Hugo, naat yazabilir mi?

11 Nisan 2018 Çarşamba günü İstanbul Medeniyet Üniversitesi güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Birkaç üniversitenin müştereken yaptığı "Sîreti Sûrette Görmek" üst başlıklı çalıştayda modern şiirimizde Hz. Peygamber için yazılan şiirler ve şairleri değerlendirildi. Birbirinden değerli araştırmacı ve şairlerin katılımıyla gerçekleşen çalıştayın son oturumunda bir tartışma yaşandı. Özlem Fedai'nin Victor Hugo'nun Hz. Muhammed şiirinin naat sayılıp sayılmayacağını sorması üzerine başlayan tartışmada taraflar ikiye ayrıldı. Ben de akşam eve dönünce oturup şiiri yeniden okudum ve bir neticeye ulaşmaya çalıştım.

Kararımı açıklamadan önce şiirin öyküsü hakkında kısa bilgi vereyim. Fransızların kendisiyle övündüğü Victor Hugo'nun (1802-1885) Sefiller ve Notre Dame'ın Kamburu'nu herkes bilir de onun Hz. Peygamber'den bahseden şiirini bilenimiz çok azdır. 2014 yılında bir gazetede çıkan haberden şiiri ve yazılış öyküsünü özetleyeyim.

Mahomet başlıklı şiir, Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor. Bu şiir yazıldığı tarihten beri tartışmalara neden olmuş, bu şiirden yola çıkarak Hugo'nun Müslüman olduğuna dair yorumlar yapılmış. "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir." Sözlerinden yola çıkan kimi araştırıcılar onun İslam'a ve Allah'a yakın olduğunu söylemişler ve Müslüman olmuş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. "Mahomet" mersiyesi ile birlikte, Hugo'nun iki oğlunun ve erkek torununun vaftiz edilmediği ve Hristiyanlık adetlerine göre defnedilmediği, evinde sürekli gizli ibadet ettiği düşünüldüğünde Hugo'nun Müslümanlığının konuşulur hale gelmesi gayet normal karşılanmalı. Kendisinin beyanı ve şahitlerimiz olmadığı için kesin bir şey söyleyemeyiz ama sadece bu şiire bakarak onun Hz. Peygamber'i sevdiğini ve Katolik olmadığını söyleyebiliriz.

Şiir destan içinde bir bölüm olduğu için bir destan biçiminde. Üçüncü tekil şahıs ağzından anlatılıyor, yer yer Hz. Peygamber de konuşturuluyor. Bu bizim naatlerde pek görmediğimiz bir özellik. Bizim şairler muhatap olarak hep Hz. Peygamber'i alır ve ona seslenir. Yahut onu anlatır. Bunun dışında şiirde geçen Kronnege Dağları, Hermes ve Levi gibi özel isimler de bizim naatlerde görmediğimiz özel isimler. Bir diğer fark Hugo şiirinde Hz. Peygamber'den büyük bir kahramanı anlatıyor gibi. Oysa bizim şairlerimiz için Hz. Peygamber bir kahramandan çok daha ötesidir ve aralarındaki duygusal bağ başka hiçbir kimse ile kurulan cinsten değildir. Aslında onun böyle bir kuvvetli bağının olmaması şiiri de özgünleştiriyor ve etkili kılıyor. Mesafeli bir samimiyet, kutsanmayan hayranlık olarak değerlendirebilir.

Şiir daha önce de söylediğimiz gibi bir destan. Şiir Hz. Peygamber'in vazifesinin yakın olmasından bahisle başlıyor. Şiirin devamını okuduğumuzda yakın olan şeyin vazifesinin sonlanması olduğunu anlıyoruz. Şiirde, yaşanılan zaman vefatından önceki birkaç gün ama anlatılan zaman tüm hayatı. Hz. Peygamber'in başından geçenleri bir film şeridi gibi adeta gözlerimizin önüne seriyor ve bize de sevdiğimiz biri ile vedalaşmadan önce hatıralarımızı paylaştığımız son geceyi hatırlatıyor. Hz. İsa için son gece ve son gecede konuşulanlar çok önemli ama bizim gelenekte böyle bir şey yok.

Şiir daha sonra Hz. Peygamber'in ağzından devam ediyor. Başından geçenler; sakalına düşen beyazlık miktarı, çobanlık yaptığı yılları hatırlamasının ardından şair Hz. Peygamber'in şemailine geçiyor. Hz. Peygamber'i alnı ak, yanakları kusursuz, benzersiz, kaşları ince, bakışları kısa ve keskince, boynu gümüş bir testinin boğazı olarak tarif ediyor bizlere.

Şemailin ardından onun güzel ahlakı geliyor. Burada Hz. Peygamber'in adil olması, bilgili olması, herkesin kendisine danışması, muhatabını dinlemesi, az yemesi, Allah'ı çokça zikretmesi, mütevazi olması, kendi söküğünü dikmesi, yaşlı olduğu halde herkesten çok oruç tutması zikrediliyor.

Bütün bunlar hatırlatıldıktan sonra vefat etmeden önceki günlere geliyor. 63 yaşındadır, ateşi çıkmıştır ve zor yürümektedir. Onun bu halini yurdundan zorla sürülen yaşlı bir kartala benzetmesi oldukça etkileyici ve farklı.

Son bölümde ise hasta iken son kez mescide gelerek yaptığı dinleyenleri hüzne boğan konuşma yer alıyor. Sahabeden birinin ağzından Hz. Peygamber'in doğumunda meydana gelen mucizeler aktarılıyor. Ve Hz. İsa için kurulan cümleler. Katolik Fransa'da Hz. İsa'nın tanrının oğlu olmadığın söylemek her babayiğidin harcı olmasa gerek. Burada söylenenler de Kuran'dan ilgili ayetlerin tercümesinden başka bir şey değil. Şiirin devamı hep ya bir hadisten iktibas ya da telmih. Klasik naatlerde bu kadar çok hadis olduğuna şahit olmadım ben. Düşmanlarının kendilerine kötülük etme konusundaki inatlarını ve ısrarını belirtmek için söylediği ayı ve güneşi ellerine verse de vazgeçmeyeceklerini söylemesi ya şairin olayları karıştırması veya şairce bir tasarrufta bulunması olarak görülebilir. Ashabının kendisini desteklemesini Hermes ve Levi'nin desteklenmesine benzetmesi de bizdeki naatlerde karşılaştığımız benzetmeler değil.

Şiirin sonlarını şair Hz. Peygamber'in ashabına nasihatlerine ayrımış. Bu bölümde söz hep Hz. Peygamber'de. Namazı şu kadar güzel tarif eden kaç şiir var:

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar

Misafiri sevmek, dürüst olmak, adeletli olmak tavsiyelerinden sonra sıra cennet ve cehennem tasvirine geliyor. Konuşmasını tamamladıktan sonra evine geçmesi, Ebubekir'e namaz kıldırmasını söylemesi ve arkasında namaz kılması ifade edildikten sonra sıra o günün akşamında vefat etmesine gelir. O vefat etmez, bir dostunun yanına gidecektir ve yolda ona eşlik etmek üzere de Azrail gelmiştir. Azrail'in "Allah seni bekliyor" demesi üzerine hay hay deyip ardından yürümesi gözümüzün önünde canlandırabileceğimiz kadar canlı tasvir edilmiş.

Şiiri bu şekilde özetledikten sonra naat olup olmamadığı meselesine gelelim. Klasik şiirde naat Hz. Peygamber'i övmek için yazılan şiirlere verilen genel ad. Kendisine has özel bir biçimi olmadığı için kaside, gazel, mesnevi, kıta, müstezad, terciibend ve terkibibend, musammat, rubâî, tuyuğ, müfred ve mısra, murabba biçimlerinde de yazılabiliyor.

Muhteva itibariyle baktığımızda naatlarda Hz. Peygamber'in isim ve sıfatları, kâinatın efendisi, yaratılışın gayesi ve Allah'ın habibi oluşu, örnek ahlâkı, üstün vasıfları, fizikî özellikleri, mûcizeleri, diğer peygamberlerden üstünlüğü âyet ve hadislere dayanılarak dile getirilir; son bölümlerde şair günahkârlığını itiraf edip şefaat talebinde bulunur. Ardından kıyamet gününün tasviri, o çetin günde şefaat yetkisinin yalnız Peygamber'e ait olduğu, zira onun âlemlere rahmet olarak gönderildiği vurgulanır. Bu şiirde ise bunların çoğu var. Hugo her ne kadar hayatının son dönemini anlatıyor görünse de hatırlamalar ve geriye dönmelerle çocukluğundan yaşlılığına kadar tüm önemli olaylara değinir. Şiirin son bölümü ise neredeyse hep hadislerden oluşur. Bu şiirde olmadığını söyleyebileceğimiz özellik şairin Hz. Peygamber'in şefaatine talip olmamasıdır. Ancak şefaate nail olma arzusu belirtilmeyen naatlerin olduğunu da ilave etmeliyim.

Şimdi başlıktaki sorumuzu tekrar edeyim. Bu şiir naat sayılır mı? Cevabımız da soru olsun: Bu şiir naat değildir de nedir?





Victor Hugo'nun Hz. Muhammed başlıklı şiirinin Yakup Yaşa tarafından yıllar süren çalışmanın ardından ortaya çıkan çevirisi:

L'AN NEUF DE L'HEGIRE (Hicri Dokuzuncu Sene)

Mahomet (Hz. Muhammed)

Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
"Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

Onsuz bir değerim olmazdı."

Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum
Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
"Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
"Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
"İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
"Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi
Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

["Victor Hugo Naat Yazabilir mi?". Dergah Edebiyat Sanat Kültür Dergisi XXIX /344 (Ekim 2018) s. 11-12.]





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net