Müslümanlar St Petersburg gibi şehir inşa edebilir mi idi?

Bir önceki yazımda Alev Alatlı'nın son çıkan kitaplarını tanıtırken ondan kısa bir alıntı yapmıştım.

Bu yaşıma kadar heybetli bir saray, bir katedral, bir piramit, bir kolezyum, bir bulvar, şıkır şıkır bir şehir görmedim ki temelinde sömürü, cinayet, fuhuş, uyuşturucu, kara para yatmasın. Ne Londra ne Paris ne Roma ne New York ne de St Petersburg (Hele de St Petersburg) görkemli bir metropol olsun da insan kemikleri üzerine yükselmesin. Evsizlerin sığınıp titreştikleri karanlık köşeleri, şiddetin kol gezdiği arka sokakları bulunmasın.

Kitapta okuduğumda Alev Alatlı ile benzer şeyleri düşündüğüm için sevindiğimi söylemiştim. Onun özellikle St Petersburg'u zikretmesi ve vurgu yapması bana yıllar önce St Petersburg'u ziyaret ettikten sonra Müslümanların asla böyle bir şehir inşa edemeyeceklerini, buna inançlarının ve vicdanlarının müsaade edemeyeceğini düşündüğümü hatırlattığını söyleyince bir arkadaşım ne demek istediğimi, Müslümanların neden böyle bir şehir inşa edemeyeceklerini açıklamamı istedi. Daha önceden birkaç dernek, okul ve vakıfta fotoğraflarla neden olamayacağını açıklamıştım ama bir kez daha açıklamaya çalışayım.

Açıklamaya geçmeden önce şehir nedir sorusuna cevap arayalım.

Medeniyetle yaşıt bir kavram olan şehri sözlükler şöyle tanımlıyor: İnsan hayatını düzenlemek üzere meydana getirilen en önemli, en büyük fiziki ürün ve insan hayatını yönelten çevreleyen yapı.

Şehirler sosyal hayatın her yönünü kapsayan, çeşitli faaliyetlerin görüldüğü, ekonomik ve kültürel birikimin yoğunlaştığı yerleşim birimleri olup fiziksel ve sosyal çevre ile toplumsal hayatın merkezini teşkil ediyor. Şehir olmadan medeniyet, medeniyet olmadan da şehir olmuyor. Bu bakımdan medeniyet tarihi aynı zamanda şehirlerin de tarihi. Dolayısıyla şehir aynı zamanda bir gelişmişlik göstergesi. Şehirler toplumların psikolojisini yansıtan birer ayna.

Bir yeri şehir yapan üç unsur

Bir şehrin kurulması için üç unsura ihtiyaç var. İlki uygun coğrafi ortam, ikincisi farklı nedenlerle bir araya gelmiş insan toplulukları ve sonuncusu da bu insan topluluklarının hem birbirleriyle hem de coğrafya ile ilişkilerini düzenleyen yönetim organizasyonu.

İyi bir şehir nasıl olmalı?

İlkçağlardan beri filozoflar ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğini tasarlamışlar, nasıl olacağına dair eserler kaleme almışlar. İdeal şehri anlatan eserlerin en eskisi Eflatun'a ait. Devlet isimli eserinde Eflatun ideal bir şehir-devletin nasıl olması gerektiğini en ince ayrıntısına kadar tasarlar (Alev Alatlı Eflatun'un şehrini de eleştirir). Bilge krallar tarafından yönetilen bu şehirde erdem herkesin, özellikle yöneticilerin sahip olması gereken niteliklerin başında gelir. Thomas Moore Ütopya'da Compenella Güneş Ülkesi'nde ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğini anlatırlar. İslam dünyasında bu konuda müstakil bir eser kaleme alan ilk filozof Farabi.

Farabi'ye göre dört türlü şehir var

Farabî, Medînetü'l-Fâzıla isimli eserinde şehirleri önce erdemli ve erdemsiz olarak ikiye ayırır. Dikkatinizi çekerim, erdem yine belirleyici oluyor. Ama Farabi'nin erdemi ile Eflatun'un erdemi yüzde yüz aynı değil. Daha sonra erdemsiz şehirleri niteliklerine göre dörde ayırır.

Cahil şehir: Cahil şehrin halkının yaşamdaki amacı sağlık, servet, şehvet, saygınlık gibi şeylerdir. Onlar gerçek mutluluğu bilmedikleri gibi öğrenmeye de açık değildirler. Bu şehir türünü lütfen aklınızın bir kenarında tutun.

Sapkın şehir: Erdemli şehrin bildiği ve inandığı her şeyi bilmekle birlikte cahil şehir gibi davranan şehirdir.

Değişmiş şehir: Değişmiş şehir eskiden erdemli olan ama sonradan bozulan şehirdir.

Şaşkın şehir: Şaşkın şehrin başında ise yalancı bir peygamber vardır ve onlar Allah ve yüce varlıklar hakkında yanlış düşüncelere sahiptirler.

Farabî'ye göre erdemli şehir; içinde dünyaya bağlı olmayan, irfan sahibi ve erdemli kimselerin yaşadığı şehirdir. Cahil şehirlerin sakinlerinin ruhları eksik kalmıştır ve nefisleri zorunlu olarak maddeye bağlıdır.

Farabî şehirlerin fiziki durumlarına bakmaz, sakinlerinin yaşayışına bakarak karar verir. Bunu da bir kenara not edelim.

İslam şehirleri

1920'lerden itibaren özellikle Fransa'da İslam şehirlerini inceleyen araştırmalar yapılmaya başlanıyor. Bu çalışmaları yapan insanların hepsi önyargılı ve Müslümanların kurduğu şehirleri kendi şehirlerine göre değerlendirip eksik taraflarını bulmaya çalışıyorlar. İki önemli eksiklik buluyorlar kendilerine göre. İlki Antik Yunan şehirleri gibi düzenli olmamaları. Diğeri de Orta Çağ şehirleri gibi şehir meclislerinin olmaması. İslam'da bir şehrin nasıl kurulacağını, İslam'ın ruhunu ve Müslümanların ihtiyacını pek hesaba katmayan bu araştırmacılar, biraz da o dönemlerde İslam şehirlerinin yıldızlarının sönmüş olması, savaşlardan dolayı yıkılması ve yeterince bayındır olmaması gibi nedenlerden dolayı güzel görünmemesine aldanarak İslam şehrinin özelliklerini kavrayamıyorlar. Oysa daha iki asır öncesine kadar Batılı seyyahların eserlerinde İslam şehirlerinden övgüyle bahsedilir.

İslam'ın şehir dini olduğu ehli tarafından dile getirilen apaçık bir gerçek. İslam, bireylerin önce kendileriyle ve Allah ile, daha sonra sırayla ailesi, komşuları, diğer insanlar, yönetimler ve doğayla olan ilişkisinin nasıl olacağını düzenleyen kurallar bütünü. Yani İslam'ı tam manasıyla yaşamak için şehre ihtiyaç var.

Kur'an'a göre şehirler estetik zevklere uygun olmalı, güzel görünmeli, emin ve güvenilir olmalıdır. Müslümanların şehirli bir toplum olmaları için neler yapılması gerektiğini söyleyen birçok ayet var. Hz. Peygamber de şehirlerin mamur olmasını, kimi sıkıntıları olmakla birlikte şehir hayatının insanlar için daha hayırlı olduğunu söyler.

İsterseniz bir sonraki yazıda bir şehir ve kuruluşu olarak Medine'yi konuşmaya devam edelim. Unuttuğumu sanmayın, St Petersburg'a geleceğim.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net