Batan şeyleri sevmeyen bir ârif: Ayaşlı Şakir Efendi

Ankara Ayaş’ta dünyaya geldiği için ‘Ayaşlı’, Darülmuallimin Mektebi mezunu olduğu için de ‘Muallim’ lakaplarını alan Ayaşlı Muallim Şâkir’in Sadettin Ökten Hoca’nın sohbetlerinde sıkça tekrar ettiği bir dörtlüğü var. Dörtlüğe ve açıklamasına geçmeden bu derin sözlerin sahibini biraz tanımak ve tanıtmak isterim.

Anne tarafından Bayramî-Melamî şeyhlerinden Bünyamin Ayaşî’nin soyundan gelen Şakir Efendi henüz çocuk iken annesini kaybeder, anneannesi ve teyzesinin yanında büyür. Hafız olup Arapça ve Farsçayı öğrendikten sonra gittiği İstanbul’da imtihansız girdiği Muallim Mektebini birincilikle bitirir. Şiir yazmaya İstanbul’a gitmeden önce başlayan şairin yazımıza konu olan şiiri Tokat’ta cinnet geçirdikten sonra başlayan ikinci dönemine aittir.

Mezun olduktan sonra önce Konya’ya daha sonra da Tokat’a atanır. Burada mutaassıp çevre ile anlaşamaması ve yöneticileri eleştirmesi üzerine büyük bir baskıya maruz kalır, sıkıntı yaşar ve hırpalanır. Artan baskıyı kaldıramayan Şakir Efendi aklî muvazenesini kaybeder ve onun için yaşadığı zihnî ve manevi değişimle hayatının ikinci dönemi başlar. Ailesinin de yardımcı olmaması üzerine iyice içine kapanır. Kimilerine göre deli, kimilerine göre ise meczûb-i İlâhî olan Ayaşlı ancak büyük âşıkların ağzından dökülen mısraları terennüm etmeye başlar.

Ayaşlı Şakir Efendi, tasavvufa meyleder ancak bir tarikate intisap edip bir mürşidin taht-ı terbiyesine girmez. Onunki aşk ve hâl ile yaşanan bir tasavvuftur. Hastalığında ziyaretine giden Ahmet Remzi Dede’nin onun hakkında Konya’da bir dededen duyduğu “Huda perverdir, pîr perver değildir, sohbetinden istifade edilemez” sözü onun durumunu çok açık bir şekilde anlatır. Sohbetinden istifade edilmemesi ancak ehlinin anlayacağı sözler söylemesinden dolayıdır. Gerçek âşıklar onun sohbetinden istifade etmezler, zevk ederler, hâlini paylaşırlar.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal Son Asır Türk Şairleri’nde onu tanımamıza yardımcı olacak anekdotlar nakleder. Cezbeye kapılmadan önce dinle ve diyanetle ilgisi olmayan Şakir Efendi, dolaşmak için gittiği Tokat’ın meşhur bağlarında namaz kılarken ağaçların da kendisiyle birlikte secde ettiğini görmesi ve bunu dile getirmesi üzerine ailesi tarafından mecnûn olmakla itham edilir. Konya’da iken mangaldan bir avuç köz alması ve elinin yanmaması, kar üstünde saatlerce kalması, yaşadığı küçük kulübesinden uzaklardaki olayları haber vermesi, yuttuğu zehrin tesir etmemesi, yirmi sekiz gün boyunca bir şey yemediği halde sanki karnı tokmuş gibi dolaşmasına devam etmesi, Ahterî sözlüğünü bir haftada ezberlemesi ve unutmaması eser-i cünûn veya velî olmasına bağlanır.

Şu dörtlüğü onun cinnet ve sıkıntı içinde geçen günlerini anlatır:

Geceler tâ-be-seher ağladım tenhâda,
Eşk-i hûn-âlûdumu sen bilirsin, bilirim.
Demeden ben sana hâlim, sen bilirsin ahvâlim,
Çektiğim derdi azizim sen bilirsin, bilirim

Bu mecnunun vefatı da çok garip olur. Konya’da 1917 yılının soğuk bir gününde yine kendinden geçtiği bir gün yalın ayak başı kabak bir entari bir terlik ile sokağa fırlar. Türbeye gidip, niyaz penceresinin soğuk demirini tutarak saatlerce Hazret-i Mevlâna’ya yalvarır, meded ister. Bu hadiseden sonra üşütür ve kaldırıldığı hastanede hiçbir şey yemeden içmeden geçen 29 günün ardından vefat eder. Vasiyeti üzerine Şems-i Tebrizî ile Mevlana’nın karşılaştıkları yere defnedilir. Hafız’ın meşhur bir beytinden sonra yazılan ziyaretçilerinden bir fatiha bile istemeyen şu sözler bir âşığı tarif eder gibidir.

Ayaşlı Nazif Ağazade münzevî Şakir Efendi‘nin kabridir. Sağlığında olduğu gibi öldükten sonra dahi kimseden bir şey istemez.

Şakir Efendi, cinnet geçirip cezbeye düştükten sonra birçok şiir yazar. Muhtemelen şathiyat kabilinden sözlerle memlu şiirlerini anlamayacağını düşündüğü için olsa gerek imha eder.

Meczûb-ı İlahî Ayaşlı Muallim Şâkir’in çok bilinen ve dile getirilen bir dörtlüğü var.

Her perî-sîmâya bakmaz dîde-i nâ-dîde-bîn
Her sevâd-ı zülfe meyletmez dil-i sevdâ-karîn
Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler ufûl
Ben muhibb-i lâ-yezâlim “Lâ-uhibbü’l-âfilîn

Mezar taşında kimseden fatiha beklemediğini yazabilecek kadar müstağni olan birinin söyleyebileceği bu dörtlüğü açıklamaya çalışalım.

Her perî-sîmâya bakmaz dîde-i nâdîde-bîn
Nadide güzeli gören gözler her peri yüzlü güzele bakmaz.

Bu mısrada gördüğü her güzele bakan sıradan insanlardan farklı birinden bahsedilmektedir. Eşi benzeri olmayan bir güzeli gören bir göz için artık bakılacak yüz yoktur. Nadide, göz anlamına gelen dide kelimesinin önüne getirilen nâ- olumsuzluk ekiyle oluşturulmuş bir kelime olup görülmemiş, çok ender bulunan dolayısıyla çok değerli olan şeyler için söylenir. Dîde-i nâdîde-bin kimsenin görmediği şeyi gören göz anlamına gelmekte olup ârifleri ve Hak âşıklarını tarif eder. Ârifler sıradan insanların görmediklerini görür, bilmediklerini bilir. Görüp bildikleri Hak’tır ve Hakk’ı gören gözler başkasını aramaz.

Mısraın anlamını biraz daha genişletelim. Peri yüzlüler bu dünyanın güzellikleridir. Güzel yüzlü kimselerle birlikte makam, zenginlik, şöhret de anlaşılır. Nâdîde-bîn olanlar dost cemalini gönülde seyreden, aradığını bulmuş hakikat ehlidir. Bulduğu şey mürşidi ve yoludur. Eğer Şakir Efendi’nin bir mürşidi olsaydı bu mısra ile kendi şeyhinden başka şeyh ve mürşitleri gözünün görmediğini ve aramadığını söyleyebilirdik. Ayaşlı için görülen Hak’tır, şeyhi olanların gördüğü ise şeyhleridir. Şeyhlerinden başka bir şeyhe bakmazlar.

Her sevâd-ı zülfe meyletmez dil-i sevdâ-karîn
Sevdalı gönül, her siyah saçlı güzele gönül vermez.

Şair ilk mısrada söylediklerini burada da tekrar ediyor. Göz görür gönül sever, sözüne uygun bir şekilde ilk mısrada gözü, ikinci mısrada da gönlü anlatıyor. Böylece ne gözüm görür ne de gönlüm sever, demiş oluyor.

Karin sonuna geldiği kelimeye sahiplik anlamı katar ve -lı eklenerek Türkçeye aktarılır. Burada sevdalı olarak çevirebiliriz. Sevdalı ile maksat dilde dildarını bulanlardır. Sevad-ı zülfe meyletmek ise dildeki dildardan gayrısını istememektir. Çünkü bir gönülde iki sultan sığmaz.

Mısraın anlamı bunlarla sınırlı değildir. Karinin yakın dost ve ahbap anlamı da var. Dolayısıyla sevda ile dost olan, onu çok iyi bilen biri anlamına da gelir. Sevdanın ne olduğunu en iyi gerçek âşıklar bilir. Dolayısıyla âşık-ı hakikî olanlar başka aşklar peşine düşmez anlamı da çıkar. Sevâd ve sevda aynı kökten gelen iki kelime olup rastgele seçilmemiştir. Âşıkları sevdaya düşüren sevgilinin siyah saçlarıdır. Düşen de düşüren de bir şekilde siyahla ilişkilidir.

Zülüf saç anlamına gelip tasavvufta kesret sembolüdür ve masivanın remzidir. Kesret dünya hayatıdır, masiva ise insanı Allah’tan uzaklaştıran ve meşgul eden bu dünyadaki her şeydir. Dünyada gördüğü her güzele meyil vermek bir derviş için makbul bir şey değildir. Dolayısıyla gönlü Hakk’a tutulmuş Hak tarafından tutulmuş kimseler bu dünyanın geçici güzelliklerine aldanmaz, onlara sahip olmak için peşlerinden koşmaz.

Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler ufûl
Güzellerin güzellik güneşi sonunda batar, kaybolur

Bu mısrada ilk mısrada dile getirilen iddiaların nedeni açıklanır. Peri-simâlar ve sevâd-ı zülf sahipleri gelip geçicidir, sonu olan varlıklardır. Güzellerin güzellikleri bir güneşe, yaşlandıkça veya hastalanınca güzelliğin kaybolması da güneşin batmasına benzetilmiş. Her doğan güneş batar ve her doğan insan da ölür. Dolayısıyla kişi ölmeyecek ve sonsuz olanın peşinden gitmelidir. Bu görüşünü desteklemek için dördüncü mısrada Kuran-ı Kerim’den iktibas yoluyla bir ayet-i kerimeyi hatırlatır.

Ben muhibb-i lâ-yezâlim “Lâ-uhibbü’l-âfilîn”
Ben hiç batmayan bir varlığa sevdalıyım. Çünkü “batanları hiç sevmem.”

Lâ-yezal, dervişlerin “Ey padişâh-ı lem-yezel” diye de seslendikleri Cenab-ı Mevla’dır. Yunus’un “İy pâdişâh-ı Lem-yezel kıldum yönüm senden yana” mısraının bir diğer ifadesidir. Mısraın ikinci yarısında uhibbu geçtiği için ilk kısmında muhip tercihi mısraın şiir yönünü güçlendiren bir özelliktir.

“Lâ-uhibbü’l-âfilîn” Enam Suresi 76. Ayette geçer. Hz. İbrahim kavmine hakikati göstermek için önce yıldızları ve ayı sonra güneşin tanrı olduğunu söylemesi, battığını görünce de tanrı olamayacaklarını söylemesine telmihte bulunurak durumu açıklar. Bunu yapmasının nedeni Allah’ın batmayan ve sonu olmayan bir varlık olduğunu kavmine göstermektir, yıldızlara ve putlara tapan kavmini irşat etmektir.

Günümüzde yıldızların, ayın ve güneşin yerini bu dünyanın nimetleri aldı. Otoritesi olmayan, bireysel ve eklektik new age denilen spiritüel inanç/pratiklere inanıyorlar. Bu dünyanın geçici nimetlerine sahip olmak için paralarını ve vakitlerini harcıyor. Oysa hiçbir zaman sahip olamayacakları bu nimetlerin peşinden koşarak ebedî hayatlarını mahvediyorlar.

Ayaşlı bu dörtlüğünde bizi uyarır, gerçek olan sonsuz varlığa kulluk etmek gerektiğini hatırlatır. Batan şeylerden kimseye fayda gelmez. Sevilecek bir şey varsa o da lem yezel olandır, vesselam.

Ez cümle Allah bes, bâkî heves.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Geometrik desenin nesi İslam ile ilgili? Desenin İslam ile nitelendirilmesini sağlayan özelliği nedir?
İslam geometrik desenlerinin özellikleri
Bu desenleribir yapının hangi unsurlarında görüyoruz?
Daire, kare ve yıldız biçimlerinin tercih edilmesinin özel bir nedeni var mı?
İslam sanatında geometrinin bu denli zengin bir içerikle yer alması sadece hayvan figürlerinin hoş görülmemesi ile açıklanabilir mi?
Geometrik desenlerin kökeninde bir felsefe var mı?
Geometrik desen pergel ve cetvelsiz olmaz. Mimarlar ve sanatkârlar pergel ve cetvel kullanmayı nerede ve nasıl öğreniyorlardı?
İslam geometrik desenleri kendisinden öncekilerden etkilendi mi?
İslam geometrik deseni diğer din ve milleri etkiledi mi?
En yoğun ve derin geometrik desenler hangi dönem ve devletlerin eserlerinde görüyoruz? Bunun medeniyet düzeyi ve eğitim sistemi ile ilgisi var mı?

Farsça ve Türkçe Mesnevilerde Miraciye Bölümleri

Şu soruların cevabını merak ediyorsanız izlemenizi tavsiye ederim.
Hz. Peygamber’den önce miraç gerçekleşmiş miydi?
Şii kaynakları ile bizim kaynaklarda anlatılan miraç arasında fark var mı? Varsa neler?
Fars edebiyatında çok sayıda miraciye var. Bu miraciyelerin ortak özellikleri nedir?
Türk ve Fars edebiyatındaki miraciyeler daha çok mesnevilerin baş tarafında yer alıyor. Bunun sebebi nedir? Mesela bir aşk mesnevisinde miraciye neden yer alır?
Fars ve Türk edebiyatındaki miraciyeler arasında ne tür farklar var?
Tüm miraciyelerde gördüğümüz motif ve olay var mı?
Miraciye şairleri daha çok hangi noktalarda eserlerini diğerlerinden farklılaştırmaya çalışmış?
Burçlar neden miraciyelerde yer alıyor?
Miraciyelerde sidretü’l-münteha nasıl anlatılmış?
Refref nasıl tarif ediliyor?
Kâbe kavseyn ev ednâ nasıl tarif ediliyor?
Cennet ve cehennem tasvirleri var mı?

ismailgulec.net