İlk YÖK başkanımız kim?

Durun. Hemen, "İhsan Doğramacı" demeyin. Onu kastetmediğimi anlamış olmalısınız. İstanbul Üniversitesi, İTÜ, Marmara Üniversitesi ve daha çok sayıda kurumumuz, kuruluşunu çok daha eski dönemlere götürdüğü gibi ben de Yüksek Öğretim Kurumu'nun kuruluşunu eski tarihlere götürerek bu soruyu soruyorum. Madem ben sordum, cevabını da önce ben arayayım.

Osmanlılarda kurulan ilk medresenin İznik Medresesi olduğu ve kurucusunun da Dâvud-ı Kayserî olduğu bilinir. Ancak medreselerin kurumsallaşması ve yasasının çıkarılması, Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethinden sonra olur.

İstanbul'un fethine kadar Nizamiye medreselerini taklit eden Osmanlı medreseleri, ilk kez Fâtih Sultan Mehmed döneminde farklılaşmaya ve düzeni değiştirmeye başlar. Bu dönem, yükseköğretim ile ilgili ilk yasal düzenlemelerin yapıldığı ve değişimin görüldüğü dönem olur.

Kesin olmamakla birlikte Fâtih Sultan Mehmed, medreselerin işleyişine dair yapılan yasal düzenlemelerin hazırlanmasında üç isme görev verir. İkisi Ayasofya müderrisi olan Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu, diğeri vezir-i azam Mahmut Paşa. Bu arada, Fâtih Sultan Mehmed'in de medrese programı hazırlanırken müdahale ettiğini ekleyelim. Medreseler kanunu, yani dönemin YÖK kanunu, Gazi Hünkâr, Ali Kuşçu, Molla Hüsrev ve Sadrazam Mahmut Paşa'dan oluşan bir kurul tarafından hazırlanmış olur. Bunların içinde iki isim diğerlerine göre daha çok öne çıkar: Sadrazam Mahmut Paşa ve Molla Hüsrev. Molla Hüsrev, müfredat ve eğitim usûlünün belirlenmesi gibi eğitime dair hususlarda çalışırken, Mahmut Paşa, medresenin teşkilât yapısını, hocaların alacağı maaş ve bu maaşın nereden karşılanacağı gibi doğrudan eğitim ile ilgili olmayan konularla ilgilenir.

Molla Hüsrev

Fâtih Sultan Mehmed, kurduğu Sahn-ı seman medresesinin başına, Molla Hüsrev'i getirir. Dolayısıyla Molla Hüsrev, hem kanunu hazırlayan kurulda yer almasından, hem de uygulayıcı olarak göreve getirilmesinden dolayı Osmanlı yükseköğretim sisteminde önemli katkıları bulunan kişilerden biridir. Hatta ilk YÖK başkanımız olarak bile kabul edilebilir.

Kaynaklar, Fâtih Sultan Mehmed'in, Molla Hüsrev'e karşı büyük hürmet ve muhabbet beslediğini, onun için, "Zamanın Ebû Hanîfe'sidir" denildiğini rivâyet eder. Osmanlı hukuk tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Molla Hüsrev'in, sultanın huzurunda yapılan ilmî tartışmalarda "reîsü'l-ulemâ" yani "âlimlerin başı" sıfatıyla hakemlik yaptığı anlatılır. Başta fıkıh ve usûl-i fıkıh olmak üzere, tefsir, Arap dili ve edebiyatı, şiir ve hat sanatı gibi alanlarda eser veren Molla Hüsrev'in fıkha dair eserleri Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulur, kadıların başvuru eseri olur.

İstanbul'un fethiyle önce Ayasofya Camii civarındaki papaz odaları medrese yapılıp başına geçirilen Molla Hüsrev, Sahn-ı Seman'ın inşâsından sonra medresenin taşınması ile birlikte yeni kurulan bu medresenin de başına geçer. Eğer Sahn-ı Seman medresesini İstanbul'da kurulan ilk yükseköğretim kurumu kabul edersek Molla Hüsrev, bu durumda İstanbul Üniversitesi'nin de ilk rektörü olarak kabul edilebilir.

Mahmud Paşa

Mahmut Paşa'nın, Sırp mı, Rum mu, Bulgar mı ya da Hırvat mı olduğu tartışılır ama Türk ve Müslüman asıllı olmadığı tartışılmaz. Saraya ne zaman ve nasıl getirildiği konusunda kesin bir bilgi olmasa da en yaygın kanaat, annesiyle birlikte yaptığı bir yolculukta Osmanlı beylerinden Mehmed Ağa tarafından esir alınıp Mehmed Ağa'nın himâyesinde eğitim aldığı ve saraya sunulduğudur. Saraya sunulmadan önce Mehmed Ağa, evinde özel hocalar tutarak Mahmut Paşa'yı yetiştirir ve daha sonra tahsilini tamamlaması için saraya, Enderun mektebine gönderir.

Onun paşa olmaya giden yolculuğunda iki önemli isim var. İlki yukarıda ismi geçen Mehmet Ağa. Diğeri ise hikâyesini az sonra anlatacağım, Molla Abdülkerim Efendi. Onun Mahmut Paşa'nın hayatında nasıl rol oynadığını Taşköprüzade'den dinleyelim.

Elinden tutup cennete sokan adam

Molla Vildan adında bir âlim, Mahmud Paşa'ya, "Siz Molla Abdülkerim'i benden daha fazla seviyorsunuz." deyince, Mahmud Paşa ona, "Doğru söylüyorsunuz." der. Molla Vildan, "O, elinizden tutup sizi cennete mi sokacak?" deyince, Mahmud Paşa da ona "Temenni ederim." şeklinde cevap verdikten sonra onu neden sevdiğini izah eden aralarında geçen bir olayı anlatır:

"Sultan Mehmed Han nezdinde kapıcıbaşı idim. İçki mübtelası idim, bir gece aşırı şekilde [içtim], sabah erken ziyaretime Molla Abdülkerim geldi, evimi temizledim, içkiye ait eşyaları ortadan kaldırdım, evi de tütsüledim … farkına varmasın diye … bir saat sohbet ettikten sonra [Molla] ayağa kalkıp kapıya varınca durup 'Size bir şey söyleyeyim mi?' diye seslendi, sonra dedi ki: 'Siz hamdolsun ilim ehlinden (ehl-i ilm) ve sultanın nezdinde itibar (menzile) sahibisiniz, yakın zamanda ona vezir olursunuz. Bu habis şeyi içinize sokmanız [içki içmeniz] size yakışmıyor.' dedi. Utancımdan ağır şekilde terledim. Molla Abdülkerim benim tevbekâr olmama sebep olmuştur. Onu seveyim mi yoksa sevmeyeyim mi? Bunun üzerine Molla Vildan onu yürekten sevmek size vâcib olmuştur." demiştir. (Ekmeleddin İhsanoğlu'dan naklen)

İlim kadar irfan peşinde de koşan Mahmut Paşa, artık nasıl bir eğitim aldıysa önce şiir yazacak kadar Türkçe, Arapça ve Farsça, sonra âlim denilecek kadar dini ilimleri tahsil eder. Hatta Eşrefoğlu Rûmî'ye intisap ettiği de söylenilir.

Fatih Sultan Mehmed'in yakın iltifatına mazhar olan Mahmud Paşa, sultana Hurûfîler'e karşı olan müsamahalı tutumunu değiştirecek kadar yakın bir isim.

Onun vezir-i azam rütbesine tâyin olması, padişahın ulemâ mertebeleri ve medreseler hususundaki ilgisini ve ulemânın devlet kademelerindeki yerini daha da belirginleştirdiğini gösteriyor.

Fâtih Sultan Mehmed, bir cami ile talebe yetiştirmeye mahsus medreseler yaptırmaya karar verince bu iş için aklına gelen ilk isimlerden birinin Mahmut Paşa olmasında, onun iyi bir tahsil görmesi ve kendine güvenmesinin büyük rolü olmalı.

Hem âlim olup ulemâ sınıfına yakın olması, hem de devletlü olması ve devlet işleyişini bilmesi, Mahmut Paşa'nın medreseler ile ilgili çalışacak kurula seçilmesini sağlar. Belki medrese düzeninin bu kadar ince düşünülerek planlaması ve sıradüzeninin oluşturulması, Mahmut Paşa'nın devleti ve sistemi iyi bilmesinden dolayıdır.

Şimdi tekrar başlıktaki sorumuza dönelim. Osmanlılara has medrese düzeninin Fatih döneminde kurulduğunu kabul edecek olursak Molla Hüsrev'i ilk rektörü olarak kabul edebiliriz. Ancak Fâtih Sultan Mehmed'in İhsan Doğramacısı kim? Medresenin her şeyiyle padişah adına ilgilenen, kanunu hazırlayan, düzeni kuran Mahmut Paşa mı, yoksa müfredatı belirleyip ve ilk yöneticisi olan Molla Hüsrev mi? Siz ne dersiniz, sizce hangisi?




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net