¨İslami Türk Edebiyatı¨ İsmi Üzerine Bir Değerlendirme

“İslami Türk Edebiyatı İsmi Üzerine Bir Değerlendirme”, 1. İslami Türk Edebiyatı Sempozyumu, 29-30 Nisan 2011, ed. Yalçın Yaman, İstanbul: Sütün Yayınları, 2012, s. 25-32.

¨İslami Türk Edebiyatı¨ İsmi Üzerine Bir Değerlendirme

İsmail GÜLEÇ*

Öz

İlahiyat fakültelerinde İslami Türk Edebiyatı başlıklı dersler okutulmaktadır. Necla Pekolcay’ın aynı isimli kitabında da kullanılan bu isim tam olarak ne ifade etmektedir? Bu bildiride, dönem, tür, biçim ve tarih bakımından İslami Türk Edebiyatı isimlendirmesinin ne derece doğru olduğu tartışılacak ve alternatifl isimler üzerinde durulacaktır.

Anahtar Kelimeler: İslami Türk Edebiyatı, Divan Edebiyatı, Klâsik Türk Edebiyatı, Necla Pekolcay

Edebiyat tarihimizde XIII-XVIII. asırlar arasındaki dönemi isimlendirmek hâlen tartışılan bir konudur. Henüz kesin ve herkes tarafından kabul edilmiş bir isim bulunmamakla birlikte Klâsik Türk Edebiyatı son yıllarda daha çok tercih edilen isim olmuştur.

Başlangıçta bu dönem edebiyatına, şiir-i kudema, edebiyat-ı kadime, edabiyat-ı atika gibi isimler verilmişken Cumhuriyet döneminden itibaren ‘Eski Türk Edebiyatı’ kullanılmıştır. ‘Yüksek Zümre Edebiyatı’, ‘Enderun Edebiyatı’, ‘Ümmet Çağı Türk Edebiyatı’ ve ‘Saray Edebiyatı’ gibi isimler genellikle muarızlar tarafından tahkir ve tazyif etmek için verilmiş olup araştırmacılar arasında kabul görmemiştir. Bunların yanında ‘Havas Edebiyatı’, ‘Elit Edebiyatı’, ‘Dinî Edebiyat’ gibi başka isimler verilmişse de tutmamıştır. (Akün 1994: 389) ‘Osmanlı Edebiyatı’ ise daha çok şarkiyatçıların ve yabancı Türkologların[1] tercih ettiği isim olup ülkemizde pek yaygınlaşmamıştır. Atilla Şentürk sahasında çok önemli olan eserine isim olarak Osmanlı Şiiri Antolojisi’ni vermiştir. Ona göre Osmanlı şiirinin kullanılmaması yeni kurulan devletin eskiyi unutturma çabasından dolayıdır. Aradan geçen bunca seneden sonra ilk devirlerdeki kaygı kalmadığına göre ‘Çağatay şiiri’ denildiği gibi ‘Osmanlı Şiiri’ de denilmelidir. (Şentürk 1999: X-XI) Metin Akkuş da, kitabına isim olarak Osmanlı Edebiyatı Araştırmaları: Makaleler, (2000) adını vermiştir. Bunlarla birlikte, her iki araştırmacı diğer eserlerinde farklı isimleri kullanmışlardır. ‘Osmanlı Edebiyatı’ coğrafi ve kronolojik bakımdan dönemi ve edebiyatını tam olarak karşılayamadığı konusunda eleştirilmektedir. (Okuyucu 2004: 122) Ortaçağ Türk Şiiri[2] gibi isimler de kullanılmışsa da pek yaygınlık kazanmamıştır.

‘Yüksek Zümre Edebiyatı’, Agâh Sırrı Levend tarafından benimsenip kullanılmıştır. Âgâh Sırrı Levend’in Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde bu isimle, edebiyatımızın İslâmî tesir altına girişiyle başlayıp Tanzimat’a kadar süren bölüm kastedilmektedir. Bu isim de devrinde bir kaç ders kitabı haricinde pek kullanılmamıştır.

Hocam Kemal Yavuz XI-XVIII. Asırlar Türk edebiyatının isimlendirmesini çağlarla anılması gerektiğini düşünmekte, Eski Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağ ve Modern Çağ Türk Edebiyatı şeklinde sınıflandırmanın en iyisi olacağını söylemektedir. (2000: 182) Bu durumda sözkonusu edebiyatın adı da Yeni Çağ Türk Edebiyatı olacaktır. Ancak bu görüş sahanın uzmanları arasında pek kabul görmemiştir. Ayrıca Tarih bölümü kürsülerinin adlarını Türk edebiyatı devirlerine uygulamak, edebiyat tarihimizi tam olarak karşılamamaktadır. Türkçeyi Azeri, Çağatay ve Anadolu Türkçesi olarak düşündüğümüzde hepsi için aynı çağı yaşadıklarını düşünmemiz gerekir ki bu da bizi içinden çıkılmaz bir hale götürür.[3] Edebi metinler, kendi tarihleri içinde değerlendirilmelidir.

Ali Canip’e göre bu edebiyata verilecek en doğru ad Dîvân edebiyatıdır. (1340: 207) “Divan edebiyatı” ismini bir terim olarak tereddütsüz kullananların başında Ali Nihad Tarlan gelir. Tarlan, bu edebiyattaki din tesirini, bu edebiyatın klâsikliğini, genellikle münevver zümrelere hitap ettiğini ifade etmekle beraber (1990: 70-71) isimlendirme konusunda tercihi hep Divan Edebiyatı olmuştur. Abdülhak Şinasi Hisar ise, bu ismin uydurma olduğunu düşünür. (1955: 16).

Divan edebiyatı ismi o kadar tesirli olmuş ve kabul görmüştür ki, bunun eksik ve yanlış bir isimlendirme olduğunu söyleyenler bile kullanmaktan kendilerini alamamışlardır. Abdulkadir Karahan, Türk Kültürü ve Edebiyatı adlı kitabında doğru olanın Klâsik Türk edebiyatı ismi olduğunu ifade etmekle birlikte (1992: 116) aynı eserinde Eski Edebiyat’ı daha fazla kullanır ve kitabının bir başka yerinde de, “Buna rağmen şimdilik yine Divan Edebiyatı terimini kullanmakta pek de mahzur yoktur.” (1992: 249) der. Ancak bazı araştırmacılar divanı olmayan şairler ile divanlar dışında kalan şiirleri ve mensur eserleri kapsamayacağı için ‘Divan’[4] isminin bu edebiyatı layıkıyla karşılayamacağını düşünmekte ve kullanılmasının yanlış olduğunu ifade etmektedir. (Çavuşoğlu 1986: 2; Mengi 2000: 15-16; Köksal 1996: 213-214; Şentürk 1999: X). Zaten model alınan Fars şiirinde de böyle bir isimlendirme bulunmamaktadır. (Akün 1994: 389)

En çok tercih edilen ve en uzun süre kullanılan isimlerden biri de Eski Türk Edebiyatı olmuştur. Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin ana bilim dallarından birinin adı olmasının yanı sıra bu bölümlerde verilen derslerin adı da hep Eski Türk Edebiyatı’dır. Ancak son yıllarda bölüm ismi aynı kalmakla birlikte derslerin isimleri Klâsik Türk Edebiyatı olarak değiştirilmektedir. Eski Türk Edebiyatı’nın neden kullanılmaması gerektiğini şu şekilde sıralayabiliriz :

  1. “Eski” kavramı deyince, geniş bir coğrafya ve on iki asırdan fazla bir zaman anlaşılmaktadır. ‘Eski’ kelimesinin başlangıcı ve sonu tam olarak belirlenememektedir. (Köksal 1996: 213) Söz konusu olan edebiyat bu yelpazenin sadece bir bölümüdür. Orhun Abideleri’nden Fecr-i Âtî’ye kadar hepsi “eski” olan zengin bir dil ve edebiyat, “Eski edebiyat” ve “Eski Türk edebiyatı” ismi altında anlaşılmamaktadır. (Yavuz 2000: 181)
  2. Klâsik edebiyatımız “Eski Türk Edebiyatı” adı altında okutulurken “Eski Türkçe” isminden Göktürk ve Uygur devri yadigârları kastedilmektedir. (Karamanoğlu 1984: 35-50) Eski Türk şiiri tabiri ile, Türklerin sahip oldukları en eski manzum metinler kastedilmektedir. Bu manzum metinler, Türklerin İslâmiyetle tanışmadan önceki dinî inançları ile din dışı duygularını anlatan metinlerdir.” (Sertkaya 1986: 43) Diğerlerinden farklı düşünen Talat Tekin, Karahanlı dönemi şiirini de Eski Türk şiiri kavramı içine dahil etmektedir. (Tekin 1986: 81-157) Eski dil ile eski edebiyatın farklı devirleri işaret etmeleri izah edilebilir bir durum değildir.

Yukarıda sıralanan isimleri tek tek inceleyen Fatih Köksal, Eski Türk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı’nın yanı sıra daha makul görülen Klâsik Türk Edebiyatı’nın kullanılmaya devam edeceği görüşüne ulaşmıştır. (1996: 223) Köksal’ın yanı sıra Mehmet Kahraman (1996) ve Cihan Okuyucu da (2004: 121-124) isimlendirme üzerindeki tartışmaları özetlemişler ve klâsik edebiyatı kullanma eğilimini göstermişlerdir.

Klâsik Türk Edebiyat

Klâsik lafzını ilk telaffuz edenlerden biri Fuat Köprülü’dür.[5] Köprülü, yeni bir medeniyet dairesine giren Türklerin, diğer milletler gibi, ne kadar kendi kültürünü korumaya çalışsa da hislerini ve düşüncelerini yeni girdikleri medeniyetin kalıpları içinde ifade etmek zorunda kalacaklarını, bu açıdan bakıldığında İslami edebiyatın da Klâsik edebiyat sayılması gerektiğini ifade etmektedir.[6]

Resimli Türk Edebiyatı müellifi Nihad Sami Banarlı da eserinin muhtelif yerlerinde hiç tereddüt etmeden “Klâsik Edebiyat” ve “Klâsik Türk Edebiyatı” isimlerini kullanır. Bunun sebebini de “Klâsik edebiyatlar, kendilerine üstatlık edenlere derin saygı duyarlar, onların sanatına ve sanat anlayışlarına bağlı kalmak zevkindedirler.” (1971: 127) diyerek açıklar.

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde de, “...zamanımıza kadar Divan edebiyatı olarak adlandırılan bu edebiyata, bir müddetten beri Klâsik Türk edebiyatı isminin verildiğini ve bunun şimdilik uygun ve ihatalı bir isim olduğunu kaydedelim.” denilerek tercihlerini Klâsik edebiyattan yana koymaktadırlar. (1977: 330) Mehmet Çavuşoğlu bu edebiyattan “Klâsik edebiyat” diye bahseder (1981: 20) Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Günümüzde araştırmacıların neredeyse tamamı ‘Klâsik’i kullanmakta, derslerin isimlerini klâsik şeklinde değiştirmekte ve sempozyumlarda klâsik başlığını kullanmaktadırlar.

İslâmî Türk Edebiyatı

Batı’da Osmanlı şiiri ile ilgili ilk kitabı yazan Gibb, eserinde Türklerin İranlılardan aldığı tasavvuf edebiyatını tarif için ‘Türk-İslam Edebiyatı’ ismini kullanır. Başlangıçta bir dönem edebiyatına isim olmuş İslami Türk Edebiyatı, İlahiyat fakültelerinin açılmalarıyla birlikte, oralarda okutulan derslerden biri ile bu derslerde okutulan kitapların adı olmuştur.

Özellikle Necla Pekolcay’ın aynı ismi taşıyan kitabı ile aynı fakültede çalışan öğrencileri ve mesai arkadaşlarıyla birlikte hazırladığı İslami Türk Edebiyatında Şekil ve Nevilere Giriş (1994) başlıklı kitaplarından sonra İlahiyat fakültelerinde bu isim kabul görmeye başladı. Konu üzerinde etraflı bir değerlendirme yapan Fatih Köksal’ın (1996) görüşlerini konumuzu yakından ilgilendirdiği için geniş bir şekilde aktaracağım.

Herşeyden önce İslami oluşu Klâsik Türk Edebiyatı adı altında incelediğimiz dönemin başlıca özelliklerinden biridir. Dolayısıyla bu ismi kullanmak o devir edebiyatının diğer özelliklerini geri plana itmektedir.

Bu isim, “konusunu İslâmiyet’ten alan edebiyat” mânâsını tedai ettirmektedir. İslâm kelimesinin sonundaki -î mensubiyet eki ismi böyle anlamamıza yol açmaktadır. Acaba bu edebiyat konusunu İslâmiyet’ten mi almaktadır?

İslâmiyet’in bu edebiyatı şekillendirdiğini daha önce belirtmiştik. Daha doğru bir ifadeyle, bu edebiyatı şekillendiren, kendi dairesine giren her kavmi kendine benzeten müşterek medeniyettir. “İslâmiyet’ten sonra Arap edebiyatı eski çöl edebiyatından çok farklı bir hale geldiği gibi Arap istilasından yüzyıllarca sonra ortaya çıkabilen İslâmî İran edebiyatı da bir çok bakımlardan İslâmî Arap edebiyatına benzedi.” (Köprülü 1981: 99) Nitekim bizim de bu kültür dairesine girişimiz, bu, hususiyetleri önceden belirlenmiş dinî kaynaklı verimleri örnek almak şeklinde olmuştur. Yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi bu edebiyat zaten müşterek İslâm medeniyetinin bir şubesi idi. Ancak bu model edinme ilk İslâmî Türk eserlerinden itibaren geçerlidir. Yani 11. Asırdan itibaren din tesirinde oluşan ve gelişen edebî verimler bu müşterek medeniyetin ürünleridir. Nitekim Fuat Köprülü İslâmî Türk edebiyatı ismini Karahanlılardan başlayan bu geniş zaman dilimi için kullanmaktadır. (Köprülü 1981: 148)

Klâsik edebiyatımızın ilk temsilcisi sayılan Hoca Dehhânî’nin ilk profan şair olduğu söylenir. Yani Arap ve İran şiirinde daha önce üstatlarını ortaya çıkarmış bu müşterek medeniyet edebiyatının bizdeki ilk temsilcisinin bulunan on civarındaki gazelinin lâdinî olması ve ancak bundan dolayı ilk temsilci sayılması gösterir ki, bu edebiyata İslâmî Türk edebiyatı demek doğru bir isimlendirme olmaz. Lisan ve nazım tekniği bakımından kusursuz olması sebebiyle Hoca Dehhânî’nin Klâsik edebiyatımızın ilk temsilcisi olamayacağını, Anadolu’da ondan önce de bu tarzın mümessillerinin bulunması gerektiğini söyleyen Köprülü, Klâsik şiirimizin başlangıcını değerlendirirken “Anadolunun büyük merkezlerinde her mânâsıyla geniş ve serbest bir zevk ve sefahat hayatı inkişaf etmiş, yüksek sınıflar arasında musıkîye, şaraba ve şiire heves artmıştı. Bizans saraylarının eğlencelerine hiç yabancı olmaya Selçuk hükümdarları ve emirleri daima şaraplı ve sazlı eğlence meclisleri kuruyorlardı. İlhanlıların tahakkümü altında daha da kuvvetlenen bu cereyan, 13. yüzyıl esnasında Selçuk saraylarında işte bu hayatı terennüm eden, zühdî ve didaktik temayüllere yabancı İran edebiyatından iktibas edilmiş ve yüksek sınıfa mahsus bir lâdinî şiir tarzı doğurmuştur.” demektedir. (Köprülü 1981: 337)

İfade ettiğimiz gibi bu edebiyatın dinle olan münasebeti, din tesirleri ve bu muvacehede dinî veya İslâmî bir edebiyat sayılıp sayılamayacağı konusu bu makalenin hudut ve hedefini aşan bir meseledir. Ancak şu kadarını söylemeli ki bu ismi telaffuz edenlerin tıpkı “Ümmet Çağı Türk edebiyatı” isminde olduğu gibi İslâmiyeti kabulden sonra ve bu tesirle gelişen Türk edebiyatının tamamını mı, yoksa hususen Klâsik şiirimizi mi kastettikleri her zaman anlaşılamamaktadır. Ancak bu isimde bir kitabı bulunan Necla Pekolcay, İslâmî Türk edebiyatı sözüyle muradının ne olduğunu eserinin arka kapağında açıkça ifade etmektedir ki bu ismin bu çerçevede kullanılması şüphesiz doğrudur: “İslâmî Türk edebiyatı kavramı, ilk yazılı ve sözlü mahsullerinden başlayarak günümüze kadar geniş bir edebiyat çalışmaları alanını içine almaktadır. Gerek dinî-tasavvufî edebiyat çevresinde gelişen ve gerekse divan edebiyatı mektebine mensup olmakla beraber dinî muhteva taşıyan eserler, İslâmî Türk edebiyatı kavramı içine dahil olmaktadır.” (Pekolcay 1994)

Türkler Müslüman olduğu sürece İslami Türk edebiyatı devam edecektir. Yeni bir türün ortaya çıkma ihtimali de her zaman mevcut olabilecektir.

Fatih Köksal’ın özellikle son paragrafta söylediği, Necla Pekolcay’ın, ‘İslami Türk Edebiyatı’ ismini kullanmasının[7] doğru olduğu görüşünü kitap üzerinde görmeye çalışalım.[8]

Necla Pekolcay, kitabının (1994) sunuş yazısında araştırmacıların edebiyat tarihini üç dönem altında incelediklerini söyler: İslamiyet öncesi, İslami Türk Edebiyatı ve Batı Tesirinde gelişen Türk edebiyatı.

İlk devri X. asra kadar, ikinci devri XVIII. asra kadar ve son devri de o asırdan sonra olarak tarihlendirir.

İslami Türk edebiyatını türler bakımından şu şekilde tasnif eder:

  1. Sözlü Mahsüller

Satuk Buğra Han Destanı, Manas Destanı, Cengizname.

  1. Yazılı Mahsüller

a. Gazneliler sahası

b. Karahanlılar sahası: Kutadgu Bilig, Divanı Lügati’t-Türk, Divan-ı Hikmet, Hakim Ata Kitabı, Kıssa-ı Yusuf

c. Selçuklular sahası: Yunus Emre, Ahmet Fakih, Seyyad Hamza

d. Çağatay sahası: Rabguzi, Muini’l-Mürid, Nehcü’l-Feradis, Seyf-i Sarayi, Mevlana, Sultan Veled, Aşık Paşa, Gülşehri,

Daha sonra yüzyıllara göre incelemeye geçilmekte ve her yüzyıl önemli şairleriyle birlikte açıklanmaktadır. XIV. asırda Ahmet Eflaki ve Ahmedi; XV. asırda Kadı Burhaneddin ve Ömer Darir, XV. asırda divan edebiyatı Şeyhi, tasavvuf edebiyatı Yazıcıoğlu, Hacı Bayram Veli ve Eşrefoğlu Rumi; XV. asır Anadolu sahası Sinan Paşa, Mehmet Neşri, Aşıkpaşazade; mensur eserler Battalname, Danişmendname vs. şeklinde devam etmektedir.

Şekil ve Nevilere Giriş (1994) kitabında ise nazım ve nesir biçim ve türleri örnekleriyle yer alır. Nazım şekilleri bahsinde aralarında Baki, Fuzuli gibi şairler olmak üzere bir çok şaire ait kaside, gazel, müstezad, kıta, murabba-ı mütekerrir, muhammes, müseddes, muaşşer, terbi, tahmis, taştir, tardiyye, terkib-bend, terci-bend, rübai, tuyuğ, mesnevi örnekleri yer almaktadır.

Nazım biçimlerini aruz ve kafiye bahsi takip etmekte, şiirin muhtevasına ait bilgilerin yer aldığı mazmunlar, remizler kısaca açıklanmakta, edebi eserler örneklerle izah edilmektedir. Bu bölümün en sonunda ise metinlerde geçen tarihi ve efsanevi şahıslar ile kıssalar ve mucizeler gelmektedir.

Kitapta yer alan bir diğer başlık ‘Divan Edebiyatında Dini Konular’dır. Yazarların bu bölümü başlıklandırırken neden İslami Türk Edebiyatı’nı tercih etmediği konusu dikkati çekmektedir. Bu bölümde daha çok türler hakkında bilgi verilmektedir. Tevhid, münacat, naat, miraciye, kısas-ı enbiya, siyer-i nebi, mevlid, hilye, hadis-I erbain, tezikretü’l-evliya, mersiye, maktel, ramazaniye, menakıbname, tasavvufi eserler, ahlaka ve nasihata dair eserler, gazavatname, tarihler, manzum fıkıh kitapları, tefsir, hadis ve tasavvufla ilgili son devir metinleri, dini-destani metinler, halk diliyle yazılmış dini manzum çeşitler başlığını taşımaktadır. Başlıkların kimisi bir edebi tür iken bir çoğu de edebiyat adı altında incelenip incelenmeyeceği konusu tartışılabilir. Kitap, derslere yardımcı olmak üzere hazırlanan metin açıklamaları ile sona ermektedir.

Sonuçları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Aruz vezni ve kalıpları hakkında verilen bilgiler Klâsik edebiyat bilgileridir.

2. Nazım şekilleri bölümünde verilen bilgiler klâsik edebiyat nazım bilgisi ile aynıdır.

3. Nazım türleri konusunda verilen bilgiler de klasik edebiyat nazım türleri ile aynıdır.

4. Kafiye bölümü oldukça zayıftır. Yarım, tam, zengin ve cinaslı kafiye şeklinde tasnif edilmiş ve redif hakkında oldukça yetersiz bilgi verilmiştir.

5. Muhtevaya ait bilgiler oldukça az ve çok sınırlı olup genel olarak Klâsik edebiyata dair bilgilerdir.

6. Edebi sanatlar kısaca özetlenmiştir. Edebi sanatların tanımları sorunlu olup yeteri kadar açıklayıcı değildir. Ayrıca Klâsik edebiyatımızda olan edebi sanatlar dışındakiler de yer almaktadır. Teşhis, intak vs. gibi. (s. 106-108)

7. Verilen örneklerin günümüz yazarlarından seçilmesi başta verilen dönem bilgileriyle çelişmektedir. Oysa örnekler 10-18. asırlar arasında yaşamış şairler arasından verilmeliydi.

8. İslami Türk Edebiyatında geçen tarihi şahsiyetler altında verilen isimlerin hepsi Klâsik edebiyatın konusudur.

Necla Pekolcay’ın daha geç dönemlerde kaleme aldığı İslami Türk Edebiyatı Tedkik ve Metodlarının Genel Esasları ve Mazmun Anahtarları (1999) başlıklı eserinde kabaca iki başlık altında incelenebilir. İlki mazmunlar veya remizler ile metinlerin özellikleri üzerinedir. Diğeri ise metin incelemelerinde uyulacak ve dikkat edilecek hususları içermektedir. İkinci bölüm daha çok çeşitli sempozyumlarda sunulan bildiriler ile makalelerinden oluşmaktadır. İlk iki eserinde yer alan bilgilerden daha farklı bir bilgi bulunmamaktadır.

Özetle söyleyecek olursak İslami Türk Edebiyatı, öğrencilere okutulmak üzere bir edebiyat tarihi kitabı şeklinde hazırlanmış bir kitabın adıdır ve devrinde bir ihtiyaca da cevap vermiştir. Günümüzde yapılan araştırmalarla saha oldukça genişlemiş, artık üniversitelerde okutulan derslerin saatinin ve dönemlerinin değişmesiyle kitapta yer alan bilgilerin tek başlık altında toplanması ve bir derste verilmesi pedegojik açıdan pek uygun olmamaktadır.

Tamamen Klâsik edebiyat içine giren konuların yer aldığı ilahiyat fakültelerinde okutulan derslerin adı da en azından üçe ayrılmalıdır. Edebiyat Bilgisi adı altında vezin, kafiye ve biçim ve tür bilgileri öğretilmeli, Klâsik Türk Edebiyatı adı altında edebiyatın estetiği anlatılmalı, tasavvuf ise müstakil olarak Türk Tasavvuf Edebiyatı adı altında bir başla ders olarak okutulmalıdır.


Bibliyografya

AKÜN, Ömer Faruk (1994), ¨Divan Edebiyatı¨, İslam Ansiklopedisi 9, İstanbul: TDV, s. 389-427.

Ali Canip (1340): Edebiyat, İstanbul.

BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul: MEB Yayınları.

ÇAVUŞOĞLU, Mehmet  (1981), Divanlar Arasında, , Ankara: Umran Yayayınları.

ÇAVUŞOĞLU, Mehmet (1986), “Divan Şiiri”, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı II (Divan Şiiri), 415-416-417, s. 2.

GÖKALP, Ziya (1984), Türkçülüğün Esasları, İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevi.

HİSAR, Abdülhak Şinasi (1955), Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde, İstanbul: Doğan Kardeş Yay.

JAVELIDZE, Elizbar (1983), ¨On the Typology and Method of Research into Mediaeval Turkish Poetry¨, Journal of Turkish Studies Orhan Şaik Gökyay Armağanı II, 7 s. 263-272.

KAHRAMAN, Mehmet (1996), Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar, İstanbul: Beyan Yayınları.

KARAHAN, Abdulkadir (1992), Türk Kültürü ve Edebiyatı, İstanbul: MEB.

KARAMANOĞLU, Ali (1984), Türk Dili, İstanbul: Dergâh Yayınları.

KÖKSAL, Fatih (1996): ¨Klâsik Edebiyatımızı İsimlendirme Meselesi¨, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 2 (1996), s. 209-223.

KÖPRÜLÜ, Fuad (1981), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Ötüken Yayınları.

MENGİ, Mine (2000), Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara: Akçağ Yayınları.

OKUYUCU, Cihan (2004), Divan Edebiyatı Estetiği, İstanbul: L&M.

PEKOLCAY, Necla (1994), İslamî Türk Edebiyatı, İstanbul: Kitabevi.

PEKOLCAY, Necla (1994a), İslami Türk Edebiyatında Şekil ve Nevilere Giriş, İstanbul: Kitabevi.

PEKOLCAY, Necla (1999), İslami Türk Edebiyatı Tedkik ve Metodlarının Genel Esasları ve Mazmun Anahtarları, İstanbul: İFAV.

ŞENTÜRK, Atilla (1999), Osmanlı Şiiri Antolojisi, İstanbul, YKY.

SERTKAYA, Osman F. (1986) “Eski Türk Şiirinin Kaynaklarına Toplu Bir Bakış”, Türk Dili, Eski Türk Şiiri Özel Sayısı, 51/409, s. 43.

TARLAN, Ali Nihat (1990), Prof. Dr. Ali Nihat Tarlanın Makalelerinden Seçmeler, Ankara: AKM Yayınları.

TEKİN, Talat  (1986), “Karahanlı Dönemi Türk Şiiri”, Türk Dili, Eski Türk Şiiri Özel Sayısı, 51/409, s. 81-157.

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi 2 (1977), haz. Ezel Erverdi ve öte., İstanbul: Dergâh Yayınları,

ÜNAYDIN, Ruşen Eşref (1985) Diyorlar ki, Haz. Şemsettin KUTLU, Ankara: Kültür ve Turizm Bak. Yayınları.

YAVUZ, Kemal (2000), “Türk Edebiyatı, Türk Tarihi ve Türk Dili Tarihine Paralel Olarak Yeniden Ele Alınmalıdır. İlmî Araştırmalar, 10, s. 177-187.



* Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi, Eğitim Fakültesi.

[1] Baron von Hammer-Purgsall, E. J. Wilkinson Gibb, Stanley Lane-Poole, Dora D’istria, Jamees Stewart Robinson, Walter Feldman, Edith Gülçin Ambros, Walter Andrews bu ismi kullananlardan bazılarıdır.

[2] Elizbar Javelidze, ¨On the Typology and Method of Research into Mediaeval Turkish Poetry (Ortaçağ Türk Şiiri Çalışmalarının Metodu ve Tipolojisi Üzerine)¨, Journal of Turkish Studies Orhan Şaik Gökyay Armağanı II, 7 (1983), s. 263-272.

[3] Tarih bölümü hocalarından da çağlarla bölmenin değiştirilmesi gerektiğini tartıştıklarını duymuştum.

[4] Oysa Kemal Yavuz, ‘divan’dan yazılı edebiyatı anlamakta, dolayısıyla yazılı her türlü edebi metnin bu metnin başlığı altına girebileceğini ifade etmektedir. (2000: 181)

[5] “Bu edebiyat, yani yüksek sınıfın İslâm tesiri altında vücuda getirdiği edebiyat -ki Klâsik edebiyat dediğimiz şey- Acem taklidi edebiyat, işte o...” (Ünaydın 1985: 204)

[6] Köprülü’nün aksine Ziya Gökalp, klasik olabilme şartını Halk ve Batı edebiyatını örnek almaya bağladığı için modeli İran şiiri olan eski şiirimizin klasik edebiyatımız olamayacağını ifade eder. (1984: 135) Gökalp’e göre “Bizde bir Klâsik edebiyatın meydana gelebilmesi için bizim de Yunan ve Latin edebiyatlarına kadar çıkmamız, onların meziyetlerini almamız ve bunu kendi bünyemize uydurmamız lazım gelirdi.” (Ünaydın 1985: 188-190)

[7] Aynı başlığı taşıyan diğer eserler: Nezahat Öztekin İslami Türk Edebiyatına Giriş ve Metin Şerhi, İzmir: Ege Üniversitesi, 1993; Naci Okçu, Türk-İslam Edebiyatı Ders Notları, Erzurum: Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1987; Halil İbrahim Şener, Alim Yıldız, Türk İslam Edebiyatı, İstanbul: Rağbet, 2003. Bu eserler İlahiyat Fakültelerindeki derslerde okutulmak üzere hazırlanmıştır.

[8] Pekolcay’ın sahadaki çalışmalarıyla ve yeri ile ilgili daha fazla bilgi için bk. Fatma Er, Necla Pekolcay Hayatı, Eserleri ve İslami Türk Edebiyatı Çalışmalarındaki Yeri, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi 2008.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Edebiyatımızda Mitolojik Unsurlar

Mit: Milletlerin, özellikle Yunan ve Latinler’in eski çağlardaki tanrı, yarı tanrı ve kahramanlarının olağanüstü mâceralarını anlatan efsânelerin bütünü.

Mitoloji, mitler olarak adlandırılan kültürel ögeler arasındaki dini masalların ve bu tarz anlatıların incelenmesi ve yorumlanması şeklinde tarif edilir. Bu tür hikayeler insanlık durumunun çeşitli yönlerini ele alır. Mitler, belirli bir kültürün bu konularda sahip olduğu inanç ve değerleri ifade eder.

Bu videoda Dede Korkut hikayelerinden Basat’ın Depegöz’ü Öldürmesi Hikâyesini Yunan mitolojisi ile mukayeseli okumaya çalışıyoruz.

Metinlerle Eğitim Tarihi
Baba bu kitabı niye yazdın?

Metinlerle Eğitim Tarihi, 2012-2104 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Programları Tezsiz Yüksek Lisans Programında verdiğim aynı adla verdiğim dersin notlarından oluşuyor.

Çin, Hind, Sümer, Mısır, Yahudilik, Yunan, Roma ve Hristiyanlıkla ilgili muhtelif metinlerde eğitim ile ilgili bölümlerinin özetlenmesinden ve kısa örneklerden oluşuyor.

ismailgulec.net