Hâsılım iki cihânda sensin...
Nesimî'nin Na't-ı Şerif'i ve Açıklaması

["Hâsılım İki Cihanda Sensin… Nasimî'nin Nat-ı Şerif'i ve Açıklaması", Yedi İklim Edebiyat, Kültür, Sanat Aylık Dergi, 194 (Mayıs 2006), s. 172- 179.]

Seyyid Nesimi'nin yaşamı hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Gerçek adı İmadüddin olan şair Bağdat'ın Nesim ilçesinde doğmasına nispeten Nesimî mahlasını kullanmıştır. Doğum yılı kesin bilinmemekle beraber 1339-1344 tarihleri arasında doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir. Bunun gibi ölüm tarihinde de ittifak edilmiş bir tarih yoktur. Kaynaklarda en sık geçtiği şekli, şiir ve fikirlerinin şeriata aykırı olduğu iddia edilerek Halep'te 807/1404'de derisi yüzülerek öldürüldüğüdür.

Mesnevi şarihi Sarı Abdullah Efendi Semeratü'l-Fuad fî'l-Mebdei ve'l-Meâd ismindeki eserinde Nesimî'nin büyük bir aşık olduğunu ifade etmektedir. Seyyid Nesimi, 1393'de Şirvan'da öldürüldüğü söylenen, XIV. Asrın sonlarında İran'da yayılan XV. yüzyılda Anadolu'da büyük nüfuz kazanarak Bektaşilikle karışan, İran'da unutulmasına karşılık Türkler arasında yaşayan Hurufiliğin kurucusu Fazlullah-ı Hurufî'nin başlıca halifelerindendir. Nihat Sami Banarlı, onun, sadece inandığı fikirlerin başkalarına yaymak için değil, böyle bir tefekkür ve inanışın kendi ruhunda uyandırdığı, kabına sığmaz heyecanları terennüm etmek ihtizazıyla dile getirdiğini, onun için şiirlerinde büyük bir samimiyetin ve coşkunun olduğunu söylemektedir.

Özellikle Bektaşiler, Hurufiler ve Kızılbaşlar gibi heterodoks zümreler tarafından çok okunan ve taklit edilen büyük şair Nesimi'nin düşüncelerini, inançlarını şiirlerinden öğrenmekteyiz. Sufiyane lirizm onda çok kuvvetli ve ahenklidir. Klasik şiirin bütün kaidelerine büyük bir titizlikle uyan bu şairi, halk şairlerinin çok okuması ve taklit etmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Hurufi inançlarını benimseyen, tanrı ile insan arasında öz birliğinin olduğuna inanan, insanın tanrı tanrının insan olduğu görüşünü savunan Nesimi tasavvufî konuları çok akıcı, etkili, uyumlu, yer yer aşırı taşkınlığa varan duyarlılıkla dile getirir. Şiirinin odağını insan sevgisi, vahdet-i vücut anlayışı oluşturur. Azeri ağzıyla yazdığı şiirlerinde anlam derinliği, duygu genişliği, aşırı bir sevgiden kendinden geçiş egemendir. Divan şairleri arasında, duygu derinliği söz konusu olduğunda, Nesimî ilk sıralarda yer alır. O sufiyane klasik şiiri en yüksek mertebesine çıkartan şairdir. Onda Allah sevgisi engel bilmez, durak tanımaz.

Nesimî'nin, Türk şiirinde özellikle mutasavvıf şairler üzerindeki etkisi yüz yıllar boyunca sürmüştür. Onun dramatik hayatı her zaman ilginç bulunmuş ve dikkat çekmiştir. Nesimî'nin şiirleri döneminin Anadolu insanının felsefesini açıklaması bakımından da önemlidir. Bu makalede, onun felsefesini anlamak ve Hz. Peygamber hakkındaki düşüncelerini öğrenebilmek için kaleme aldığı naatlardan biri açıklanmaya çalışılmıştır. Zındıklıkla suçlanan birisinin Hz. Peygamber hakkındaki düşüncelerinin diğer sünnî mutasavvıflarla örtüşmesi dikkatleri çeken bir konudur. Bu nat, aşkın en üst mertebesine ulaşan insanlar arasında bir fark olmadığını, o farkı, davalarına destek arayan müddeilerin ortaya çıkardığını göstermesi bakımından da güzel bir örnektir. Açıklanmaya çalışılan metin, Nesimî Divân'ının İstanbul'da 1286 [1869] yılında yapılan ikinci baskısının 43-44 sayfalarından alınmıştır.

Nâ't-ı Nesîmî

1- Yâ resûl-ı fahr-ı âlem seyyid-i zât u sıfât

Bahr-ı Zât'ın gevherisen hem sıfatın ayn-ı zât

Ey alemlerin övünç kaynağı olan resûl! Zat ve sıfatların efendisi, sıfatı zat gibi olan, Zat denizinin incisisin.

Resül, Cebrail vasıtasıyla kendisine Allah katında bir kitap, insanlara tebliğ edilecek bir ilahi kanun verilen kimsedir. Peygamberimiz resûllerin sonuncusudur. Cenab-ı Mevlâ'nın kendisine Habîb olarak seçtiği ve bütün alemleri onun için yarattığı yüce peygamber, kainatın, iki cihanın, peygamberlerin ve insanların övünç kaynağıdır.

Bir şeyin kendisine, bir şeyi o şey yapan ve öbür şeylerden ayırana zat diyoruz. Sıfat onunla var olur. Zatı olanın mutlaka sıfatı da vardır. Bu sıfat, zat ile halk arasındaki perdedir. Nesimî Hz.Peygamber'in nur-ı İlahi'den yaratıldığını zat ve sıfatın efendisi olduğunu söyleyerek ima etmektedir. Hazreti Peygamber zat deryasının, yani vahdet denizinin incisidir. O denizden çıkartılmıştır ve çok değerlidir. Ayrıca peygamberimiz için îham yoluyla, doğmadan önce babasını, altı yaşındayken de annesini kaybettiğine de işaret edilir. Bundan dolayı peygamberimiz için dürr-i yetim tamlaması da kullanılır. Dürr burada tevriyeli kullanılmıştır.

2- Kuvvet-i zât-ı ezel dâim seninle müstakîm

Hikmet-i dâr-i ebed kâim sanadır muhkemât

Sonu olmayan zâtın kuvveti her zaman seninle doğru, Başlangıcı olmayan evin hikmeti seninle ayakta ve sağlamdır.

Ezel ve ebed Allah'ın iki sıfatıdır. Darülebed aynı zamanda ahiret için kullanılır. Bununla beraber melekut alemi de darülebeddir. Cismani aleme, görünen aleme mülk, görünmeyen, ruhani aleme ise melekut alemi denir. Dolayısıyla peygamberimiz, ahiret gününün ve melekut aleminin sağlamlaştıran bir hikmetidir. Hikmet Allah'ın ordusudur ve bununla evliyanın kalplerini güçlendirir. Dolayısıyla peygamberimiz, evliyaullahın biricik önderi ve sevgilisidir. Beyitte; peygamberimizin, hem ahiret gününün, meleküt aleminin, evliyaullahın efendisi ve önderi hem de bu dünyanın, avamın efendisi olduğu ifade edilmektedir.

3- Mazhar-ı sırr-ı hakâyık matla-ı nur-ı ezel

Mazhar-ı kân-ı dakâyık menbâ'-ı her mucizât

Hakikatler sırrının ve incelikler madeninin görünme mahalli, sonsuzluk nurunun doğuş yeri, bütün mucizelerin kaynağı [Ey Resul].

Mazhar, Allah'ın isim ve sıfatlarının zuhur ve tecelli ettiği mahaldir. İnsan, ilahi vasıfların en mükemmel mazharıdır. En mükemmel insan ise Hz. Muhammed'dir.

Dakaik dakika'nın çoğuludur. Dakika ise kimsenin anlayamadığı sırdır. Hz. Peygamber bütün sırlara vakıftır. Kurandaki müteşabih ayetlerin anlamını tam olarak sadece o bilir.

Nur, Allah'ın güzel isimlerinden biridir. O tükenmez bir nur kaynağıdır ve her şeyi nurlandıran odur. O göklerin ve yerin nurudur. Yeryüzü onun nuruyla aydınlanacaktır. Allah'ın zahir ismiyle tecelli etmesi yani tüm eşyanın suretlerinde kendini gösteren ilahi varlıktır. İlk yaratılan Hz. Peygamberdir ve tüm yaratıklar onun nurundan yaratılmışlardır. İlk mısrada söylenmek istenen peygamberimizin zat'ın tecelli ettiği bir vucûd olduğu tekrarlanmaktadır.

Hakikat, Hakk'ın salikten vasıflarını alarak yerine kendi vasıflarını koymasıdır. Hakikat tevhittir. Tasavvuf hakikate ulaşan bir yoldur. Tasavvufun kaynağı da rasulullahtır. Aynı zamanda Hz. Adem'den kıyamete kadar değişmeyecek olan hükümlere de hakikat denir. Alem-i sağir olan insanın bir ruhu olduğu gibi alem-i kebir olan kainatın da bir ruhu vardır. Buna ise Hakikat-ı Muhammediye denilir. Dekakik mertebesi hakayık mertebesinden yüksektir. Dekaik nebilik, hakayik ise velilik mertebeleridir. Sufilere göre velayetten daha yüksek bir makam yoktur. Kuran-ı kerimde Allah c.c. insanlarla bağında kendisini resul ve nebi olarak değil veli olarak tavsif etmiştir. Velilerin en büyüğü ve yücesi ise resulullahtır. Hakayık yaratılışın künhüdür ve hakayıkı bilen rabbini bilir. Ayrıca cümle mevcudat hakikat-ı Muhammediye'den olduğu hatırlanacak olursa şairin söylemek istediği daha iyi anlaşılır.

Mucize; inkar edenlere meydan okuduğu esnada, peygamberlik iddiasında bulunan elinde, benzerini getirmekten inkarcıları acze düşüren, fiili veya men'î bir tarzda meydana gelen harikülâde bir iştir. Peygamberimiz doğduğu andan itibaren mucizeler göstermiştir. Doğduğunda İran kisrasının sarayında 14 burcu büyük bir gürültüyle yıkılmış, putlar yere düşmüş, Sâve gölü kurumuş, suy çekilmiş Semâve vadisi taşıp sular altında kalmış, Mecusilerin bin yıldır yanan ateşi sönmüş ve Kabe peygamberimizin doğduğu evi tavaf etmiştir. Bunların yanında Kuran-ı Kerim, miraç, ayın ikiye bölünmesi, güneşin geri döndürülmesi, bir avuç toprakla bir ordunun yenilmesi, parmaklarından suların akması, avcunda taşların tespihi, cennetten gelen üzümlerin tespihi, kütükten ağlama sesinin duyulması, kapı ve duvarın duasına amin demesi, ağaçlar ve hayvanlarla ilgili bir takım olaylar, yemeğin artması, pişmiş kuzunun zehirlendiğini haber vermesi, kör bir adamın gözünün açılması, ölüyü diriltme, gaibden haber verme, önündekileri ve arkasındakileri aynı anda görmesi, bulutun gölgelemesi ve gölgesinin olmaması onun diğer mucizeleridir. Kendisinden öceki bütün peygamberlerin gösterdiği mucizelerin birer örneğini göstermesi bakımından de her mucizenin kaynağıdır. O peygamberlerin hem evveli hem de sonuncusudur.

4- Ahmed ü Mahmud u Kâsım şâh-ı sultân-ı rüsûl

"Küntü kenzin" madeni hem keşf u hall-i müşkilât

[Ey] Ahmed, Mahmud, Kasım, Resuller şahı ve sultanı, "Ben bir gizli hazine idim" [kutsi hadisinin] kaynağı, güçlükleri halleden [Ey Resul]

Hz. Peygambere, Cenab-ı Hakk'ı çok övüp, O'na çok şükrettiği için Ahmed adı ikinci bir isim olmuştur. Bu isim ilk defa Kuran'da Hz. İsa'dan sonra gelecek peygamber müjdelenirken belirtilir. Birçok hadiste de bu isim zikredilir. Müştak Baba peygamberimizin gökyüzünde Ahmed ismiyle anıldığına dikkat çeker.

Bu ismi oluşturan harflerin bir takım esrarı vardır. "Mim" harfi çıkartıldığında ehad kalır ve Cenab-ı Hakk'ın birliğine işarettir. Ayrıca bu isim, Allah'ın birliğini ifade eden ehad ile Muhammed'in "mim"inin bir araya gelmesiyle oluşması nedeniyle de tevhidi işaret etmektedir. Şâhidî Dede Gülşen-i Tevhid ismindeki mesnevisinde bu durumu şu şekilde nazmetmektedir:

Der hakikat yek bedân Ahmed Ahad
Fırka în her du râ ismî koned
Mîm-i Ahmed virdi kesret âleme
Hem yazıld'ol mim lafz-ı âdeme

Yaratılan ilk varlığın Cenab-ı Peygamber'in ruhu olduğu ve bu ruhun Allah'tan alındığı düşünüldüğünde mesele daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca mim'den mevcudat ve mahlukat anlaşıldığı takdirde konu çok daha farklı bir mahiyet arz etmektedir.

Hz. Peygamberin isimlerinden biri de Mahmut'tur. Zebur'da da aynı anlama gelen bir kelime geçtiği söylenilmesine rağmen böyle bir isimle karşılaşılamamıştır. Yine bir başka iddiaya göre Neşideler neşidesinde (Süleyman şarkılarında) "Hikko matnittadim vikullo Mahamadim zehudi vezem raai benute yapus halam" Türkçesi "O'nun ağzı çok tatlıdır. Evet, O her şeyi güzel Muhammed'dir. Budur benim sevgilim, budur benim arkadaşım." şeklinde peygamberimizden bahsedildiği söylenmektedir.

Bunun yanında kutsal kitaplarda peygamberimizden hiç bahsedilmiyor da değildir. Net bir şekilde İncil'de peygamberimizden Yuhanna'nın 16. Babında 7-16. Ayetlerde bahsedilmektedir. Bu ayetler şöyledir:

"6-Şimdi ise beni gönderene gidiyorum ve sizden kimse, nereye gidiyorsun diye sormuyor. 7- Fakat size bu şeyleri söylediğim için yüreğimizi keder doldurdu. 8- Bununla beraber ben size bir hakikati söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem 'tesellici' size gelmez. Fakat gidersem onu size gönderirim. 9- Ve o geldiği zaman, günah için, salah için, hüküm için dünyayı ilzam edecektir. 10- Günah için çünkü bana iman etmezler 11- Salah için çünkü babama gidiyorum ve artık beni göremezsiniz. 12- Ve hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir. 13- Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamazsınız. 14- Fakat o hakikat ruhu gelince size, her hakikate yol gösterecek. Zira kendiliğinden söylemeyecektir. Fakat her ne işitirse size söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir. 15- O beni taziz edecektir, çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir. 16- Babamın her nesi varsa benimdir. Bunu için benimkinden alacak ve size bildirecektir, dedim."

Ayrıca yine Yuhanna İncili 14. Babda 16. Ayet şöyle bir işaret vardır. "16- Ben de babaya yalvaracağım ve size başka bir tesellici, hakikat ruhu verecektir. Tâ ki daima sizinle beraber olsun"

Tesellici anlamına gelen Parakletos kelimesi üzerinde tartışmalar yapılmıştır. Bu deyim Arâmî mawhamana ismin Yunanca tam karşılığı olan Periklytos'un bozulmuş şeklidir. Bu kelime çok övülen anlamına gelir. Aramice İncil'in orijinal dili olup Parakletos ile Periklytos'un fonotik olarak birbirlerine yakınlığı karşısında çevirmenlerin ve müstensihlerin karıştırmış oldukları görülmektedir. Peygamberimiz ortaya çıkışı ile daha açık öngörü, bizzat isiyle Arapça aslındaki şekliyle, şimdi uydurulmuş kabul edilen ancak o zamanlar kabul edilen ve Papa Gelasius tarafından zındıkça görülüp yasaklanan ve M.S. 496 yılına kadar kiliselerde okunan Barnabas İncil'inde yazılıdır. Ancak bu incil ortada olmadığından doğruluğu konusunda emin olmak mümkün değildir.

İsmail Hakkı Buresvî ise Ahmed isminin hakikatini şöyle açıklar:

"Ahmed, resulullâh sallallahü aleyhi ve sellemin kütüb-i kadîmede olan ism-i şerifleridir. Anınçün Hazret-i Musâ aleyhisselâm Ppº¯ Eݯ sİ ærnθ¯ qãnÛ¯ dedi ve İsâ aleyhisselâm tebşîr edip Ppº¯ tp¯ åPα sİ æ´¨ç buyurdu. Ve hadîsde gelir ki; benim indellâh on aded ismim vardır. Ol esmânın biri Muhammed ve biri Ahmed'dir. Bundan malûm olur ki, bu esmânın cümlesiyle tesmiye hakîkatde Allah tealâya muzâfdır. Ahmed ziyâde hâmid ve ziyâde mahmûd manalarına gelir. Ve bazı kibâr buyurmuşlardır ki, tekerrür-ü hamdi hasebiyle Muhammed ve livâü'l-hamdi hâmil olmak cihetiyle Ahmed tesmiye olunmuşdur. Ahad ve vâhid vahdetden müştâkdır. Vahdet infirâd demekdir. Ahad aslında vahiddir ki, sıfât-ı müşebbehedir. Vahîd ve münferid manasına vâvı hemzeye kalp olunmuşdur. Alâ hılâfi'l-kıyâs ahad zâtında ve vâhid sıfâtında müşâriki olmayana derler. Yevmü'l-ahad dedikleri iki manadan birine mahmûldur. Yâ evvel demekdir. Zira eyyâmdan ibtidâ halk olunan gündür veya yevmullâh demekdir. Ahada izâfeti evvel mahlûkât olmak sebebiyledir. Anınçün sânî icâda oldundukda isneyn denildi. Zira yevm-i ahadin sânîsidir ve alâ hâzâ. Nitekim tefsîr-i münâsebâtda mestûrdur.Peygamberimiz, dünya ve ahirette övüldüğü, kıyamette liva-i hamdin ve büyük şefaat yetkisi olan makam-ı Mahmud'un sahibi olduğu için Mahmud ismiyle de anılır."

Vezin zaruretiyle sadece Kasım olarak zikredilen bu ismin aslı Ebu'l-Kasım'dır. Hz. Peygamber, Arapların ilk evladın adı ile künye vermek adetlerine göre bu isimle de anılır. Peygamberimizin Hz. Hatice'den doğan ilk çocuğunun ismi Kasım'dır ve Kasımın babası anlamında bu isim kullanılır. Edebiyatımızda bu mübarek isim, sözlük anlamı da göz önünde bulundurularak, ilim ve hikmeti dağıttığı için tevriyeli olarak kullanılır.

"Küntü kenzen mahfî" Ben bir gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve alemleri yarattım, manasındaki hadis-i kudsinin kısaltılmış şeklidir. Bu hadis-i şerifde, Cenab-ı Hakk'ın kendi birliğini bir aynadan seyretmek için önce Hz. Muhammed'i, o'nun nurundan da bütün varlıkları ve insanları yarattığına işaret edilir. Gizlilerin en gizlisi olan bu hazine gayb-ı mutlaktaki hüviyet-i ehâdiyettir ki bütün bâtınların bâtınıdır. Bir diğer ismi de hakikat-ı Muhammediyedir. Bütün hakikatlerden önce vücut bulduğu için ona hakikatü'l-hakâyık denir.

Keşf, perdenin ötesindeki gaybi hususlara ve hakiki şeyleri yaşayarak bunlara vakıf olmak ve temaşa etmektir. Beden ve his perdesinin kalkması ve ruh aleminin seyredilmesidir. Doğrudan, aracısız Allah'dan alınan bilgiye de keşf denir. Hal ise insanın hiçbir iradesi olmadan kalbe gelen manalardır. Hâl kelimesi, burada tevriyeli olarak hem güçlükleri zorlukları çözen hem de yukarıda açıklanmaya çalışılan anlamlarında kullanılmıştır.

5- Vasfını "Ve'n-necm" ü "Ve'ş-Şems" ü "Tebârek" söyledi

Şanına "Tâhâ" vü "Yâsin" geldi Hak'tan beyyinât

[Ey Resul] Hak Taala, Seni anlatmak için Necm, Mülk ve Şems surelerini indirdi. Şanını açıklamak için Taha ve Yasin sureleri nazil oldu.

Necm Peygamberin kıraatini ilan ettiği ilk suredir. "O necme kasem ederim, indiği dem ki şaşırmadı sahibiniz, azıtmadı da ve hevadan söylemiyor" mealindeki ayetler, müşriklerin, "Muhammed Kuran'ı kendisi uyduruyor." demelerine karşı Cenâb-ı Hakk'ın yeminle hakikatı bildirir ve Hz. Peygamberin ne kâhin, ne sihirbaz, ne de mecnûn olduğunu, Kuran'ın da ancak bir vahiy olduğunu ifade eder. Buradaki necm, Kuran-ı Kerim'in parça parça nâzil olan her her bir bölümüne verilen isimdir. Takip eden ayetlerde de Kuran'ın Hz. Peygambere ancak vahiy yoluyla indirilerek O'nun hak resul olduğuna işaret eder.

Şems suresinin bu ilk ayetinde Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini anlayabilmemiz için çok açık bir delil olan güneşe yemin edilir. Divan şiirinde insan güzelliğini tasvir ederken sevgilinin bizzat kendisi veya yüzü ve yanağı güneşe benzetilir. Bu yönüyle Hz. Peygamber'in küfür karanlığını yok etmek için risalet ufkundan doğan hidayet güneşi olmasına da işaret eder. Ayrıca peygamberimizin eşsiz güzelliği bu sûre ile anlatılır.

Mülk suresinin bir ismi de "tebârek"tir. Özünde Hz. Muhammed'in risaletini tasdik ve takrir eden bu sure yüce peygamberin şanını bildirir mahiyettedir.

Peygamberimizin isimlerinden biri olan "Tâhâ" aynı ismi taşıyan surenin ilk ayetidir ve müfessirlerce bir çok anlam yüklenmiştir. Ebced hesabında "tı" harfi dokuz "ha" ise beş rakamının karşılığıdır. İkisinin toplamı on dört eder ve Hz Muhammed her türlü noksandan münezzeh oluşu, mükemmelliği ve hidayet nuruyla kâinatı aydınlattığı için ayın on dördüne benzetilir. "Tı" Tahir; "hı" ise Hâdi ismine işaret eder. Allah kullarının her türlü pislikten temizlenmesini ister. Çünkü temizlik Allah'ın isteğidir ve Hakk Teala bizatihî temizdir. Buradaki temizlik kutsilik manasına gelmektedir. Çünkü onun temizliği yanında kimsenin olmadığındandır. Bu adın zikri ise, bir kimsenin akidesi kendisine hakim olunca ona Tahir adı açılarak kendisini nezahate geri çevirir.

Hâdî; kullarına kendisini tanıma yollarını gösterip, onlara uluhiyyet ve rububiyyetini tasdik ettiren, insanlara kurtuluş yolunu gösteren,her mahluku, varlığını sürdürebilme yolunda gereken şeyleri yapmaya sevk eden anlamına gelir.

Kur'an-ı Kerim'de Yâsîn hitabı için değişik tefsirler yapılmaktadır. Kuran'ın kalbi olan surenin aynı zamanda ismi olan yasin naatlarda, Yüce peygamberi Cenab-ı Hak'kın diliyle öven bir hitap ve sıfat olarak ele alınır.

Şair bu ayetlerin müteşabih olup manaları ve sırları sadece Hz. Peygamberce bilinmekte olduğunu ima etmektedir. Ayrıca zikredilen sureler mutasavvıfların en çok refarans gösterdikleri ayetleri içerir.

6- Sûret-i envârının her zerresi şems ü kamer

Turre-i anber-feşânın leyletü'l-Kadr ü Berât

Nurlu yüzünün her zerresi bir güneş ve ay; Anber saçan saçların Berat ve Kadir gecesi

Sûret tasavvufta insan-ı kamildir. Allah insanı kendi suretinde yarattığından kamil insan Hakk'ın suretidir. Çünkü Hak, bütün isim ve sıfatlarıyla onda tecelli etmiştir. Bu yüzden o yeryüzünde Allah'ın halifesi olmuştur. Kamil insana sahip-i sûret adı da verilir. Hz. Peygamber vahidiyyet ve ehadiyyetin hakikatini kendinde gerçekleştirdiği için ona sûret-i Hak dahi denir. Dolayısıyla sonsuz nurun yanında ay ve güneş çok sönük kalır.

Berat gecesi Şaban ayının, Kadir gecesi ise Ramazan ayının en mübarek geceleridir. Ramazanın son on günü içindeki gecelerden birinde olan Kadir gecesinde Kuran-ı azimüşşan bir bütün olarak levh-i mahfuzdan dünya göğüne indirilerek orada beytü'l-izzete kondu. Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat gecesinde Allah Teala bir senelik olaylarla meydana gelecek şeylerin ezeli hükmü İlahi düzen gereğince bu gecede belirlenmiştir. Ayrıca Kadir gecesi, sâlikin özel bir tecelliye mazhar olduğu ve bu sayede sevgilinin yanındaki kadrini ve kıymetini tanıdığı gecedir ve bu sâlikin aynü'l-cem'de yani tam cem halinde, her şeyi yok ve fanî, sadece Allah'ı var ve bâkî olarak görmesi durumunda ve marifetin nihai makamına ulaşmasının başlangıcında olur. Beyazıt Bestamî "Kendimi tenzih ederim" ve Hallac-ı Mansur "Ene'l-Hak" sözlerini aynü'l-cem makamındayken söylemişlerdir. Aynü'l-cem, tevhidin bir diğer ismidir.

Her ne kadar suretinin her bir zerresi ay ve güneşe benzetilmesi mübalağa olduğu düşünülse de bu mübalağa değildir, hakikattir. Nur-ı İlahiyi taşıyan bir yüzün her zerresinin ay ve güneş olması, güneş ve aydan daha parlak bir şey bilmeyen insanların daha iyi anlaması için misal getirilmiştir. Buradaki ışık hakiki değil mecazidir ve bu ışığı görmek her kula nasib olmaz. Sahabeden bu ışığı gören Hz. Ali'dir ve ondan bahsederken kerremellahü vecheh deriz. Peygamberimizin yüzünün değirmi oluşu ve ayın on dördü gibi parlaması sebebiyle de ashabın Hz. Peygamberin yüzüne devamlı bakamadıkları Tirmizi'nin Şemail'inde anlatılır. Burada şems ve kamer rastgele kullanılmayıp, kamer; peygamberimizin mübarek sima-ı şerifini, Güneş ise Kadir gecesinde müminlere bütün parlaklığıyla görünmesine telmihtir. Ayrıca saçının anber saçması, saçının her zaman misk u anber gibi kokmasına işarettir. Peygamberimizin yanına yaklaşanlardan bile birkaç gün onun güzel kokusu çıkmadığı düşünülürse söylenilmek istenen daha iyi anlaşılır. Leyl kelimesi iyham yoluyla saçlarının siyah olduğunu işaret etmektedir.

7- İzz ü ikbâlünden ötrü oldu terkib-i cihân

Yer ü gök ins ü melâik asl u fer'-i kâinât

Yer, gök, insan, melekler, kainat ve bütün varlık alemi [senin] yüce bahtının ve şanının şerefine yaratıldı.

Bu beyitte, "Levlâke levlâk, lemâ halaktü'l-eflâk" kutsi hadisine telmih vardır. Bu hadis-i şerife göre bütün kainat, insan, melekler, cinler, yer ve gök Resulullah'ın yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır.

Asl ve fer aynı zamanda dinin esasları tevhid, marifet, iman, yakin ve sıdktır. AllahTaala dinini peygamberimizle tamamlamıştır. Hidayet ise esasların esasıdır. Bunlardan türeyen hallere, makamlara, amellere ve taatlare fer denilir. Fer, asla bağlıdır. Usule bağlı kalmayan vusûlden mahrum kalır. Şeriatsız hakikat olmaz. Asılların aslı da edeb ve erkan gözetmektir yani güzel ahlaktır. Güzel ahlakın numunesi ise peygamberimizdir. Asl-ı alem ise insan-ı kamildir. Bu beyitte peygamberimizin hem nebilerin hem de velilerin en büyüğü olduğuna işaret edilmektedir.

8- Gevher-i deryâ-yı aşkın katresündendir yâkin

İsm ü resm ü fevk u taht u dört tabâyı' şeş cihât

İsim, resim, üst, alt, dört tabiat ve altı yön senin aşk denizindeki cevherin damlası olduğu muhakkaktır.

Gevher; Cenab-ı Hakk'ın ilk yarattığı Hz. Peygamber'in nuru, akl-ı küll, akl-ı evvel de denilen Nur-ı Muhammedidir. Derya ise Allah'ın tecelligahı, ilahi hakikatlerin ve marifet sırlarının idrak mahalli olan gönüldür. Bu gevherden bütün kainat yaratılmıştır. İsim, ilim ve kudret gibi sübûtî, kuddüs ve selam gibi selbî sıfatları bulunması ile zattır. Tasavvufta önemli olan müsemmadır. Fakat zata delalet etmesi ve delil olması itibarıyla isim de çok önemlidir. Resm, halk ve sıfatlardır. Tabayi tabiatın çoğuludur ve kainatlar demektir. Şeş cihat ise cihat-ı sitte de denilen altı yöndür ki bunlar; alt, üst, ön, arka, sağ ve soldur. Bu altı yönün ricali de vardır. Bu rical evliyâullahın ulularındandır, kırklar içinde yer alır ve sıralamada dördüncü sıradadır.

Bunlarla kâinatta her ne var ise peygamberimizin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı kastedilmektedir.

9- Ey Mutahhar geldigün dem kim vücûda ânadan

Kâfirin deyri yıkıldı titredi Lât u Menât

Ey Mutahhar! Anne karnından dünyaya geldiğinde kafirlerin kiliseleri yıkıldı, Lat ve Menat sallandı. [devrildi]

Hz. Peygamberin Tâhir ismi zahiri, mutahhar ise manevi temizliğini belirtir. Kudsi feyzlere, tecellilere İlahî bir bağlılıkla mazhar olup, gönül alemi parladığı ve tam bir saflık içinde olduğu için ona mutahhar denilmiştir.

Şair, burada, peygamberimizin bu deni' dünyayı şereflendirdiği gece gerçekleşen mucizelerden ikisine işaret etmektedir. Bunlardan biri putların yıkılmasıdır. Kureyşten bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavaf ederlerdi. O gün yine bayramları idi. Develer kurban edip şaraplar içiyorlardı. Putlarını tavaf etmek içim yanına gittiklerinde yüzü koyun yerde yattığı gördüler. Kaldırıp yerine koydular, yine düştü. Üç defa kaldırıp tekrar düşünce bu sefer puttan şöyle bir ses geldi: Bir kimse doğdu. Yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Padişahların korkudan kalpleri titredi. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip ise olayı şöyle anlatmaktadır: O gece kabenin içinde bulunuyordum. Oradaki putların hepsi secde ettiler. Düştüler, başları ve ayakları kırıldı.

İşaret edilen ikinci mucize İran kisrasının sarayında on dört tane burcun yıkılması hadisesidir. Aynı gece kisaranın başkadısı Mubezan bir rüya gördü. Rüyasında bir gurup serkeş devenin bir sürü Arap atını önlerine katarak Dicle'yi geçtiklerini ve İran topraklarına yayıldıklarını gördü. Kisra gelişen olaylardan çok ürkünce meclisini topladı. Meclisinde neler olacağı konuşulurken Mubezan da gördüğü rüyayaı anlattı. Rüyayı kimse yorumlayamayınca Yemen'de ölüm döşeğinde Şatıh adında bir tabirci yorumladı. İran'ın Araplar tarafından fethedileceğini ve kisranın sarayında yıkılan burçlar sayısınca kral ve kraliçe geleceğini daha sonra yok olacağını söyledi ve öldü.

10- İlm ü hilm ü haya vü tevbe ü zühd ü vera'

Halka fazlından erişti rûze vü hacc u zekat

İlm, iyi huyluluk, utanma duygusu, tevbe, Allah korkusu, oruç, zekat, hac insanlara senin faziletin sayesinde ulaştı.

Burada peygamberimizin ahlâk-ı pâki ve din-i mübînin insanlara örnek olması anlatılmaktadır. Ayrıca iyi bir müslümanın ilim, amel ve ahlak sahibi olması gerektiği hatırlatılmaktadır. İlim, kişinin kendini bilmesidir. Bu ilim kitaplardan değil, kişilerin ağzından, sözden değil halden ve Hak'ta fani ve baki olanlardan öğrenilir. Hilm; yumuşak huyluluktur, asabi olmamak, sakin olmak, insanlarla çok rahat ve onları incitmeden konuşabilmek ve herkese iyi davranmaktır. Haya; utanma duygusudur ve tabii ve dini olmak üzere iki türlüdür. İnsanların mahrem yerlerinin açılmasından utanması tabii, Allah'tan korkan bir müminin günah işlemekten utanması ise dini hayadır, Allah'ın huzurunda her türlü iddiadan vazgeçmektir. Tevbe, kalpteki kötülükteki ısrar düğümünü çözüp Hakk'a dönmek ve Rabb'ın hukukunu gözetmektir. Kötü ve günah işlerden pişman olup Hakk'a yönelmektir.Tarikata girenlerin ilk yaptığı şey tevbedir. Onun için tevbe süluk ehlinin ilk menzilidir. Zühd, ahirete yönelmek için dünyadan el-etek çekmek, Hakk'a yönelmek için dünyadan da ahiretten de el etek çekmektir. Dünyanın varlığıyla yokluğunun eşit olmasıdır. Birincisi abidlerin, ikincisi ise sufilerin zühdüdür. Vera, dinde haram ve mekruh olan şeyleri terk ettikten sonra haram ve mekruh oluşu şüpheli olan hususları ve helal ve mübahların ihtiyaçtan fazlasını terketmektir. Zerre kadar da olsa kimsenin hakkını üzerine geçirmemektir. Hz. Peygamberin "Kimin üzerimde hakkı var gelsin alsın" demesine karşın hiç kimsenin hakkı olduğunu söyleyememesi müminlerin örnek almaları gereken bir davranış biçimidir. Bütün bunlar aynı zamanda bir sâlikin nefsini terbiye ederken geçirmesi gereken aşamalarıdır. Bütün bu aşamaları geçirdikten sonra ancak insan-ı kâmil olunabilir. Bunlar bir müslümanda olması gereken ahlak ölçüleridir.

Rûze oruç tutmak yani, ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden nefsi kesmek demektir. Hicretten bir buçuk yıl sonra farz olmuştur. (Bakara, 183) Zekat, hicretin ikinci yılında oruçtan önce farz kılınmıştır. İslamın şartlarından biridir. Belli miktarda bulunan gayr-ı menkullerin ve ticari malların üzerinden bir yıl geçtikten sonra bir kısmının verilmesine denir. Hac, Arafat'ta belirli vaktinde bir miktar durduktan sonra Kabe-i Muazzama'yı usulü üzere tavaf etmektir. Bunlar islamın şartlarından üçüdür.

Beyitte ise, yukarıda anlatılan ibadet ve ahlakla ilgili hususların hepsini bizlere Resulullah'ın öğrettiği ifade edilmektedir.

11- Her ki imânın yakîn etti sana ey pâk-ı dîn

Lâ-yezâl oldu hemişe câvidân ender-hayat

Ey pâk-din, kim sana tam olarak inandı, ölümsüz oldu.

Vakaya uygun başka türlüsü imkansız ve değişmeyen inanca yakin diyoruz. Bu delille değil, iman gücü ile apaçık olarak görülür. Saf kalple gaybı temaşa ve fikri muhafaza ile sırrı müzakere diye de açıklanır. Bir şeyin hakikatı konusunda kalbin doyum halinde olması, her türlü şüpheden uzak gaybın hakikatine ermektir. Yakin ile insan ateşte yürür, su üzerinde durur. Yakin sahipleri katında bela nimete, rahatlık musibete dönüşür. İlim saliki kullanır, yakin taşır. Üç türlü yakin bilgi vardır. Bir şeye hakkında habere dayanan kesin bilgi ki ilmel-yakin diyoruz, görerek elde edilen kesin bilgi ki hakke'l-yakin ve son olarak yaşayarak bizzat öğrenme ki ona da hakk'el-yakin diyoruz. İman ise marifetullahtır. Hakka dair olan bilgiye hakke'l-yakin olmaktır. Sufiler imanı, uluhiyyeti temaşa etmek, vuslat derecesine ulaşmak,, birden başkasını görmemek olarak tarif derler. İşte bir kimse Resulullaha olan imanını yakin ederse, şüpheden ve tereddütden uzak tutarsa o ölümsüz olur. Çünkü o noktada benler yok olur, sadece o kalır. O da ölümsüzdür, sonsuzdur ve daima diridir.

12- Mü'min-i sadık-muvahhid can-feşân oldu sana

Gerçi müşrik şüpheden pâk olmadı ol bî-sebât

Allah'ın birliğine inanmış doğru müminler sana canlarını feda ettiler, ama o kararsız müşrikler şüpheden kurtulamadılar.

Bu beyitte mümin ve müşrikin tanımı yapılmaktadır. Mümin, Allahın birliğine inanan va canını Resulullah için veren kimsedir. Müşrik ise hiçbir zaman şüpheden kurtulamaz. Şüphe onu kararsız yapar. İman her türlü şüpheden kurtulmaktır. Müşrik bilinen anlamı yanında erbabınca tevhidi anlayamayanlar için de kullanılan bir ifade olup burada ham sofular da kastedilmektedir.

Burada aynı zamanda peygambere duyulması gereken sevginin ölçüsü de verilmektedir. Can-feşan olmak yani canını verecek kadar sevmek gerekir. Gerçek dost ve gerçek aşık sevdiği için canını göz kırpmadan verebilir. Can vermek samimiyetin bir ölçüsüdür. Zaten bir hadis-i şerifinde peygamberimiz "Beni canınızdan çok sevmedikçe tam iman etmiş sayılmazsınız" buyuruyor. Gerçek mümin olmak demek canını Resulullah için verecek kadar çok sevmek demektir.

14- Yâ şefiâ'l-müznibîn rahm et Nesimî'ye bugün

Hâsılım iki cihânda sensin ey pâkize-zât

Ey günahkarların şefaatçisi! Bugün Nesimi'ye merhamet et. Ey temiz yaratılışlı! İki dünyada da her şeyim sensin.

Hz. Peygamber mahşerde günahkar Müslümanların azaptan kurtulmaları için Cenâb-ı Hakk'ın izni ile onlara şefaat edecektir. Bu nedenle Şefi'ü'l-müznibîn isimlerinin sahibidir. O yaratılışı ve ahlakı itibarıyla temizdir. Sufiler bu dünyada ve ahirette hep Resulullah'ı ararlar ve ona benzemeye çalışırlar.

Dipnotlar:
* Araştırma Görevlisi, İ.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.
1 Hakkında bilgi veren kaynaklar şunlardır: Emir Kemalleddin Hüseyn, Meclisü'l-Uşşâk, Ayasofya Kütüphanesi, Katip Çelebi, Keşfü'z-zünûn, c. I, s. 401, Latifi, Tezkire, Aşık Çelebi, Meşâirü'ş-Şüerâ, Refii, Beşâretnâme İ.Ü. Kütüphanesi, Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkire, Gelibolulu Mustafa Ali, Künhü'l-Ahbar, E. J. W. Gibb, History of Ottoman Peotry, Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, c.2, s. 432-434.
2 Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, 12. Bs., İstanbul, 1985, s.233-234.
3 M. Fuad Köprülü, Hayat Mecmuası, Ankara 1927, s.20. Bursalı Mehmet Tahir'de bu rakam h. 820'dir. Bk. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, c. 2, s.432.
4 M. Fuad Köprülü, Anadolu'da İslamiyet, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, İstanbul, 1922, ve 1923, c. II. (Üç makale)
5 Bu mezheb hakkında daha fazla bilgi için bk. Abdülbaki Gölpınarlı, Hurufilik Metinleri Kataloğu, 2. Bs., Ankara, T.T.K., 1989.
6 Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1983, c.I, s.372-374.
7 Resul ve nebi tanımları zaman zaman birbirine karışmıştır. Resul için kendisine kitap ve yeni bir şeriat verilen insân-ı kâmil denilmiş olmasına rağmen Kuran-ı Kerim'de Hz. İsmail için resul diye bahsetmesini delil olarak gösteren Kadı Beydavi tefsirinde resul olmak için yeni bir kitap ve şeriatın şart olmadığını söyler. Şerafettin Gölcük, İslam Akaidi, Konya, 1989, s.124. Resul ve Nebi karşılaştırması için bk. Salih Sabri Yavuz, İslam Düşüncesinde Nübüvvet, İstanbul, t.y., s. 17-20. Sırrı Paşa, Nakdü'l-Kelâm fî Akâidi'l-İslâm, İstanbul, 1324, s. 28-29.
8 Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1991, s.534.
9 Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Metin Yurdagür, Esma-i Hüsna Allah'ın İsimleri, İstanbul, 1996, s.242-244.
10 Nur, 35.
11 Zümer, 69.
12 Süleyman Uludağ, a.g.e. s. 130.
13 Osman Karadeniz, İlim ve Din Açısından Mucize, İstanbul, 1999, s. 27.
14 Osman Karadeniz,a.g.e., s. 226-229
15 Mucizeleri için bk. Namık Yazıcı, Peygamberimizin Mucizeleri, İstanbul, 1987.
16 Saff, 6: "Hatırla ki Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı, benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti."
17 Şahidi İbrahim Dede, Gülşen-i Vahdet, Haz. Numan Külekçi, Ankara, 1996, s. 53-54
18 Namık Yazıcı, a.g.e., s. 34-35. Bunların yanında Tevrat'ta, Habakkuk, bab 3'de, Tesniye Bab 18'de de peygamberimizden bahseden bölümler vardır. İncil'de ise Yuhanna bab 14'de de vardır. Bunların yanında Hindililerin ve Eski İran kutsal kitaplarındaki müjdeler için bk. A. H. Vidyarthi, U. Ali, Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed, çev. Kemal Karataş, İstanbul, 1997.
19 Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit Tevrat, Zebur (Mezmurlar) ve İncil, İstanbul, Kitabı Mukaddes Şirketi, 1995, s.112-113.
20 A.g. e. 110.
21 Muhammet Esed, Kuran Mesajı, Türkçe'ye çevirenler, Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İstanbul, 1999, c.3, s.1145.
22 Allah'ım, beni Ahmed'in ümmetinden yap!
23 Benden sonra gelecek Ahmed adında .... (Saf, 6)
24 İsmail Hakkı Bursevî, Ruhü'l-Mesnevî I, İstanbul, 1286, s. 360
25 "Ben bilinmeyen bir hazine idim, bilinmeyi diledim, halkı yarattım ve bilindim." Kutsi Hadis, İbni Teymiye, Zerkeşî, İbni Hacer, Suyutî gibi hadis alimleri bunun mevzuu olduğunu söylerler. Aliyyü'l-Karî "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım (Zariyat 56) ayetine dayanarak manasının doğru olduğunu iddia ederler. Keşfü'l-Hafâ, c. 2, s.132, Ahmet Serdaroğlu, Mevzuaat-ı Aliyyü'l-Kârî Tercemesi, Ank. 1966, s. 92)
26 Uludağ, 286.
27 Necm, 53/1-3.
28 Ahzab 33.
29 Afifüddin Süleyman el-Tilmsânî, Esmâü'l-Hüsnâ, İstanbul, 1996. s. 174
30 Metin Yurdagür, a.g.e. s. 244-246. Kuran-ı Kerim'de; Rad 33, Hacc 54, Furkan 31, Zümer 23, 36. ayet-i kerimelerde geçmektedir.
31 Hadis bilginlerinin bir kısmı bu hadisi mevzu hadisler arasında gösterse de bazı alimler, Deylemî'nin İbni Abbas'tan merfû olarak rivayet ettiği; "Cebrail bana geldi ve dedi: Allah Teala buyuruyor: 'Ya Muhammed, sen olmasaydın cenneti yaratmazdım, sen olmasaydın cehennemim yaratmazdım' Başka bir rivayette 'Sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım' dedi." Hadisindeki anlama uyduğu için meal bakımından hadis sayılır derler. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ c.2, s. 164, Ahmet Serdaroğlu Mevzûat-i Aliyyü'l-KârîTercümesi, Ankara, 1966, s. 99.
32 Müeyyedüddin el-Cendî, Nefhatü'r-Rûh ve Tuhfetü'l-Fütûh: Vuslat Yolu, İstanbul, 1996, s.95.
33 Altıparmak, Peygamberler Tarihi, s. 259
34 Muhammediye, s.146
35 Namık Yazıcı, a.g.e., s. 67-69.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net