmiş bir ülke olmamazın nedeni hep inşallah ve maşallah sözünü kullanmamızda. Yani işi Allah'a havale etmemizde. Batılılar inşallah demedikleri için çok geliştiler. Toplum olarak inşallah demekten vaz geçersek kurtulacağız.

Acaba gerçekten inşallah dediğimiz için mi geri kaldık? Artık inşallah demezsek gerçekten kurtulur muyuz?  İki asırdan beri yüzlerce aydın ve bilim adamının aradıkları sorunun cevabı bu kadar basit olabilir mi?

Buna inananlara önce inşallahın bir Müslüman için ne anlama geldiğini açıklamaya çalışayım fazla vaktinizi almadan.

Aziz kardeşim,

Bana tasavvuf hakkında soruyorsun; tasavvufu nasıl öğrenebilirim, hangi kitapları okumalıyım, kime gitmeliyim, diye. Belli ki başından geçenler senin bu konularda düşünmene vesile olmuş. Bence çok doğru sorular soruyorsun. Bu sorulara yıllarca muhatap oldum ve cevabını hep düşündüm. Tam olarak cevap verebileceğimi iddia edemem, eksik olabilir söylediklerim. Ama başlangıç için de bir fikir verebilir zannıyla bu satırları kaleme alıyorum.

Tasavvufun yüzlerce tanımı var, sıralamaya kalkışsam sayfalarca sürer. Ama ben içlerinden birini tercih ediyorum ve sana onu söyleyeceğim. Tasavvuf insan olmayı öğrenmek demek. İnsan derken insan-ı hakikîyi kastettiğimi anlamışsındır. İnsanı bilmeden ve öğrenmeden tasavvufu tam manasıyla anlamak ve bilmek mümkün değil.

Perşembe, 20 Eylül 2018 14:13

Telefon Tutulması

Yazan

Telefon Tutulması

Başlığı görünce "Bu da ne demek?" der gibi baktığınızı hissediyorum. Biraz kızgın biraz da şaşkın bir halde “Telefon ay mı ki tutulsun?” veya “Telefon tutulmaz da ne yapılır ki?” dediğinizi işitir gibi oluyorum. Ama ben tutulma derken onları kastetmiyorum ki. Neyi mi kastediyorum? İzin verirseniz açıklamaya çalışayım.. Siz de sabrınız, zamanınız  ve fakirinize tahammül gücünüz varsa okursunuz.

Bir gezi kitabında yazarın yol tutulmasından bahsettiğini okumuştum seneler evvel. Kitabın adını unuttum ama bu kavramı unutmadım. Ne kadar hoşuma gittiyse artık.

Yazar yolculuğa çıkanların yakalandığı hastalıklardan bahsederken kullanır bu deyimi. Yolda bir şeylerin tutması üzerine istifrağ etmekten değil, burada tutulmaktan kastedilen. Mesela araba kullanıyorsunuz, susadınız veya acıktınız. En yakın yerde durmak gerekir değil mi? Hayır, işte “Şurayı da geçeyim dururum.”, “Buraya varayım yerim.”, “Oraya gidince içerim.”… derken susuz ve aç bir şekilde saatlerce gitmeye yolun yolcuyu tutması anlamında yol tutulması deniliyormuş. Bunu çok yaparım ve hanım da durumdan hep şikâyet ederdi. Yol tutulması tabirini okuyuncaya kadar düştüğüm durumun farkında bile değildim.  Öğrendikten sonra yaptığımın farkına vardım ve şimdi artık ihtiyacımız olduğunda en yakın yerde duruyorum. Yolun beni tutmasına izin vermiyorum.

Perşembe, 20 Eylül 2018 08:53

Bulgaristan'ın Manevi Bekçileri

Yazan

Bulgaristan ile yakından ilgilenmem doktora yaparken olmuştu. Tezim İsmail Hakkı Bursevî ve onun bir eseri üzerine idi. İsminden dolayı Bursalı olduğunu düşündüğüm bu muhterem zâtın Filibeli olduğunu öğrenince şaşırmıştım. Daha sonra Şumnu ve diğer şehirlerin de ismini gördükçe kendisi de Bulgaristan’dan gelen bir ailenin çocuğu olan mesai arkadaşım merhum Erol Çetin’e bu yerleri sorar ve oralarla ilgili sohbet ederdik. Bursevî’nin şeyhi Atpazarî Osman Fazlî İlahî de Şumnulu idi ve ömrünün son yıllarını Kıbrıs’ta geçirmiş ve Bursevî de ziyaretine Kıbrıs’a gitmişti.

Kaderin garip cilvesi olsa gerek Kıbrıs’ta iki yıl kaldım ve bu süre zarfında defalarca Kutup Osman olarak bilinen Osman Fazlî İlahî’nin Mağusa’daki türbesini ziyaret ettim. Kıbrıs’ta kaldığım hafta sonları tarihî ve turistik yerleri gezerdim. Bu geziler sonucunda da Kıbrıs’ın Manevi Mimarları isimli bir kitap yayınladım. Kitaptan mesai arkadaşım Abidin Karasu’ya da verdim. Her şey bu kitap verme ile başladı.

Pazartesi, 17 Eylül 2018 10:24

Leyla ile Mecnun

Yazan

Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.

Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun'un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla'yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

Pazartesi, 17 Eylül 2018 10:12

Romeo ve Juliet

Yazan

Capuletler ve Montagueler birbirine düşman iki ailedir. Aralarındaki bitmek bilmez kin ve nefret vardır ve bir sürü kan dökülmüştür. 

Eser ateşli ve heyacanlı olduğu her halinden belli olan Tybalt’ın olayı tam olarak öğrenmeden Romeo’nun arkadaşına saldırdığı sahne ile başlar. Tybalt’ın bu dizginlenemeyen hiddeti sonradan yaşanacak olayların müsebbibi olacaktır. Shakespeare adeta ilk sahneyi okurun Tybalt’ı daha iyi tanıması için yazmıştır.

Bu sahne aynı zamanda Capulet ve Montague aileleri arasındaki düşmanlığı  da gösterir. Şehrin yönetici Prens Escalus’un araya girmesi ile olaylar yatışır ama daha sonra küçük bir kıvılcımla tekrar ateşleneceğini okuyucu hissseder ve sezer.

Pazar, 16 Eylül 2018 13:43

Kızana, Sarıkız ve Nemfler

Yazan

Eskicuma’da (Tırgovişte-Bulgaristan) cam fabrikasına giden yol üzerinde ve Eskicuma’ya hâkim bir noktada, Momino köyünün girişinde yol üzerinde birtakım yapılardan oluşan güzel bir tekkede Kızana adında bir erenin türbesi vardır.

Kızana, Demir Baba Velâyetnâmesi’ne göre ise 16. asırda yaşamış Demir Baba ve Akyazılı Sultan ile sıkça görüşen bir kadın derviş. Nişanlı bir kız iken evlenmekten vazgeçmiş ve nişanlısını da bir akrabasıyla evlendirip kendisini halka ve Hakk’a hizmet etmeye adamış Kızana öldükten sonra da mezarı türbe olmuş.

Peki Kızana’yı halk arasında böyle önemli ve değerli kılan ne?

Doğumu ile ilgili başlar onun hakkındaki menkıbeler. Kızana’nın anababasının çocuğu olmazmış. Bir gün annesi rüyasında Kızana’ya hamile kalacağın görmüş ve Kızana dünyaya gelmiş. Adını da Zühre koymuşlar. Zühre’nin aynı zamanda bir yıldız adı olduğuna dikkatinizi çekerim.

Page 1 of 24

........Kitaplarım........

 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç