Cemaatler kendini nasıl denetler?

Bir önceki yazıda Osmanlı döneminde tarikatları denetlemek için alınan önlemleri anlatmaya çalışmıştık. 1812 tarihli fermanla birtakım düzenlemeler yapılarak tarikatları denetlemek için ilk adım atılmış, şeyh efendiler müntesiplerinden ve zaviyelerinden sorumlu tutulmuştu. Zaviyelere şeyh atanması bir kurala bağlanmış, asitaneden habersiz zaviyelere şeyh atanamayacağı, asitane şeyhlerinin de şeyhülislam tarafından onanması kuralı getirilmişti. İdari bakımdan şeyhülislamlığa bağlanan tarikatlar mali bakımdan da vakıflara bağlanmış ve denetlenir olmuştu.

Zamanla bu ferman yetersiz kalmaya başladı çünkü tekke sayısı fazla idi. Tekke vakıflarının ciddi miktarlara varması konuyu biraz daha düşünülür hale getirdi. İdari bakımdan denetlemek için şeyhülislamlık içinde üyeleri şeyhlerden oluşan Meclis-i Meşayih kuruldu ve tarikatların denetlenmesi bu daireye bağlandı. Ayrıca her tarikat kendi zaviyelerini denetlemekle yükümlü kılındı.

Cemiyet-i Sufiyye

Devlet tarikatları denetim altında tutmak için önlem alırken öte tarafta tarikatlar sahtekarlara ve sapkınlara karşı kendilerini korumak için bir araya geldi. II. Meşrutiyet'in ilânından sonra memlekette esen havanın da tesiriyle kimi ehl-i tarik bir araya gelerek bir cemiyet kurdu. Ancak 1911'de faaliyete başlayabilen cemiyetin ilk başkanı Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, ikinci başkanı ise Erbilli Esad Efendi idi.

Cemiyetin yönetmeliğinde kuruluş gayesi, dervişler arasında kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek, tarikat ehlinin ahlakını güzelleştirmek, maddi-manevi gelişmesine yardım etmek, tarikatlara yakışmayan hareketleri engellemek, dervişlerin ihtiyaçlarını karşılamak olarak sıralanır. Bir şartı da hiçbir şekilde siyaset ile ilgilenmemektir. Üye olmak için ise hangi tarikattan olursa olsun derviş olmak yetiyordu.

Cemiyet bir de Tasavvuf Mecmuası adı ile haftalık bir dergi yayımlamaya başladı. Bugün bile bize kaynaklık eden dergide tasavvuf tarihi ve tasavvufi eserlere dair yazılar yer alır.

Cem'iyyet-i Sûfiyye-i İttihâdiyye

Meşrutiyet'in ilanından sonra kurulan bir diğer cemiyet Ağaçkakan Bedevi dergahı şeyhi Nailî Efendi tarafından kurulan fakat arzu edilen etkinliğe ulaşamayan ve pek taraftar toplayamayan Cem'iyyet-i Sûfiyye-i İttihâdiyye'dir. Diğer cemiyetin devlet tarafından kurulduğunu ve devletin kontrolü altında olduğunu söyleyerek itiraz etmişlerdi. Bu cemiyeti Muhibban adı ile dergi çıkaran grup destekliyordu. Zaman zaman bu iki dergi arasında tartışmalar da oldu. Muhibbân, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin tasavvufa karşı olduğunu söyleyerek eleştirirken Tasavvuf dergisi de onun ehl-i tasavvuf olduğunu ve kimi tasavvufi eserleri tercüme ettiğini söyleyerek savunuyordu. Bir diğer tartışma ise Şeyh Savfet ile İzmirli İsmail Hakkı arasında hadislerin sıhhatine dair cereyan etmişti. Ancak tartışma hadislerle sınırlı kalmayıp zamanla tasavvufun temel meselelerine sirayet etti. Bizim için güzel olan tarafı ise tartışmaların kitaplaşmasıdır.

Tartışmalar başlıyor

Kamuoyu ise bugünküne benzer şekilde tekkeler ile ilgili kimi ahlakî kimi inançla ilgili olumsuz haberlerden sonra konuyu tartışmaya başlamıştı. Bu tartışmalar esnasında tekkelerin kapatılması bile gündeme geldi. Abdullah Cevdet'in başını çektiği grup Osmanlı devletinin ayakta kalması için tekkelerin mutlaka kapatılması gerektiğini iddia etti. Başta Cemiyet-i Sufiye olmak üzere tarikat ehli ise tekkelerde bazı sorunlar olduğunu kabul etmekle birlikte toptan kaldırmak yerine ıslah etmek yoluna gidilmelidir, görüşünü savundu. Çünkü tekkeler toplumun dini hayatının alternatifi olmayan ayrılmaz bir parçası idi. İlginç olan husus Müstakim ve Sebilürreşad yazarlarının bu tartışmaya girmemeleri idi. Bu sessizlik iki tarafın görüşlerine de katılmadıklarını, bununla birlikte kendileri için mühim ve öncelikli olmadığını, dolayısıyla zımnen kapatılmalarına itiraz etmemeleri anlamına geliyordu.

19 Mayıs 1919'a gelindiğinde ise bu tartışma ortadan kalkmıştı. Çünkü vatanın savunması söz konusuydu ve bu tartışmanın ne yeri ne de zamanı idi. Gazi Mustafa Kemal, Anadolu'daki şeyh efendilere mektuplar yazarak Milli Mücadele'ye destek vermelerini istedi ve istediği desteği de buldu.

Osmanlı Devlerinin kuruluş döneminde görülen Osman Gazi-Şeyh Edebali, Orhan Gazi-Emir Sultan, Çelebi Musa-Şeyh Bedreddin, II. Murad-Hacı Bayram Veli, Fatih-Akşemsettin ilişkisini andırır bir şekilde derviş-sultan beraberliği 23 Nisan 1920'de görüldü. TBMM, rûhaniyet-i maneviyesinden yardım istercesine Hacı Bayram Veli türbesi ziyaret edilip dualar edildikten sonra açıldı. Meclisin seçilen iki başkan yardımcısından biri Konya asitane şeyhi ve Konya milletvekili Abdülhalim Efendi, diğeri ise Hacıbektaş Dergahı şeyhi ve Kırşehir milletvekili Cemaleddin Efendi idi. Bu iki ismin rastgele seçilmiş olduğu düşünülemez herhalde. Hacı Bayram Veli'nin aynı zamanda ikinci devir Melamilerinin piri olduğu düşünüldüğünde bu üç tarikatın iki ortak özelliği vardı. İlki üçünün de menşeinin Anadolu oluşu, diğeri de Meclis-i Meşâyih'e üye vermiş olmamaları idi. Düşünüldüğünde bu da bir mesajdı ve Cumhuriyet'in tercihini gösteriyordu.

Bu tercihler bize aynı zamanda Türk devletinin kurucu aklının yedi asır önce Osmanlı Devletini kurarken ne düşündüyse Türkiye Cumhuriyetini kurarken de onu düşünmüş olduğunu gösteriyor.

1924'te Diyanet İşleri Başkanlığı kurulunca tekke ve zaviyelerin yönetimi de bu kuruma devredilmişti. Bu beş yıl içinde kapatılma tartışmaları rafa kaldırılmış idi. Şeyh Said İsyanı çıkınca tartışmalar raftan indirildi ve devlet tarikatları genç Cumhuriyet için muhtemel tehlike görerek 1925 yılı sonlarında 677 sayılı kanunla tekke ve zaviyeler kapatıldı ve şeyh, derviş, mürit gibi unvanların kullanılması yasaklandı.

Tekkeler kapatılınca kimi tekke şeyhi "vardır bunda da bir hayır" diyerek kararı olgunlukla karşıladı. Hatta Konya Mevlana Dergahı son postnişini Veled Çelebi İzbudak şu dörtlüğü ile kararı hak ettiklerini söyledi.

Hak ehli olunca içimizden mefkûd
Cahiller edince arş-ı irşâda suûd
Beyhude figân etmeyelim lâyıktır
Dergahlarımız boş idi oldu mesdûd

(İçimizde gerçek dervişler, Hak erenleri, aşıklar kaybolunca, gidince cahiller irşat postuna oturmaya başladı, şeyhlik yapar oldu. O yüzden boşuna bağırıp çağırmayalım. Dergahlar boştu, şimdi de kapatıldı.)

Herkes Veled Çelebi gibi düşünmüyordu doğal olarak. Kararın yanlış olduğunu, genelleme yapmanın doğru olmadığını düşündüler. Kimileri de tasavvufi hayatı sürdürmek için ne tekkeye ne de zaviyeye ihtiyaç olduğunu, kâinatın kendileri için dergâh olduğunu düşünerek politik tartışmalara girmedi ve eskisi gibi yaşantılarına gizli de olsa devam etti.

Kapatıldıktan sonra neler oldu sorusuna ise bir sonraki yazıda devam edelim.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Baba bu kitabı niye yazdın? Şiir, Şair ve Peygambere Dair

Bundan birkaç sene önce M. Fatih Andı’nın Şiirin Ufku: Hz. Peygamber’i Şiirle Sevmek bir kitap yayınlandı. Fatih Andı kitabının önsözünde Abdullah b. Nuayman isimli bir sahabenin başından geçen bir olayı naklettikten sonra “bu satırların aciz yazarının yarın ahirette o Kainatın Efendisi Peygamberi’ne olanca samimiyetiyle çam sakızı kabilinden bir hediye olarak sunacağı bu “şeycik” de Abdullah b. Nuayman’ın bir sepet turfanda meyvesinin kırıntısı kabilinden bir değere ve iltifata ola ki mazhar olur umudu bu acizin iki cihanda da hayatına anlam katacak bir mutluluk vesilesidir.” cümlelerini okuyunca aynı ümidi ben de beslemeye başladım ve aynı niyetle Peygamber efendimizin şiir ve şair ile ilgili yazdığım makaleleri kitaplaştırdım.

Allah duaları kabul eder ve onun peygamberi de kendisini sevenlerden yüz çevirmez ümidiyle küçük bir hediye olarak kabul edilmesi niyazıyla.

Ahmet Haşim'in "Müslüman Saati" denemesi üzerine

Ahmet Haşim yeni şiirimizin kurucuları arasındadır ve yeni şiir onunla başlatılır.

Ahmet Haşim'in nesirleri de şiirleri kadar başarılıdır ve denemelerinden ve düzyazılarından oluşan kitaplarını elinize alsanız bir çırpıda okursunuz.

Gurabahane-i Laklakan isimli eserinde yer alan denemelerden ikincisi Müslüman Saati başlığını taşır. Bu denemesi üzerinde en çok konuşulan ve yazılan eserlerindendir. Ders kitaplarında olması gerektiğini ve her Türk gencinin mutlaka en az iki kere okuması gerektiğini düşündüğüm bu yazıyı okuyup değerlendirmeye çalıştığımız sohbeti paylaşıyorum.

Buyurunuz.

ismailgulec.net