Dobruca'da bir Bektaşi tekkesi: AKYAZILI SULTAN

İmarethane veya meydan evi

Evliya Çelebi’nin tarifiyle söyleyecek olursak, kurşun kaplı sivri külahıyla Galata kulesine benzeyen yedi köşeli meydan evi yüksek kubbesi, süslemeli iç tavanı, tavandan sarkan üçyüz kandilli devasa büyüklükteki topkandil avizesi, iki araba yüklü odunun bir anda yakılabildiği büyüklükteki ocağı, ortasındaki şadırvan, meydandaki şamdanlar ile duvarların dibindeki sekilerin üzerine serilmiş tekkede kesilen kurbanların postları ile mimari açıdan bir şaheser, birçok dervişin yaşadığı, her gün yüzlerce misafirin ağırlandığı benzerini daha önce görmediğimiz büyüklükte bir tekke.

İlk başta camie benzettiğim ama sonradan imaret olduğunu öğrendiğim yapının üzerine sacdan piramit şeklinde bir çatı yapılmış. Minareye benzettiğim ocağın tepesi de ilk hali gibi değil. Dikkatlice bakılmadıkça farkedilmeyecek olan yedi köşe ve ocağın dışarı çıkıntı halindeki yedi köşeli taşkın kısmı ve yedi köşeli baca gövdesi nasıl bir özenle inşa edildiğinin güzel örnekleri. Maalesef bugün ahşap tavan, ondan asıldığı söylenen 300 kandilli top kandil ile ortadaki şadırvan yok.

Gördüğüm en büyük türbe

Bahçenin diğer ucunda olan türbe meydanevine göre daha iyi korunmuş. Klasik formda, düzgün kesme taştan örülmüş türbe iki kısımdan oluşuyor. Önde kaidesi kare planlı kubbeli, tahminen yirmi-yirmibeş metrekare büyüklüğünde bir giriş ve oradan girilen kubbeli yedigen planlı türbe. Bir türbeye göre oldukça gösterişli ve büyük sayılabilecek güzel kemerli, çevresi kabartmalı taşla çerçevelenmiş mermer giriş ve iki kanatlı bir kapı. Buradan geçilerek girilen girişin kitabesi ise sökülmüş.

Türbenin giriş kapısı dış kapıya benziyor. Hatta ondan daha gösterişli diyebilirim. İçeride olduğu için ilk başta farkedilmiyor ama dikkatlice bakıldığında görmemek mümkün değil.

Bulgaristan’da gördüğüm türbeler içinde en yükseği bu türbe idi. Tahminen 15 metre var. İçi de girişin iki katından daha büyük gibi geldi bana. Türbenin giriş seviyesinde iki pencere var, üsterde ise daha küçük beş pencere daha var. Bu da türbeyi aydınlık bir hale getiriyor ancak haddinden fazla aydınlık olmasını engellemek için ahşap panjurla kapatmışlar. Diğer türbelerden farklı bir diğer yönü duvarlarda tezyinat olması. Yukarıdan aşağıya doğru zincir çekilmiş, pencere kenarları zincir süsleme ile çerçevelenmiş. Eski resimlerinde bu nakışları görmedim, sanırım yeni yapılmış.

Türbede üzeri adaklarla doldurulmuş yaklaşık dört metre uzunluğunda, iki metre genişliğinde bir sanduka var. Diğer türbelerde gördüğümüz gibi havlular, işlemeler, örtüler, çoraplar, mendiller ile dolu üzeri. Pencere olmayan duvarlarda gömme dolaplar var ve onların içi de adaklarla dolu. Yerler halı ve pencere önlerine sandalyeler konulmuş. Bu haliyle çok ziyaretçisi olduğu hemen belli oluyor.

Bulgarlar buranın aynı zamanda St Athanasius adında bir azizin makamı olduğuna inandıkları için birkaç haç asmışlar duvarlara. Genellikle Ortodokslarla birlikte yaşanan bölgelerde Türklerin gittikleri türbelere Hristiyanların gittiği gibi Hristiyan azizlerinin olduğu ayazma veya mezarlara da Türklerin özellikle kadınların gittikleri biliniyor. Bulgarlar da Akyazılı Sultan’ı ziyaret ederler ve dileklerde bulunurlarmış.

19. asra kadar böyle bir aziz olduğuna dair herhangi bir kayıt yok. Nasıl yapıldığına dair görüşler var ama konumuz olmadığı için üzerinde durmayacağım. Ama ben okuduklarımdan anladığımı söyleyeyim, burası eskiden beri Akyazılı Sultan’a ait ve azizin makamı olması çok geç dönemlerde Türklerden arındırmak ve sahiplenmek üzere ileri sürülmüş aslı olmayan bir iddiadan başka bir şey değil.

Akyazılı Sultan kimdir?

Balkanlar'daki en önemli birkaç Bektaşi şeyhinden olan Akyazılı Sultan Baba’nın kim olduğu konusunda iki rivayet var. İlki Bektaşilerce yedi ulu şairden biri olarak kabul edilen Yemini’nin şiirlerinden öğrendiğimiz kadarı ile adı İbrahim. Hz. İbrahim’e benzetildiği için mi yoksa gerçekten adı olduğu için mi bilmiyoruz ama Yemini ondan İbrahim-i Sânî olarak bahsediyor. 883’te yani 1478’de vefat etmiş. Hüsam Şah ismiyle de bilinen bu sultana cömertliğinden olsa gerek Gani Baba da derlermiş. İsminin sonuna ikinci manasına sânî getirilmesinin nedeni Otman Baba’dan sonraki kutup olması.

Otman Baba ve Demir Baba Velâyetnamelerine göre yüz yıldan fazla yaşadığı söylenen Akyazılı Sultan Baba Otman Baba’nın halifesidir ve onun ardından posta oturmuş ve hizmetlerini devam ettirmiştir.

Zayıf olduğunu düşündüğümüz diğer rivayet Evliya Çelebi’de geçiyor. Ona göre Akyazılı Sultan Ahmet Yesevî dervişidir ve Hacı Bektaş ile birlikte Anadolu’ya gelmiş Rumelinin Türkleşmesinde payı olan gazi alp erenlerdendir. Sultan Murad döneminde (1421-1451) vefat etmiştir. Tekkeyi de Gazi Mihaloğullarından Arslan Bey kurmuştur.

Yemini’nin şiirine göre Akyazılı Sultan’ın Hacı Bektaş’ın halifesi ve müridi olması mümkün görünmemektedir. Muhtemelen Bektaşi olduğu için şifahi gelenekte anlatılan menkıbelerdeki birçok baba gibi yaşadığı çağa bakılmaksızın Hacı Bektaş’la birlikteymiş gibi anlatılması sık karşılaştığımız bir şey.

Akyazılı Sultan’ın en yakını Demir Baba’nın babası Hüseyin Gazi. Bir yere gideceği zaman yanına mutlaka Hüseyin Baba’yı alırmış. Hüseyin Baba şeyhi yaşlandığında sepete koyar sırtında götürürmüş. Fakat hiç bir sıkıntı çekmeden ve yorgunluk hissetmeden günlerce gidermiş. Diğer dervişler Hüseyin Gazi’ye Akyazılı Sultan’ı taşırken yorulmuyor musun diye sorduklarında Hüseyin Gazi “O sepetime bindiği zaman ayaklarım yerden zaten kesiliyor. Sizden ayrılıncaya kadar ayaklarım yerdeyken, köyden ayrılınca sanki ayaklarım yere değmiyormuş, gibi geliyor” diye cevap vermesinden adeta uçar gibi gittiklerini anlıyoruz.

Akyazılı Sultan’ın Dergahı tarih boyunca bölgenin en büyük ve en çok ziyaretçisi olan tekkesi imiş. Anlatılanlara göre tekkenin iki bin küçük baş, iki yüz de büyükbaş hayvanı varmış. Her gün misafirler için birkaç tanesi kesilirmiş. Bir misafir de üç günden fazla dergahta kalamazmış. Nedeni de gelmek isteyenlerin çok olması ve daha çok kişinin kalmasına imkan sağlamak.

 

 

 

 





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Edebiyatımızda Mitolojik Unsurlar

Mit: Milletlerin, özellikle Yunan ve Latinler’in eski çağlardaki tanrı, yarı tanrı ve kahramanlarının olağanüstü mâceralarını anlatan efsânelerin bütünü.

Mitoloji, mitler olarak adlandırılan kültürel ögeler arasındaki dini masalların ve bu tarz anlatıların incelenmesi ve yorumlanması şeklinde tarif edilir. Bu tür hikayeler insanlık durumunun çeşitli yönlerini ele alır. Mitler, belirli bir kültürün bu konularda sahip olduğu inanç ve değerleri ifade eder.

Bu videoda Dede Korkut hikayelerinden Basat’ın Depegöz’ü Öldürmesi Hikâyesini Yunan mitolojisi ile mukayeseli okumaya çalışıyoruz.

Metinlerle Eğitim Tarihi
Baba bu kitabı niye yazdın?

Metinlerle Eğitim Tarihi, 2012-2104 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Programları Tezsiz Yüksek Lisans Programında verdiğim aynı adla verdiğim dersin notlarından oluşuyor.

Çin, Hind, Sümer, Mısır, Yahudilik, Yunan, Roma ve Hristiyanlıkla ilgili muhtelif metinlerde eğitim ile ilgili bölümlerinin özetlenmesinden ve kısa örneklerden oluşuyor.

ismailgulec.net