Âşık Çelebi’nin (ö. 1572) Meşâirü’ş-Şuârâ’sında Kurmacanın Yeri ve İşlevi

¨Aşık Çelebi’nin Meşâşirü’ş-Şuarâ’sında Kurmacanın Yeri ve İşlevi¨ VIII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi 30 Eylül-04 Ekim 2013 İstanbul, Bildiri Kitabı III, ed. Mustafa Özkan vd, İstanbul: İstanbul Üniversitesi, 2014, s. 209-224.

Âşık Çelebi’nin (ö. 1572) Meşâirü’ş-Şuârâ’sında Kurmacanın Yeri ve İşlevi

İsmail GÜLEÇ[1]

Tezkireler biyografik eserlerdir. Biyografisi verilen kimseler ise şairlerdir. Anadolu sahasında Sehî Bey (ö. 1548) ile başlayan tezkire geleneği asırlar boyunca sürmüş, her asırda bir önceki asra göre daha fazla eser verilmiştir. Tezkirelerin özelliği şairlerin biyografilerini şiirlerinden seçtikleri örnekle vermeleridir. Şairin büyüklüğü ve tezkirecinin şaire olan bakış açısına göre şairler hakkındaki ifadeler değişmekle birlikte dikkatlice incelendiğinde tezkirecilerin sözlerinde edebi bir endişe taşıdıkları görülür.

Bu endişeyi tezkerelerde iki şekilde görürüz. Birincisi şairleri ve şiirleri anlatırken benzetmeler yapmaları, şairle ilgili bir takım hususları çağrıştıran kelimeler kullanmaya özen göstermeleri ve metindeki ahenk unsurları ile söz sanatlarıdır. İkincisi ise metni oluştururken adeta basit bir biyografik bilginin ötesine çıkarak yarı kurmaca bir metin kurmalarıdır. Bu bildiride tezkirelerin edebi metin olarak taşıdığı özellikleri Âşık Çelebi’nin meşhur tezkiresinde yer alan Figânî maddesi üzerinde göstermeye çalışılacaktır.

Günümüzde klasik edebiyat ile ilgili yapılan çalışmalar belli bir yoğunluğa ulaşılması beraberinde araştırılması gereken konuları da çoğaltmaktadır. Konu uzmanlarının araştırılmasını istedikleri konulardan biri de bir nesrin edebi olduğunu gösteren unsurların neler olduğudur. (Aksoyak 2010: 58) Biz bu bildirimizde edebi bir metin olduğu kabul edilen Âşık Çelebi’nin (ö. 1572) Meşâirü’ş-Şuârâ’sındaki edebilik unsurlarını aramaya çalışacağız.

Edebi eserlerin özellikleri

Eserin düzeni, dilin kullanılışı, yazarın başarı derecesi, bir amacın bulunmayışı ve kurgusal/hayali oluşu bir metni edebi kılan özelliklerdir. (Wellek-Warren 1983: 30) Bir diğer husus ilmi ve günlük kullanımı dışında olmasıdır. (Wellek-Warren 1983: 23) Ancak edebi dil ile günlük dil arasındaki farkın açıklanışı tatmin edici olmayıp tartışılmaktadır. Günlük dilde de edebi dilde de edebi dilde olduğu gibi kendine has bir anlam ifade eden kullanımı vardır ve bu örtük dil olarak adlandırılır. O dili konuşan insanlar arasında edebi olduğu düşünülmeksiniz edebi esere ait özelliklerle birlikte farkında olmadan öğrenilir. Bununla birlikte edebi dil, daha fazla sayıda kelime kullanması[2], dilin imkanlarının çok daha dikkatli ve sistemli bir şekilde kullanılması,[3] dilin gramatikal yapısının bilinçli bir şekilde değiştirilmesi gibi kimi noktalarda günlük dilden ayrılır. (Wellek-Warren 1983: 26) İlk defa edebi bir metinde kullanılan mecaz ve istiarelerin, zamanla tüm dile yayılarak anonimleştiğini, böylece ilk başta edebi olmakla birlikte daha sonra herkes tarafından kullanıldığı için sıradanlaşarak günlük dile ait olduklarını görürüz.[4]

Metinlerin edebiliği konusunda düşünen araştırmacılardan biri olan Eagleton, edebi derken kastedilen şeyin özelliklerini şu şekilde sıralar (2012: 36):

1. Kurmaca

2. Günlük gerçekleri aktarmak yerine insan deneyimine ilişkin önemli bir içgörü sunan/ahlaki

3. Dili çoşkulu, mecazlı/dilsel

4. Pratik bir karşılığı olmayan/faydacı olmayan

5. Yazı olarak fazlasıyla değer verilen metinler/örnek oluşturan

Bir metnin edebi sayılabilmesi için bütün bu özelliklerin bir arada bulunması gerekmez. Bunların ne kadarı bulunursa o kadar edebi sayılır. Bununla birlikte yukarıda sıralanan özelliklerin birine veya birkaçına sahip olduğu halde edebi sayılamayacak metinler de olabilir. Mesela yalanlar kurmacadır ama edebi değildir. O halde neyin edebi olduğunu ve olmadığını nasıl anlarız? Bunu bize söyleyen aradaki maddi bağlam veya toplumsal durumdur. (Eagleton 2012: 42)[5]

Bir metnin edebi olup olmaması biraz da devirle ilgili olmaktadır. Bir zamanlar edebi tür olarak kabul edilen metinler, daha sonraki devirlerde edebi türler arasında sayılmamaktadır. Biyografik bir özelliği olan tezkireler yazıldıkları dönemde edebi bir eser gibi okunurken günümüzde ansiklopedik bir mahiyet kazanmış olup artık edebi eserler arasında değerlendirilmemektedir.

Klasik dönemde edebilik: Belagat

Klasik edebiyatımızda metinlerin edebiliği konusunu inceleyen bilimin adı belagattir[6] ve edebîliğin karşılığı olarak beliğ sözü kullanılmaktadır. olması aynı zamanda edebi olduğu anlamına da geldiğini gösterir. Beliğ olmanın ise iki ön şartı bulunmaktadır. Birincisi dilbilgisi kurallarına uygun olmasıdır. İkincisi ise doğuştan geldiğine inanılan ‘zevk-i selim’[7] adı verilen özelliktir. Kelimelerin seçimi, söz dizimindeki öğeler arasında kurduğu özel bağlantı şekliyle edebi metni oluşturur. Bu bağlantılar hem ses, hem de anlam bakımından söz sanatlarını ortaya çıkarır. Zevk-i selim ise insanın çalışarak sahip olamayacağı doğuştan gelen bir yetenek olarak anlaşılmakla birlikte günümüzde edebiyatçıların ortak zevk ve beğenisi anlamına gelmektedir. (Saraç 2006: 36-37)

Bunların yanında şiirde kusur olarak kabul edilen vezin ve kafiye bozukluklarının karşılığı nesirde seci ve paralelizmde aranır.

Klasik dönemde edebi metin deyince akla ilk olarak şiir gelmektedir. Türkçenin bilinen en eski metni nesirdir olmasına rağmen mensur eserler arasında edebi bir incelemenin konusu olabilecek eser sayısı oldukça azdır.[8]

Nesir türleri

Osmanlı nesri araştırmacılar tarafından ikili ve üçlü olmak üzere iki bakımdan tasnif edilmiştir. İlki kim için yazıldığına göre çok kabaca halk ve yüksek zümreye ait edebiyat olarak iki başlık altında incelenmiştir. (Kaplan 1993: 88) Mertol Tulum bu durumu dilin iki farklı seviyede kullanılması şeklinde ifade ettikten sonra halka ulaşmak isteyen ve faydayı öne çıkaran metinler ve sanat kaygısıyla seçkinlere hitap eden metinler olarak ikiye ayırmaktadır. Bunu da konuşma dili ve edebiyat dili olarak isimlendirir. (2010: 25)[9] Hayati Develi bunu bir derece ileri görürerek üç katmanda incelemektedir. Dili bir piramide benzeterek yaptığı açıklamada piramidin tabanını konuşma dili katmanı (iletişim işlevi), ortasını alt yazı dili katmanı (iletişim ve sanat katmanı) ve en dar kısmını ise üst yazı dili katmanı (sanat işlevi) olarak üçe ayırmaktadır. Bu katmanları en aşağıdan yukarıya doğru A, B ve C olarak isimlendirmiş her bir katmanı da iki düzeyde inceleyerek her metni geniş bir aralık içinde değerlendirmemiştir.[10] Develi, yazı dilinin alt katmanını toplum için sanat, üst katmanını ise sanat için sanat içerikli olduğunu da ilave etmektedir. Üst katmanın en üst tabakası ise Osmanlı nesrinde inşâya karşılık gelmektedir. (Develi 2010: 97)

Osmanlı tarih metinler üzerine yaptığı bir çalışmada Hayati Develi süslü nesir veya inşayı diğer metinlerden ayıran özellikleri, bir diğer deyişle edebi kılan unsurları şu şekilde sıralamaktadır (2010: 100-115):

1. Alıntı unsurlar

2. Seci kullanımı

3. Mecaz kullanımı

4. Gereksiz sıfatlandırmalar

5. Sözdizimsel yapılar

Diğer tasnif ise metinlerin diline ve kelime kadrosuna göre yapılmıştır. Özellikle XV. Asırdan sonra nesir üç katagoride incelenmektedir.[11] (İz 1964: V-XVII) Karateke’nin yetersiz ve sorunlu bulduğu (2010: 50) bu tasnife göre bunlar sâde nesir, süslü nesir ve orta nesir olarak adlandırılır.[12] Sade nesir halkın konuştuğu dili esas alan metinlere denilirken en büyük özelliği dilinin anlaşılır olması ve söz sanatlarının bulunmayışıdır. Kuran tefsirleri, hadis kitapları, menkıbevi İslam tarihleri, fütüvvetnâmeler, cenknâmeler, menâkıbnameler, halkın okuduğu tasavvufi eserler ile Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’si, Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memâlik, Peçevi ve Fındıklı’nın tarih kitapları, Koçi Bey Risalesi ve Giritli Ali Aziz’in Muhayyelât’ını bu başlık altında inceleyebiliriz.

Bedi nesir olarak da isimlendirilen süslü nesir ile metne Arapça-Farsça kelimelerin ve bu dillere ait özelliklerin kullanıldığı metinler kastedilmektedir. Mertol Tulum bu tür metinlerin oluşmasında ve gelişmesinde nasirlerin fasih olma kaygılarının birinci derecede rol oynadığını söyler. (2010: 43) Fatih döneminden itibaren görülmeye başlanır. Tevarih kitaplarıyla tezkireler bu başlık altında incelenmektedir. Tarih-i Ebu’l-Feth, İbn Kemal, Hoca Sadeddin, Raşit gibi tarihçilerin eserleri, Açık Çelebi, Salim, Safayî tezkireleri ile Veysi ile Nergisî örnek olarak verilen metinlerdir.

Orta nesir ise en çok rağbet gören tür olup hüner gösterme gayretiyle lafız sanatlarının bolca kullanıldığı, sözün anlamın önüne geçtiği tür olarak değerlendirilmektedir. Alim ve sanatkarların çoğunun bu tarzı tercih ettiği söylenir. Alî, Selânikî, Nâimâ gibi müverrihlerin tarih eserleri, Lütfü Paşa’nın Asâfnâme’si, Katip Çelebi’nin Mizânü’l-Hakk’ı gibi eserler bu nesir altında sıralanır.

Köksal ise bu üç tasnife bir de ağdalı nesir (üslûb-ı âlî) adı altında dördüncü bir türü ilave etmiştir. Bunun özelliği Arapça-Farsça kelimelerin yoğun olduğu, pek bilinmeyen kelimelerin yer aldığı, uzun tamlamalarla dolu, secili, temel amacı sanat olan metinler olarak tarif edilmektedir. En önemli temsilcisi olarak da Veysî[13] ve Nergisî zikredilir. (2011: 19)

Karateke, bu tür tasnifin geleneksel üçleme olduğunu söylerken bunun bir inceleme ve araştırma sonucu ortaya çıkmadığını ima etmektedir. (2010: 51) Coşkun, bu tür bir tasnifin eserleri temsil bakımından yetersiz bulmaktadır. Ona göre sadece tercih edilen kelimelere değil, nasıl ifade edildiği de önemlidir. (2010: 73) Hayati Develi ise bu tasnifin net olmadığını, secili bir nesrin pekala sade de olabileceğini söyleyerek bir metne neye göre sade, orta veya süslü denildiğinin net bir şekilde ortaya konulmadığını söyler. (2010: 86)

Edebi nesir olarak inşâ

Klasik edebiyatımızda bir metnin edebîliğini arayacağımız bir diğer kavram inşâdır. İnşa, mensur eserler arasında bir eserin edebi olduğunu gösteren isimlendirme olarak kabul edilebilir. Kuru, her manzumenin şiir sayılamayacağı gibi her mensur eserin de inşâ sayılamayacağını söyledikten sonra inşanın şiirden daha zor anlaşıldığına dikkat çekmektedir. (2010: 16)

İnşa Arap ve Fars edebiyatında bir dilbilimi terimi ve resmi yazışmaları konu edinen bir disiplin olarak belirginleşirken Türk edebiyatında bir tür kompozisyon tekniği ve güzel yazı yazma sanatı olarak anlaşıldığı gibi doğrudan nesir olarak da (Ziya Paşa’nın Şiir ve İnşa başlıklı makalesinde olduğu gibi) anlaşılmıştır. (Uzun 2000: 338) Bunların yanında Taşköprüzade yazılan usta yazarların beğenecekleri özelliklere sahip olması için bilinmesi gerekenleri öğreten bir bilim olarak da değerlendirilmiştir. Uzun, Katip Çelebi’nin, Taşköprü’nün tarifine ek olarak ifadede yerine, konusuna ve amacına yakışan güzel ibareler kullanmaktır, şeklinde tanımı geliştirdiğini, bununla birlikte inşanın dar anlamıyla her türlü resmi yazışma ve bunların bir parçası olan mektup vb metinlerin nasıl yazılacağını veya yazılması gerektiğini örneklerle gösteren bir konu olarak bilindiğini ifade eder. (2000: 338) Edebi sanatlar bakımından başarılı olan eserlere münşiyâne adı verilirdi. Bu isimlendirme de inşânın edebi anlama geldiğini göstermektedir. Selim Kuru, Osmanlı şiiri ile inşâ arasında biçim dışında hiç bir fark bulunmadığını şu sözlerle dile getirmektedir.

Osmanlı nesrini nazmından ayıran daha çok biçimdir. Biçem her iki yazın türünde de aynı özellikleri yansıtır. Nesrin göndermeler dünyası şiirinkiyle aynıdır; her ikisinde de aynı söz ve anlam oyunları geçerlidir. Bir mesnevide anlatılan hikâye veya tarih olayı inşâ yoluyla da aynı terimlerle dile getirilebilir, bir gazeldeki aşk duyarlılığı mensur bir metinde kafiye ve vezinden bağımsız olarak karşımıza çıkabilir. Osmanlı nesrini vezin ve şiir kafiyesinden bağlarını koparmış şiirsel bir biçim olarak görmek olasıdır. (2010: 15)

Çalışmamıza konu olan tezkirenin müellifi Âşık Çelebi eserinde, Abdülaziz Çelebi’den bahsederken, inşâsı şi’rine hezâr-bâr gâlibdür, Adnî’den bahsederken de, merhûmun eş’ârı nefîs edâsı selîsdür. Amma inşâsı şi’rinden a’lâ ve kinâyât ve istiârât ve letâyif ve nükâtı, mebâdî ve mebânîsi, fehâvî ve meânisi puhte ve üstâdânedir, şeklinde ifade ederek inşayı da şiir gibi bir sanat olarak kabul etmektedir. Adnî’nin nesrini överken kullandığı kinâye, istiâre, latîfe, nükte, mebâdî, mebânî, fehâvî ve meânî tabir ve terimlerini dönemin inşâsında aranan özellikler olması bakımından estetik değer olarak kabul edebiliriz. (Tolasa 2002: 343)

Âşık Çelebi, Ahî’den bahsederken inşâda elfâz ve selâset ve şiir ve mesnevîde letâfet ve zerâfet andan artuk.... derken inşânın iki özelliğini dile getirmektedir. Elfâz, yani lafızlar ve selâset, yani akıcılık. Bu iki kavramın metnin edebiliği konusunda bize bilgi verdiğini söyleyebiliriz. İnşânın hep şiir ile birlikte ikileme şeklinde, fenn-i inşâ vü inşâd şeklinde kullanılması edebi olması bakımından şiir ve nesir arasında bir fark görülmediğini, nesirde de bir hüner, bir sanat olduğunu bizlere göstermektedir.

Hatice Aynur, Âşık Çelebi’nin hayatından etraflıca bahsettiği yazısında onun inşâda yetenekli olduğunu ve bu konuda iddialı olduğunu, benüm inşâm ahsen idügi kime yalansa bana gerçek idi, şeklinde ifade ettiğini söyler. (2011: 49) Âşık Çelebi, en iyi hocalardan dersler aldığı, en iyi şairlerin arkadaşı olduğu, çok sayıda şiir ve nesir metnini okuduğu ve bildiği için inşâda çok başarılı olduğunu düşünmektedir. (Aynur 2011: 50) Bu ifadeler Âşık Çelebi’nin yaptığı işin farkında olduğunu, sadece şairler hakkında bilgi vermediğini, ayrıca kendisinin inşada bir üstad olduğunu göstermek istediğini de açıkça gözler önüne koymaktadır.

Yapılan incelemeler de ya metnin gramatikal özelliklerini, ya da seci ve kelime kadrosu bakımından incelenmiş, bütüncül bir bakış açısıyla edebîlikleri yeterince inceleme-araştırma konusu olmamıştır.

Tezkirelerin edebiliği

Biyografiler en eski türlerden biridir. Deneme ve retorik gibi türlerle birlikte geçiş safhasında bulunan türler arasında sayılır. (Wellek-Warren 1983: 26) Edebi biyografi dediğimiz türün edebi metin olarak gelişmesi ve kabul edilmesi Batı’da geç dönemlerde olmuştur. (Okay 1994: 396) Bununla birlikte bizim biyografi geleneğimize bakıldığında daha ilk dönemlerden itibaren biyografi yazarlarında estetik bir kaygı gözetildiği görülmektedir.

Tezkireler hiç şüphesiz biyografik eser oldukları için bilgi verici metinlerdir. Ancak diğer biyografik eserlerden farklı tarafı şairlerden bahsetmeleridir. Bu özellik yazarının daha özenli ve farklı bir dil kullanmasını sağlamaktadır.

Tezkirelerin biyografik eserler olduğundan bahsetmiştik. Biyografik eserlerde kesin ve tarafsız bilgiler bulunur. Bir şairin doğum veya ölüm tarihi, eserleri, ailesi hakkında bilgiler kişilere göre değişmez. Hiç bir araştırmacı, elinde herhangi bir belge bulunmadan bana göre doğum tarihi şudur, gibi bir cümle kullanamaz. Bu konularda farklılık bulunmaz. Ancak bu kesin ve tarafsız bilgilerin aksine, biyografların şairin şiiri ve şiir anlayışı hakkındaki kimi değerlendirmeleri kesin ve tarafsız olmaz. Tezkire yazarları bu tür değerlendirmeleri yaparken genellikle kendi görüşüne ve zevkine yakın buldukları şairler için daha övücü cümleler kullanırken, beğenmedikleri ve başarılı bulmadıkları şairler için kesin bilgiler dediğimiz bilgiler vermekle yetinirler, kötü şeyler söylemekten kaçınarak sıradan bilgi vererek geçiştirirler. Bunları yaparken de okur zihnini yorarlar. Okur, kullanılan üslup, seçilen kelimeler, söylenen veya söylenmeyen şeylerden yola çıkılarak yazarın şair hakkındaki görüşleri anlamaya çalışır. Biyografın veya yazarın yazarak veya yazmayarak söyledikleri bize onun şiir anlayışını, aynı dönemde telif edilmiş bir çok eserde aynı şekilde geçtiği durumlarda da devrin edebi zevk ve estetiği hakkında bilgi vermektedir.

Edebi metinlerde, dil göstergelerin yan anlam üzerinde olduğu, doğrudan söylemek yerine sezdirmek ve hissettirmek üzere kurulu olduğu, zıt ve eş anlamlı kelimelerden yararlanma, cümle başlarında ve sonlarında ses tekrarları, yinelemeler, benzetme ve aktarmalarla anlatım güçlendirilmekte, yani metin edebi bir hüviyete kavuşmaktadır. (Aksan 2000) Bu açıdan bakıldığında Âşık Çelebi’nin metninin edebi özellikler taşıdığı görülür.

Tezkireleri metinbilim açısından incelediğimizde önümüze daha farklı bir pencere açılmaktadır. Metnin tipi, yazarın niyetine göre belirlenir. Bu tipte yazılmış metinler de söylemlerine göre ayrıca tasnif edilir. (Günay 2003: 204) Metin tiplerine göre değerlendirdiğimizde tezkireleri anlatısal metin tipleri altında inceleyebiliriz. Anlatısal metin tipinde yazar gerçekle anlatılanlar arasındaki ilişkiye göre edebi/kurmacaya dayalı veya işlevsel/bilgi verici-açıklayıcı olarak ikiye ayrılır. (Günay 2003: 208-209) Osmanlı tarih metinleri üzerinde yaptığı çalışmada Hayati Develi, tarih metinlerinin zaman içinde işlevsellikten kurmacaya doğru evrildiğini ifade etmektedir. Bunu da mecazlarla, telmih ve alıntılarla anlaşılması için belli bir birikimi gerektirecek duruma getirerek yaptıklarını ifade eder. (2010: 88)

Biyografilerin aynı zamanda erken dönemlerde yazılar tarih kitapları içinde birer bölüm olduğunu düşündüğümüzde Hayati Develi’nin tarih kitaplarını izleyerek ulaştığı sonuçların bir benzerine tezkirelerde de ulaşabiliriz ve bunun Âşık Çelebi için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte tezkirelerin tarihi seyri içinde incelemediğimiz için bir genelleme yapmaktan kaçınıyoruz.[14]

İkinci husus bir metnin değerli olup olmaması ile ilgilidir. Kimi düşünürlere göre bir metni değerli kılan metnin konusu ile yakından ilgilidir. İnsanların ortak değerleri üzerinde ise, insanları insan olmaya teşvik edici ve onlarda kimi insani hasletleri kuvveden fiiliyata çıkartacak metinleri, estetik değerden yoksun olsalar bile değerli sayarlar. Estetik bakımdan mükemmel, muhteva bakımından da değerli olan eserleri ise büyük eserler olarak değerlendirirler.

Estetik değerler taşıyan bir metni edebi eser olarak kabul ederken, ilmi makaleleri, felsefe alanında yazılmış tezleri, siyasi broşür ve dini konuşmalar gibi tamamen farklı konularda yazılmış eserlerde de üslup ve terkip gibi estetik unsurların bulunabileceğini söylebiliriz. (Wellek-Warren 1983: 27) Peki tezkireleri bu tür estetik unsurlar barındıran edebi olmayan eser olarak mı değerlendireceğiz?

Bu durumda en azından klasik dönemde, bir metnin başarılı sayılması için tek başına şekil bakımından kusursuz olması yetmemekte, muhteva bakımından da bir değer taşıyıp taşımadığına bakılmaktadır. Değer kişilere göre farklılık göstermekte, bu durumda bir grup için değerli olan bir eser, bir başka grup için sıradan olabilmektedir.

Meşâirü’ş-Şuârâ’da edebî unsurlar

Edebiliği, yukarıda anlatılanları özetleyecek olursak tezkirelerde iki şekilde görürüz. Birincisi şairleri ve şiirleri anlatırken benzetmeler yapmaları, şairin karakterini, meşrebini, milletini, mezhebini veya mesleğini çağrıştıran kelimeler kullanmaları ve yazdıkları metindeki ahenk unsurları ile söz sanatlarıdır. İkincisi ise metni oluştururken adeta basit bir biyografik bilginin ötesine çıkarak yeni bir metin kurmalarıdır.

Meşâirü’ş-Şuarâ’nın edebiliğini, Figânî maddesi üzerinde yukarıda anlatmaya çalıştığım hususlar ışığında iki küçük örnekle göstermeye çalışacağım.

Bunlardan ilki Figânî’yi anlatmaya başlarken tercih ettiği şiirler, ikincisi ise kurmacadır. Bunların yanında metinde cümle başında ve sonunda ses benzerlikleri ve tekrarları, mecazlı ve istiareli anlatım, ifadede aşırılık, mübalağalı söylem vb. bulunmakta olup daha çok sezdirmeye dayalı anlatım ve kurmacalık üzerinde duracağız.

Şiirle başlaması

Âşık Çelebi Figani’ye değer verdiğini onun biyografisine oldukça geniş yer ayırmasından ve şiirlerinden bolca örnek vermesinden anlıyoruz. Âşık Çelebi, Figânî’yi anlatmaya şu beyit ile başlar.

Salan gulgul kıbâb-ı çerha eş’âr-ı Figânîdür
İren sıyt u sadâsı cümle âfâka figânıdur

Felek kubbelerine gulgul seslerini salan Figani’nin şiirleridir. Göklere ulaşan sesler ise onun figanıdır.

¨Âşık Çelebi neden böyle bir beyitle Figânî’yi anlatmaya başlamıştır?¨ Sorusunun cevabı bize çok şey söyleyecektir. Kanaatimizce Âşık Çelebi bu beyitle başlayarak okura daha okumadan Figânî hakkında bilgi vermekte, onun acıklı bir son ile hayata veda ettiğini sezdirmeye çalışmaktadır.

Herşeyden ilk mısra ile Figânî’nin şiirlerini beğendiğini ve övdüğünü söyleyebilir. Bir şiirin göklere yükselmesi, sadasının oralara çıkması beğenildiğine işaret eder. Gulgul kelimesinin aynı zamanda testiden dökülen şarabın çıkardığı ses olduğu düşünüldüğünde Çelebi’nin Figânî’nin şiirlerinin ne tarzda olduğunu da söylediğini görürüz. Figânî’nin içkiye düşkünlüğüne de bir gönderme olduğunu görürürüz. İkinci mısra ise ilk mısraın zıddı olmakta, neş’eden ve eğlenceden bahsederken birden acıklı sonu hatırlatacak bir şekle bürünmektedir. Kafiye cinaslı kullanılarak ilkinde şairin adı anılırken ikincisinde figan ve inleme anlamında kullanılmakta, dolayısıyla şairin mahlasının neredeyse onun kaderi olduğu söylenmektedir. Figânî’nin bu sefer göklere yükselen sadası şiirleri değil, bir türlü arzu ettiği rahatlığa kavuşamamanın verdiği dert ile birlikte elim akıbetinin sonucunda çıkardığı sesler, ağlamalar ve inlemelerdir. Böylece Âşık Çelebi, bir beyit içinde Figânî’nin hem şiiri, hem de hayatı hakkında ön bilgi vermiş olmakta ve metne güzel bir başlangıç (hüsn-i ibtidâ) yapmaktadır.

Rüyalar kurmacanın bir unsuru olabilir mi?

Kurmaca (fiction) bir çok anlama gelecek şekilde kullanılır. Bununla birlikte ilk akla gelen roman türü olur. Roman, Antik Yunan ve Roma’da bulunmamasına rağmen kurmaca o dönem eserlerinde yer alır. Bu dönemlere ait temsili hikayeler kurmacaya örnek olarak verilebilir. Bu durumda romanda bir tür olurken temsili hikayelerde ona ait bir özellik olmaktadır. Kurmaca gerçekte olmayan veya olmamış olay ve nesneleri yazarın muhayyilesinde kurduğu dünyada var etmesi şeklinde kabaca tarif edebiliriz. (Childs and Fowler 2006: 88-89)

Biyografik eser olarak tezkirelerin kurmacalığından bahsetmenin çok güç olduğunu biliyoruz. Biyograflar var olan kişi ve olayları konu edinirler. Eserlerinde anlattıkları kişiler muhayyilelerinin ürünü değildir. Burada kastettiğimiz bir romancının yaptığı ile aynı anlamda bir kurmaca olmadığını söylemeliyim. Âşık Çelebi’de olduğunu iddia ettiğim kurmacalık onun bir şairin biyografisini anlatırken metni zenginleştirmek için araya farklı türleri katması, bununla da söylemini ve üslubunu güçlendirmesidir. Bunu yaparken gerçekte olup olmadığını bilmediğimiz bir takım hikayeleri ilave etmesi veya yaşanmış olayları amacına hizmet edecek şekilde kullanmasıdır. Bununla ne kastettiğimi ise Figânî[15] (ö. 1532) maddesinde anlatılan rüya ile vermeye çalışacağım.

Âşık Çelebi’nin eserine baktığımızda rüyalardan yararlandığını ve onlara özel anlam verdiğini görürüz. Yüzlerce biyografinin içinde rüya anlattığı madde sayısı sekizdir. (Niyazioğlu 2011) Figânî’yi anlatırken rüyadan yararlanması Figânî’nin özel durumundan olsa gerektir. Âşık Çelebi Figânî’nin idam edilmesini anlatırken onun öldürülmeden önce gördüğü söylenen bir rüyadan bahseder.[16]

Ahir envâ-ı ilhahdan sonra Figânî cevab virdi ve didi ki bir düş gördüm anı beliyyet ü nekbetle yordum, sebeb-i melâlüm ve mûcib-i infiâlüm oldur. Düşi sordılar. Cevab virüp didi ki; bu gice gördüm ki iskelede bir minâre yapılmış, himmet-i ashâb-ı devlet gibi bülend ve dûd-ı âh-ı âşıkmânend. Teklif itdiler, çıkdum, ol minârede ezân okudum ama derûnuma bir hevl geldi ki cânumdan el yudum. Karabâlızâde gelüp didi ki bu vakı’a hayrdur ne ihtimâl gayrdur inşâallah bugün senünçün İskender Efendi Çelebi’ye varayın, sana ya gümrük ya pencik kitâbetin alıvereyin, ahşama komayayın berâtun yanumdan çıkarayın. İskelede deryaya nâzır çâk-tâklarda ıyş u işretler ile der-âmedler tahsil idüp sohbetler ile avâze-i zevk ü neşâtun etrâfa şâyi’ olsun. Ta’bîri böyle vâki’ olsun, didi. (Âşık Çelebi 2010: 1207)

Bu rüyadan üç gün sonra Figânî, Tahtakale’de dolaşırken subaşılar tarafından tutuklanır, tartaklandıktan sonra bir merkebe bindirilerek iskeleye götürülür ve orada asılarak idam edilir. Âşık Çelebi, bu bilgileri verdikten sonra Figânî’nin şiirlerinden örnekler vererek maddeyi tamamlar.

Âşık Çelebi, asılmasına neden olan beyti aslında onun söylemediğini, bir başkasına ait olduğunu, onun sadece beyitteki ‘dâr-ı cihân’ yerine ‘deyr-i cihân’ denilse daha güzel olacağını söylediğini, Figânî’nin tüm suçunun bu olduğunu söyler. Madde baştan sonra okunduğunda Âşık Çelebi’nin Figânî’nin idam edilmesine üzüldüğünü, aslında hak etmediğini düşündüğünü görürüz. Buna rağmen çok açık bir şekilde bunu ifade etmekten çekindiğini ve asanları eleştirmemeye dikkat ettiğini de fark ederiz. Bunun altında birçok neden aranabilir. Biz konudan uzaklaşmadan tekrar rüyaya dönelim.

Rüya aslında iki anlama gelecek şekilde yorumlanıyor. Figânî aslında rüyasından rahatsız oluyor ve sonunun iyi olmadığını düşünüyor. Ancak çevresindekiler, özellikle Kara Bâlizâde rüyayı hayra yoruyor. Âşık Çelebi ise rüyayı anlatırken baştan sonra her iki anlama gelebilecek ifadeler kullanarak okuru merakta bırakıyor ve hayır-şer arasındaki gerilimi rüyanın sonuna kadar taşıyarak metni okunur kılmanın yanı sıra okurun merak yoluyla duygularını da harekete geçiriyor. Belki sadece Figânî’nin gördüğü gibi şerre yorsa ve onu verseydi okur bu kadar etkilenmeyecek, sonunda şer yorumun çıkmasıyla bu kadar üzülmeyecekti. Âşık Çelebi özellikle her iki anlama gelecek şekilde anlatarak okuru metnin içine çekip duygularıyla metni okumasını sağlıyor ve Figânî’nin dramını göstererek daha çok üzülmesini sağlıyor. Böylece kendisi Figânî’nin suçsuz olduğunu ve boş yere öldürüldüğünü sözlerle ifade etmeden ustaca bir kurguyla okura düşündürtüyor, hatta acısına ortak ederek adeta hüzünlenmesini sağlıyor, böylece okuru farkında olmadan Figânî’nin tarafına itmiş oluyor.

Rüyaya geldiğimizde ise bir çok sembolik ifadeyi görürüz. İskeledeki minare iki farklı şeye benzetilir. Biri devlet ashabının himmeti, diğeri ise aşıkların ahının dumanı. Birincisi hayra, ikincisi şerre yoranların benzetmesi. Minarede ezan okuması ve okuduğu ezandan korkması ise yine farklı anlama gelecek şekilde anlaşılıyor. Camisi olmayan minare Figânî’nin kendisi. Onun yalnızlığına ve kimsesizliğine işaret ediyor. Ayrıca kendisinin iskelede asılmasına da bir gönderme var. Bu durumda rüyada görülen iskeledeki minare iskeledeki dar ağacı şeklinde tezahür ediyor. (Niyazioğlu 2011) Ezan ise iki defa okunur. Biri insan doğduktan sonra kulağına, ikinci defa ise öldükten sonra. Adetâ, Figânî kendi salasının kendisi okumuş oluyor. Bu durumdan kendisi de ürküyor ve hemen minareden aşağıya iniyor. Canından el yuması ise ölümü hatırlatan bir başka ifade. Kendi ezanını okuması ise, kendi ağzından çıkan bir sözün idam edilmesine neden olmasına bir gönderme olduğunu düşünebiliriz.

Görüldüğü gibi, gerçek olup olmadığı konusunda bile elimizde bir rivayet dışında bilgi bulunmayan bir rüya Âşık Çelebi’de okurun gerçekliğine inandığı bir anlatıya dönüşüyor ve okurun aklına rüyanın gerçekliğini sorgulamak gelmiyor.

Sonuç

Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-Şuârâ’sının edebi bir metin olduğu genel olarak kabul gören bir hükümdür. Bu da daha çok onun dilsel ve üslup özelliklerine bakılarak söylenir. Biz bu bildiri ile Âşık Çelebi’nin biyografi gibi gerçek hayatla çok yakından ilgili bir türde bile bir sanatkar olarak kendisine tarih içinde gri alanlar bulup onları kendi muhayyilesinde ürettiği hikayelerle eserini zenginleştirdiğini, edebiliğine değer kattığını göstermeye çalıştık. Klasik dönem tezkirelerinin edebiliği üzerinde daha kapsamlı ve detaylı araştırmalar yapıldığında, Hayati Develi’nin tarihi metinler için yapmış olduğu çalışmanın sonucunda ortaya koyduğu ölçütlere ilave olarak kurmaca, metinlerarasılık, mit ve semboller, bir metin içinde farklı edebi türlerin yer alması, pratik karşılığın yanı sıra duygu yaşatma, örnek olmak, insan psikolojini yansıtması gibi günümüz metinlerinde gördüğümüz ve aradığımız kıstasları da görebilir ve bulabileceğimizi düşünüyorum. Bunun için de her bir tür üzerinde ayrı ayrı geniş çalışmalar yapılmalıdır.


Bibliyografya

Aksoyak, İsmail Hakkı (2010). ¨Eski Türk Edebiyatında Nesir Üzerine Bazı Belirlemeler¨, Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Türkuaz Yayınları, 56-71.

Aynur, Hatice (2011). ¨Kurgusu ve Vurgusuyla Kendi Kaleminden Âşık Çelebi’nin Yaşamöyküsü¨, Âşık Çelebi ve Şairler Tezkiresi Üzerine Yazılar, der. Hatice Aynur, Aslı Niyazioğlu, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, ss. 19-56.

Aytaç, Gürsel (2003). Genel Edebiyat Bilimi. İstanbul: Say Yayıncılık.

Childs, Peter, Goger Fowler (2006). The Routledge dictionary of literary terms. New York: Routledge-Kegan Poul Ltd.

Coşkun, Menderes (2010). ¨Üslup Çalışmaları Üzerine¨, Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Türkuaz Yayınları, ss. 72-83.

Develi, Hayati (2010). ¨Söze Boğulan Tarih: Osmanlı Tarih Yazıcılığının Dili¨ Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Türkuaz Yayınları, 84-123.

Eagleton, Terry (2012). Edebiyat Olayı, çev. Başak Yüce, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Günay, Doğan (2003). Metin Bilgisi. İstanbul: Multilingual Yayınları.

İmer, Kamile (1990). Dil ve Toplum. Ankara: Gündoğan Yayınları.

İz, Fahir (1964). Eski Türk Edebiyatında Nesir. İstanbul: Osman Yalçın Matbaası.

Kaplan, Mehmet (1993). Kültür ve Dil, İstanbul: Dergah Yayınları.

Karahan, Abdülkadir (1996). ¨Figânî¨. TDV İslam Ansiklopedisi 13. İstanbul: TDV, s. 56-57.

Karateke, Hakan (2010). ¨Osmanlı Nesrinin Cumhuriyet Devrinde Algılanışı¨ Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Türkuaz Yayınları.

Karateke, Hakan (2010). ¨Osmanlı Nesrinin Cumhuriyet Devrinde Algılanışı¨, Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Turkuaz Yayınları, ss. 44-55.

Köksal, M. Fatih (2011). Osmanlı Nesri, İstanbul: Kesit.

Kuru, Selim (2010). ¨Giriş¨. Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Türkuaz Yayınları, s. 14-22.

Niyazioğlu, Aslı (2011). ¨Rüyaların Söyledikleri¨. Âşık Çelebi ve Şairler Tezkiresi Üzerine Yazılar, der. Hatice Aynur, Aslı Niyazioğlu, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, ss. 71-84.

Okay, Orhan (1994). ¨Edebiyat¨, TDV İslam Ansiklopedisi 10. İstanbul: TDV, s. 395-397.

Saraç, Yekta (2007). Klasik Edebiyat Bilgisi Belagat. 4. Bs. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.

Todorov, Tzvetan (2011). Edebiyat Kavramı, çev. Necmettin Sevil. İstanbul: Sel Yayıncılık.

Tolasa, Harun (2002). Sehî, Latifî ve Âşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16. Yüzyılda Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi, Ankara: Akçağ Yayınları.

Tulum, Mertol (2010). ¨Osmanlı Nesrinin Dili¨, Nesrin İnşâsı Düzyazıda Dil, Üslup ve Türler, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları V, İstanbul: Türkuaz Yayınları, 24-43.

Uzun, Mustafa (2000). ¨İnşâ¨, TDV İslam Ansiklopedisi 32. İstanbul: TDV, s. 338-339

Wellek, R., A. Warren (1983). Edebiyat Biliminin Temelleri, çev. Ahmed Edip Usyal. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.

Yetiş, Kazım (1996). Talim-i Edebiyatın Retorik ve Edebiyat Nazariyatı Sahasında Getirdiği Yenilikler. Ankara: AKM.



[1] Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi.

[2] İnsanların bildikleri halde günlük dilde kullanmadıkları, ancak bir metinde okuduklarında anladıkları ölü kelime denilen kelimeler kastedilmektedir.

[3] Dilde mevcut sistemden farklı olarak yazarın ortaya çıkardığı sistem kastedilmektedir. Bu da dil/söz olarak ifade edilmektedir.

[4] Burada edebi metinlerin dili zenginleştirdiklerini söyleyebiliriz.

[5] Wellek-Warren (1983: 207) ise edebiliği metnin tabakalarında arar. Onlara göre bir metnin çeşitli tabakaları vardır. Bunlar;

1. Ses, ritm ve ahenk: Edebi metinde dikkati ilk çeken unsur ses, ritm ve ahenktir. Ses kalıplar, eş veya zıt seslerin tekrarı, benzer harfler ve seslerden kurulu kelimelerin kullanımı gibi. Klasik şiirimizde bu vezin, seci veya kafiye ile sağlanmaktadır. Ritim ise nazımda vezin ile, nesirde seci ile sağlanmaktadır.

2. Üslup: Kelime ve anlam arasındaki ilişkiye dikkat edilmelidir.

3. İmaj ve benzetmeler/teşbih ve istiâreler: Bu metnin icâd olup olmadığını gösteren unsurlardır. Bir edebi eser kendisinden öncekilerden farklı benzetmeler ve istiareler kullanmalıdır.

4. Semboller ve mit.

5. Edebi türün kendine has biçim ve teknikleri.

6. Taşıdığı değer.

Bunlara edebiyatın okura zevk vermesini ilave edebiliriz. Ancak bu zevk diğer zevklerden farklıdır. Bu zevk içinde hoşa gitmenin yanı sıra faydalı olma da bulunur. (Wellek-Warren 1983: 34)

[6] Belagatin üç konusu vardır. İlki meanidir. Sözün duruma uygun bir şekilde nasıl ifade edileceğini konu edinir. İkincisi beyandır. Maksadı farklı biçimlerde dile getirilmesiyle ilgilenir. Üçüncüsü ve sonuncusu da bedi olup söze anlam ve ahenk bakımından güzellik katma yollarıyla ilgilenir. Beliğ yani edebi metinler aynı zamanda fasih olurlar. Fesahat ise kelimelerin telaffuzunun akıcı olması (selaset), kulağa hoş gelmesi ve manasının açık olmasıdır. (Saraç 2006: 38-39)

[7] Bir metnin fasih olmasına engel olan kusurlar üç yerde aranır. Kelime, kelam ve mütekellim. Kelimedeki kusurlar, söylenme güçlüğü (tenafür-i huruf), dilbilgisine aykırılık (Kıyasa muhalefet) , anlaşılma güçlüğü (garabet). Kelamın, sözdiziminin kusurları ise söyleniş güçlüğü (tenafür-i kelimât), kuralsızlık (sa’f-ı te’lif) ve anlaşılma güçlüğü (ta’kîd). Bu kusurlar aynı zamanda metnin akıcılığını, yani selasetini de etkiler. Konuşanın veya yazanın fesahati ise doğuştan olduğu söylenen meleke ile ilgilidir. Daha sonra eğitimle o meleke geliştirilerek zevk-i selime dönüşür. Bu melekenin olmaması hali ise kusurdur. Bütün bu kusurlardan korunmak için dili iyi bilmek, edebi zevkin gelişmiş olması gerekmektedir. (Saraç 2006: 41-42)

[8] Bugün elimizde Uygurlardan kalma çok sayıda mensur eser bulunmaktadır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra özellikle Kuran tercümeleri ve ilmihal kitaplarının yanı sıra Rabguzi’nin Kısasu’l-Enbiyâ’sı, Nehcü’l-Ferâdis, Bahtiyarnâme ve Tezkiretü’l-Evliyâ gibi eserler hep mensur olarak kaleme alınmıştır. Anadolu sahasında Behcetü’l-Hadâyık, Kul Mesud’un Kelile ve Dimne Tercümesi, Şeyhoğlu’nun Marzubânnâme’si, Darîr’in Siretü’n-Nebî’si, Hamzanâme, Dede Korkut Kitabı, Battalnâme, Dânişmendnâme gibi eserler 15. Asra kadar ortaya konulan mensur eserler olup bir çoğu halk arasında okunurdu.

[9] Bernstein’in dar kod ve geniş kod olarak yaptığı tasnif (İmer 1990: 21-35) burada da kullanılabilir görünmektedir.

[10] İsimlendirme farklı olmakla birlikte pek ala sade, orta ve süslü tasnifi de bu piramit benzetmesine uymaktadır.

[11] Bu tasnif Fahir İz’den önce Recaizade tarafından Talim-i Edebiyat’ta sâde, müzeyyen ve âlî olarak üçe ayrılmıştır. (Yetiş 1996: 378-380)

[12] Tahirü’l-Mevlevi, Meliha Anbarcıoğlu, İsmail Habib Sevük ve Mustafa İsen tarafından yapılan tasnifler farklı isimlendirmeler de olsa aynı oldukları için zikredilmedi.

[13] Aslında Veysî’ye haksızlık edilmektedir. Veysî’nin Hâbnâme’sinin ilk sayfası hariç tutulursa kalan bölümü çok rahat anlaşılabilecek mahiyettedir. (Karatake 2010: 48) Hâbnâme’yi okuduktan sonra Karateke’nin sözlerinde haklı olduğunu düşündüm.

[14] Jakobson herhangi bir yazılı metni sanat eseri veya edebi eser yapan şeyin ne olduğunu sorduktan sonra kullanmalık metinlerle edebi metinlerin ayırıcı vasfı üzerinde düşünmeye başlar ve araştırmalarının sonucunda farkın iletinin doğrudan metnin kendisine yöneltilmiş olmasında bulur. Buna da dilin edebi işlevi olduğunu söyler. (Aykaç 2003: 25) Bilgi verici metinler ise amacı okura bir konuda bilgi vermek olduğu için edebi eserler arasında zikredilmezler.

[15] XVI. Yüzyılın başlarında Tranzon’da doğan Figânî’nin asıl adı Ramazan’dır. Gençliğinde tahsil için İstanbul’a geldi ve tıb eğitimi aldı. İstanbul’da iken şiirle de ilgilenmeye başladı. Hayatına pek dikkat etmeyen Figânî içkiye ve eğlenceye düşkünlüğüyle tanındı. Defterdar İskender Çelebi ve Kara Bâlizade tarafından himaye edildi. Şöhretini Kanuni’nin şehzadelerinin 1530’daki sünnet düğünü için yazdığı Suriyye Kasidesi ile artırdı. Pargalı İbrahim için söylediği iddia edilen bir beyitten dolayı 1532 yılında asılarak idam edildi. (Karahan 1996)

[16] Bu konuda kapsamlı bir değerlendirme için bk. Niyazioğlu 2011.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net