Sıradışı Bir Naat: Naat-ı Mimî

Dr. Emrah Gökçe’nin 20. Yüzyılda Yazılmış Divanlar (İstanbul: Ötüken, 2026) başlıklı kitabını karıştırırken sıradışı bir na’te tesadüf ettim. Tâlî mahlasıyla şiirler yazan Mustafa Asım Küçükaşçı’ya ait na’t daha önce gördüklerime benzemiyordu.

Şaşırmamın nedeni na’tin daha önce Türk şiirinde hiç görmediğim bir hünerle yazılmış olmasıydı. Beş beyitlik bir gazel olan na’tte her kelime mim harfiyle başlıyor. Dokucuncu mısra dört kelimeden oluşuyorken dokuzu beş kelimeden oluşuyor. 49 kelimeden müteşekkil na’tteki kelimelerin tamamı mim harfiyle başlayan kelimelerden seçilmiş ve yazılmış. Kolay bir iş olmadığını takdir edersiniz.

Bizim edebiyatımızda görsel şiir yazma geleneği bulunuyor. Görsel şiirler tabiattaki bir nesneyi veya biçimi harflerle çizmekten ibaret. Ancak çizilen resim aynı zamanda bir manzume de olmalı. Genellikle bir merkezden başlayıp çevreye yayılan biçimler, özellikle çiçek veya yuvarlak biçimli şekillerde yazılan görsel şiirlerde aynı harflerle başlayan beyitler görülür. Mesela şu Farsça beyitteki her kelime mim harfiyle başlıyor:

Men mest-i müdâm-ı mey-i mahbûb-ı mugânem
Mahbûb-ı merâ muğbeçe meyhâne mekânem

Ancak bunun sadece bir beyit olduğunu unutmayalım. Ben klasik şiirimizde her kelimesinin aynı harfle başladığı bir gazel görmedim. Benim görmemiş olmam olmadığı anlamına gelmez elbette. Görenler, bilenler varsa haber verirlerse ben de öğrenmiş olurum.

Bununla birlikte bizim edebiyatımızda sadece noktasız harflerden, sadece noktalı harflerden, biri noktalı biri noktasız harflerden, kendisinden sonra gelen kelimeye bitişen harflerden, birbirine bitişmeyen harflerden, noktalıları noktasız noktasızları noktalı da okunabilen, hepsi noktalı harflerden, dudak ünsüzü harfler kullanılmadan yazılan şiirler var. Her bir mısraı aynı harfle veya bir sistem içinde okunan harflerden müteşekkil şiirler de var. Ancak her bir kelimesi aynı harfle başlayan bir gazel veya şiir görmediğim gibi böyle bir hünerden kitaplarda da bahsedilmemiş. Şaşırmamın ve heyecanlanmamın ilk nedeni bu idi. Ancak bir nedeni daha var. Onu da yazıyı okuyunca siz fark edeceksiniz.

Na’t-ı Mîmî

Beni şaşırtan ve hayran bırakan gazelin sadece hüner göstermek için yazılan şiirlerden farkı na’t gibi müstakil bir şiir olması idi. Bir hüner göstermek arzusuyla yazılan şiirlerde hüner her zaman mananın önüne geçer, mana ötelenir ve şiirin güzel olup olmamasına pek bakılmaz, hünerin başarılı olup olmamasına dikkat edilirken Küçükaşçı’nın şiiri hünere dayalı olmasına rağmen hüner âdetâ ötelenmiş, ilk bakışta dikkat edilmedikçe fark edilemeyecek şekilde saklanmış gibi kaleme alınmış. Bu hem bir şair başarısı hem de hüner gösteren şiirlerde yapılan bir yeniliktir.

Böyle bir gazel yazılmasındaki ikinci zorluk bir beyit veya dörtlük yazmakla yetinmeyip beş beyitlik manası da güzel olan bir gazel yazılmasıdır. Gazelin bir na’t olması işi daha da zorlaştırmaktır. Hz. Peygamber sıradan biri olmadığı için seçilen kelimelere dikkat edilmesi gerekiyor. Üstelik bunu sadece mim ile başlayan kelimeler arasından seçmek işi daha da zorlaştıran unsur.

Küçükaşçı’nın gazeline geçmeden önce gazelin adı üzerinde de durmak gerekiyor. Na’t-ı Mîmî, ‘Mim’in Na’ti’, ‘Mim için söylenmiş na’t’, ‘Mim’in söylediği na’t’ anlamına gelecek şekilde anlaşılabilir. Hz. Peygamber’in adının Muhammed olması ve mimin de onun sembolü olması dolayısıyla Hz. Muhammed için yazılmış şiir olarak anlamak mümkündür. Hz. Muhammed için yazılan şiirlere verilen ortak isim olarak düşünüldüğünde ‘mimî’yi bu sefer bir şiir türü olarak değerlendirmek de mümkün. Şairin adının Mustafa olduğunu düşündüğümüzde ise mimin Mustafa’yı işaret ettiğini düşünerek ‘Mustafa’nın yazdığı na’t’ demek de mümkün. Gazelin her bir kelimesinin mimle başlamasına işaret etmek üzere isim vermenin de mümkün olduğunu düşündüğümüzde gazeli güzelleştiren unsurlardan biri isminin dört anlama gelecek şekilde tevriyeli kullanılmasıdır.

Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün vezninde kusursuz bir şekilde kaleme alınan na’ti, birkaç imla tasarrufu ile Dr. Gökçe’nin kitabından naklediyorum:

Mîm-i mevcûdâta milât mümkinâtın mu’cibi
Mâverâ mülkünde mi’mârdır Muhammed Mustafa

Mihr-i Mahmûd’un münâcâtıyla mümkün mağfiret
Merhamet mühründe mi’yârdır Muhammed Mustafa

Ma’budun mahbûbu müstesnâ mülâkât mahremi
Muhteşem mi’râca mazhardır Muhammed Mustafa

Metheder Mevlâ “Muazzamdır meziyyet ma’deni"
Mu’teber ma’rûfa mastardır Muhammed Mustafa

Müctebâdır müktedâdır mürselînin mürşidi
Mu’tenâ mazrûfa muhtardır Muhammed Mustafa

Aruzla yazdığı şiirlerde Tâlî mahlasının kullanan Küçükaşçı, bu na’tinde eğer tamamı bu kadar ise mahlas kullanmaması da bir ince düşünce ürünü olmalı. Mahlasını mim harfinde gizlediği gibi peygamberi övdüğü şiirinde ismini de şiirinde gizleyerek kendisinden bahsetmek istememesi kendisini ismini zikredecek kadar değerli görmemesi ile ilgili de olabilir.

Gazelin kafiyesini oluşturan mi’mâr, mi’yâr, mazhar, mastar ve muhtarın sonuncusu hariç aynı vezinde söylenen kelimelerden oluşması, harf sayısının aynı olması şiiri güzelleştiren bir diğer unsur. Mürdef-i elifî kafiyenin çok başarılı bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.

Şeklen kusursuz bir biçimde kaleme alınan gazeli nesre aktarıp açıklamaya çalışayım.

Mîm-i mevcûdâta milât mümkinâtın mu’cib
Mâverâ mülkünde mi’mârdır Muhammed Mustafa

Muhammed Mustafa, mevcut olan varlıkların başlangıcı, mümkünler âleminin yaratılma sebebi, görülen âlemlerin ötesinde mimardır.

Mim birçok anlama gelmekle birlikte burada mevcudat yani var olan şeylerle tamlama yapıldığı için mevcudatın mastarı, yani kendisinden çıktığı menba, kalıp şeklinde anlaşılır. Burada Hz. Peygamber için söylenildiğini göz önünde bulundurduğumuzda Nur-ı Muhammedî kastedilir. Allah kâinâtı yaratmadan önce bir masdar yaratır. O mastarı kendine kaynak yaparak sudûr eder. O mastardan südûr edene ise masdâr-ı mîmî adı verilir. Tasavvuf diliyle söyleyecek olursak masdar-ı mimî Nûr-ı Muhammedî, Hakikat-i Muhammedî’dir. Mevcudatın evvelidir.

Milât doğum günü veya zamanı anlamında olup burada maksat kâinatın yaratılma zamanıdır ve cümle mevcudatın başlangıcının Nûr-ı Muhammedî olmasına işaret eder. ‘Mümkinâtın mucibi’ mümkün olan varlıkların sebebi veya onları ortaya çıkmasına vesile olan demektir. Mümkinât "var olması da yok olması da eşit derecede imkân dahilinde olan tüm varlıklar" olup yaratılmış her şeyi kapsar. Varlıkların var oluş sebebi olması ile de hakkında “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdın” buyurulan Hz. Peygamber kastedilir.

Maverâ hem bu âlemde görülen varlıkların görülmeyen tarafı hem de bu âlemin ötesi anlamına gelecek şekilde kullanılır. İlk mısrada yaratılıştan bahsedildiği ve maveradan mülk yani bir ülke olarak bahsedildiği için görünmeyen alemler, öte alemler kastedilmiştir. Mimar ise tasarlayan, imar eden anlamlarına gelmekte olup dünyayı tasarlayan anlamına geldiği bu dünyanın kendisi için tasarlanmış olması da anlaşılır.

Maverânın tasavvufta dünya hayatı hakikî varlığı örten bir perdedir ve seyrüsülûk da bu perdeyi kaldırmanın yolunun öğrenilmesidir. Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber’in bize varlıkların hakikatini öğretmesine işaret edilmiş olmaktadır.

Muhammed övülmüş anlamında bir isim olup dedesi tarafından kendisine verilmiştir. Mustafa ise seçilmiş anlamında bir lakap olup Allah tarafından seçilmesine işaret eder. Beytin anlamı içinde düşündüğümüzde ise Mustafa’nın ilk yaratılan (Nûr-ı Muhammedî) ve yaratılmışların menbaı ve mucibi olarak seçildiği için verilen bir lakap veya sıfat olduğunu düşünebiliriz.

Mihr-i Mahmûd’un münâcâtıyla mümkün mağfiret
Merhamet mühründe mi’yârdır Muhammed Mustafa

Bağışlanmak Mahmud’un sevgisiyle yalvarmakla mümkün olur. Çünkü Hz. Peygamber merhamet mührünün ölçüsüdür.

Mihr hem güneş hem sevgi anlamına gelmekte olup burada sevgi anlamında kullanılmıştır. Mahmud ise övülmüş, övgüye değer anlamına gelen Hz. Peygamber’in isimlerinden biridir. Kuran-ı Kerim’de (İsra 79) Hz. Peygamber’e vaat edilen makamın adı da Mahmûd’dur. Bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber’in kıyamet gününde inananlar için şefaatte bulunacak olması ve bu yüzden övülmesidir.

İlk beyitte geçen yaratılış evrelerinde masdar olması haline de makâm-ı Mahmûd adı verilir. Mahmud hem başlangıçta hem de sonda övülmesine, Muhammed bu dünyada övülmesine işaret eder. Münacat yalvarıp yakarmak, Allah’tan bir şeyler istemektir. Mağrifet Allah'ın lutuf ve merhamet ederek kullarının günahlarını affetmesi, bağışlamasıdır. Müslümanlar hem bu dünyada hem kıyamet günü Hz. Peygamber’i aracı kılarak Allah’a affedilmesi için yalvaracak, Hz. Peygamber’in şefaat ettikleri affedilecektir.

İkinci mısra ilk mısranın sebebini açıklar. Hz. Peygamber’in merhametinin büyüklüğüne ve merhamet etmenin onun yetkisinde olduğuna işaret edilir. Merhametin ne olduğu ancak Hz. Peygamber’in merhameti bilindiğinde anlaşılabilir, bilinebilir. Onun merhameti görülmeden ve bilinmeden kimse merhametin ne olduğunu bilmez. Bize merhameti öğreten Hz. Peygamber’dir.

İlk beyitte başlangıçtan bahseden şair bu beyitte ahiretten bahsetmiş olmaktadır. Başlangıcın da ahiretin de efendisinin kim olduğunu bize hatırlatmaktadır.

Ma’budun mahbûbu müstesnâ mülâkât mahremi
Muhteşem mi’râca mazhardır Muhammed Mustafa

Kendisine ibadet edilen Allah’ın sevgilisi Hz. Peygamber, Allah ile özel olarak görüştüğü muhteşem Miraç mucizesine mazhar olmuştur.

Ma’bûd, Allah için kullanılan bir sıfat olup insanların kendisine ibadet etmelerine işaret eder. Mahbûb sevgili anlamında olup Hz. Peygamber’in Allah’ın sevgili kulu ve habibi olmasını vurgular. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber kendisini Allah’ın sevgilisi olduğunu söyler.

“İbrahim halilullah, (Allah’ın dostu); Musa, Neciyyullah, (Allah ile münacat eden/kelimullah); İsa ruhullah-kelimetullah (Melek vasıtasıyla Allah’ın üflediği ruh), Âdem safiyullah (seçkin kulu) ben ise -Allah’ın bana bir ihsanı ve bir ikramı olarak- habibullahım (Allah'ın sevgili kuluyum).” (Tirmizî, 3616)

Müstesna, bu sevginin sadece Hz. Peygamber’e istisna kılındığını hatırlatır. Mülakat mahremi, sadece iki kişinin olduğu, üçüncü bir kişinin olmadığı görüşmelerdir. Mazhar olmak erişmek, emeline kavuşmak anlamında olup Hz. Peygamber’in miraca nail olmasıdır. Hz. Peygamber’e bahşedilen miraç mucizesinde gerçekleşen görüşme kastedilmektedir. Bu da hiçbir kula nasip olmamış bir mazhariyet, bir lütuftur. Hz. Peygamber’e böyle müstesna ve özel bir lütuf bahşedilmiştir.

Metheder Mevlâ “Muazzamdır meziyyet ma’deni”
Mu’teber ma’rûfa mastardır Muhammed Mustafa

Allah Hz. Peygamber’i “meziyyet madeni muazzam” biri olarak över. Hz. Peygamber bilinen ve itibar edilenlerin ölçütüdür.

Bu beyitte Hz. Peygamber’in ahlakı ve özellikleri övülmektedir. Meziyet bir kimseyi diğerlerinden üstün kılan vasıflardır. Maden ise o vasıfların çokluğuna işaret etmek için yapılan benzetmedir. Beyitte Hz. Peygamber’in üstün niteliklerinin hem çok olduğuna hem de büyük olduğuna işaret edilmektedir. Onun üstün niteliklerinin anlatıldığı birçok eser (şemâil) kaleme alınmıştır. Hem fiziki güzelliği hem de ahlakî güzelliği övülmüş, müslümanlar ona bakarak ve benzemeye çalışarak hayatlarını tanzim etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in ahlakının güzelliği onun Allah hiçbir kuluna vermediği meziyetleri ona vermiş ve Kuran ile de mükemmelleştirmiş ve muazzamlaştırmıştır.

Eddebenî Rabbî fe ahsene te'dîbî.

Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi (ahlakımı/meziyetlerimi) ne güzel, ne muazxzam kıldı!

Bu hadis, Hz. Peygamber’in tüm üstün özelliklerinin (meziyetlerinin) kaynağının (ma’deninin) bizzat ilahi terbiye olduğunu ve ulaştığı ahlaki seviyenin muazzamlığını ifade eder. Onun bu dünyaya gelme sebeplerinden biri de güzel ahlakı insanlara öğretmektir.

İnnemâ büistü li ütemmime mekârime’l-ahlâk. (Ben, ancak güzel ahlakı/meziyetleri tamamlamak için gönderildim.)

İnsanların itibar ettikleri çok bilinen sözlerin doğru olup olmadığını anlamak için bakılacak yer Hz. Peygamber ve onun güzel ahlakıdır. Bir ahlak ve davranış eğer Hz. Peygamber’de var ise veya onun tarafından övülmüş ise bizim için muteber ve değerlidir.

Müctebâdır müktedâdır mürselînin mürşidi
Mu’tenâ mazrûfa muhtardır Muhammed Mustafa

Hz. Peygamer, Allah tarafından seçilmiş, kendisine uyulan ve gönderilmiş olan tüm peygamberlerin mürşididir. O, özenle hazırlanmış bir beden içinde korunmuş seçkin bir ruhtur.

Son beyitte Hz. Peygamber’in sıfatları sıralanarak övülmektedir. Mücteba, Mustafa adının bir benzeri olup onun seçilmiş olmasına, mukteda onun tüm insanların peşinden gittikleri, sözlerini dinledikleri önder ve lider olmasına işaret eder. O sadece kendisinden sonra gelecek olanların değil kendisinden önce gönderilmiş peygamberlerin de önderi ve mürşididir. O hatemü’l-enbiyâdır, peygamberlik halkasının son zinciridir. Seyyidü’l-mürselîndir, miraç gecesinde tüm peygamberlere imamlık yaparak onların da önderi ve mürşidi olduğunu göstermiştir.

İkinci mısrada Hz. Peygamber’in şahs-ı manevîsi övülmeye devam edilmektedir. Mutena özen göstermek, üzerinde titizlikle durmak anlamınadır. Daha çok fiziki görünüş için kullanılır ve Hz. Peygamber’in fiziki özelliklerinin kusursuzluğuna işaret eder. Mazruf ile zarfın içindeki kastedilir. Zarf içinde bir şey konulan veya saklana her türlü kaptır. Mutena olan şeyin Hz. Peygamber’in bedeni olduğunu düşündüğümüzde bedeni zarf olarak kabul edilip mazrufun da o bedenin içinde gizlenen ve korunan Hz. Peygamber’in manevi varlığı olduğunu anlarız.

Şair son beyitte hem Hz. Peygamber’in dış görünüşünün Allah tarafından en güzel şekilde yaratıldığına hem de o bedenin içindeki ruhunun, manevi şahsiyetinin tüm varlıklar arasından seçilmiş ve üstün kılınmış olduğunu söyleyerek övmektedir. Onun hem sûret hem de sîret (ahlak) bakımından yaratılmış insanların en değerlisi olduğunu söylemiş olmaktadır.

Gazeli kısaca bu şekilde açıkladıktan sonra yazının en başına dönelim. Böyle bir gazelin kolay yazılamayacağına delil olarak hem her kelimesinin aynı harfle başlaması hem de manasının bu kadar derin olması yeterli değil mi? Sadece bu gazelin şairini iyi şair olduğunu göstermeye yettiğini söylemeye çalışmıştım. Haksız mıyım?




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ahmet Avni Konuk'un Mesnevi Şerhi

Ahmet Avni Konuk'u klasik Mesnevî şârihleri içinde özel kılan özelliği
Konuk’un Mesnevî Şerhi, şerh geleneğinde diğer şerhlerden farkı
Şerhi yayına hazırlarken izlenen yol ve yöntem
Konuk’un şerh yöntemi
Konuk’un yorumlarında metni genişleten yaklaşımlar
Şerhin öğretici ve inşa edici tarafı
Konuk’un şerhinde öne çıkan temel tasavvufî kavramlar
İbn Arabî etkisi
“Vahdet-i vücûd”, “insan-ı kâmil”, “hakikat-i Muhammediyye” gibi kavramlar
Konuk’un şerhi günümüz insanına hitap ediyor mu? Ediyorsa okurda bir nitelik arıyor mu?
Bu metin, günümüz insanın buhranlarına bir cevap sunabilir mi?
Şerh metni, okuyucunun Mesnevî ile ilişkisini nasıl değiştirir?

Öğretilmesi ihmal edilmemesi gereken konular

Çocuklara felsefe ve düşüncenin aktarılması neden önemli?
Bir çocuk kaç yaşında felsefe ile karşılaşmalı?
Çocuklara yönelik yazmak ile yetişkinlere yazmak arasındaki fark
Çocuklar için düşünce yolculukları fikri nasıl doğdu?
Çocuklara mahsus bir dil oluşturulmalı mı?
Felsefe ve düşünceyi çocuklara anlatmayı başarmak için nelere dikkat edilmeli?
Çocuklara felsefe anlatırken en çok zorlanılan konu
Yazar bir hikâye anlatıcısı mıdır, eğitici midir ya da rehber mi?
“Düşündürmek” ile “bilgi vermek” arasındaki denge
Bilgiyi hikâye etmenin zorlukları
Çocuklar en çok hangi düşünmeye ihtiyaç duydukları konular

ismailgulec.net