Hoş geldin Alman Aleviliği, hoşça kal Kızılbaş sûfîliği

Geçtiğimiz günlerde, gazetelerde Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti hükümetinin, 10 Aralık'tan itibaren Aleviliği bir din olarak tanımaya başladığına, karşılıklı hak ve yükümlülükler belirlendiği "staatsvetrag" denilen bir devlet antlaşması yapıldığına dair haberler çıktı. İslâm din olarak kabul edilmeyip camilerin dernek konumunda görüldüğü Almanya'da cemevleri bu antlaşmaya göre ibadethane kabul edilecek.

Ülkemizde de cemevleri üzerinden başlayan tartışmalarda, Alevileri farklı inanca mensup kabul edip İslâm dairesinden çıkarmak isteyenlerin sesini işitiyorduk. Avrupa'dan gelen bu haberlerden sonra, böyle düşünenlerin şimdilik cılız ve ürkek sesle dile getirilen taleplerini çok uzun olmayan bir gelecekte, daha sık ve daha yüksek sesle işiteceğimizi görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Kızılbaş sûfîliği olarak Alevilik

Alevilik ve Bektaşilik üzerine yaptığı araştırmalarını yakından takip ettiğim ve neredeyse çıkan tüm kitaplarını okuduğum Rıza Yıldırım'ın neşrettiği, Aleviler için kutsal kabul edilen Menâkıb-ı Evliyâ'da anlatılan Alevilik ile Batı Avrupa'da örgütleşen ve farklı bir inanç olarak kabul edilen Aleviler arasında bir ilgi olmadığını görmek düşündürücü ve üzücü. Alevilerin trajedisi de tam olarak burada başlıyor bence. Kendilerini ve inançlarını en açık bir şekilde ifade ettiklerini düşündükleri Kemalizm ve Sosyalizm gibi ideolojileri sığınılacak bir liman olarak gördükten sonra yüzyıllardan beri süregelen geleneklerini, değerlerini, kutsal kabul ettikleri nesneleri unutup sadece birkaç klişe cümle ile inançlarını sürdürmeye devam etmek. Rıza Yıldırım'ın da dediği gibi geleneksel Aleviliği olduğu gibi, canlı bir inanç sistemi olarak bugüne taşımak pek mümkün değildi. Ne yapılması gerektiğine dair üzerinde ittifak edilmiş bir görüş olmadığı gibi ne yapılması gerektiğini de kimse bilmiyordu. İleri sürülen görüşler modernleşme ve çağdaşlaşma idi. Bu da gelenekten uzaklaşmayı hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Modernleşme, çağdaşlaşma, şehirleşme ve sekülerleşme ile birlikte geleneksel Alevilik iyice ortadan kalktı. Bıraktığı boşluk ise uygulaması olmayan insancıl bir düşünce biçimine dönüştürülen Alevilik ile doldurulmaya çalışıldı, çalışılıyor.

Alevilik, bugün artık bir inançtan daha çok kültürel ve sosyolojik bir aidiyet ifadesi olmaya başladı. Hz. Ali, ehl-i beyt ve on iki imamın velâyeti eski anlamını yitirdi. Görgü ceminden geçmek, anlamsız ve önemsiz bulunuyor artık. Musahiplik neredeyse ortadan kalktı. Kendi anlayışını "gerçek Alevilik budur" deyip diğer grupları reddetme de başlayınca işler iyice içinden çıkılmaz hale gelmeye başladı.

Kızılbaş sûfîliğinden Alman Aleviliğine

Aleviliği, Rıza Yıldırım'ın makul bulduğum ve katıldığım görüşü ile söyleyecek olursak kısaca Kızılbaş sûfîliği olarak tarif edebiliriz. Şah İsmail'den sonra başlayan Şiileşme, bir asır sonra Safevilerin resmi dini olunca, Kızılbaş sûfîliği de zaman içinde kendine farklı bir istikamet çizerek Şiilik ile arasına mesafe koydu. Safevilerin önce Şiileşmesi, sonra yıkılması ile İran'da, Şiiler arasında barınamayan Kızılbaş sûfîler, düşman belledikleri Osmanlı mülkü içinde varlığını sürdürdü.

Almanya'da, biraz da Alman devletinin Türkiye karşıtlığı politikalarının neticesi olarak Aleviler örgütleşmeye teşvik edildi ve desteklendi. Alman hükümetleri, bunu yaparken de kendileri için uygun, bir diğer deyişle uyumlu bir inanç inşâ etmek için örgütleri yönlendirdi. Ortaya Kızılbaş sûfîliği ile ilgisi olmayan yepyeni bir Alevilik çıktı. Almanya'da yapılan, sivil toplum örgütlerini yasa ile ocağa dönüştürmeye çalışmaktan başka bir şey değildi. Başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri, Aleviliği artık İslam dâiresi içinde görmüyor, kendine özgü farklı bir inanç ve din olarak kabul ediyor. Bu durum, kimi Alevi örgütlerince zorunlu İslâmlaştırılmaktan kurtuluş şeklinde değerlendirilip büyük bir sevinçle karşılandı. Ne garip! Türkün ve Türkçenin tarih boyunca yılmaz müdafileri olan Aleviler, Türk devletine eklemlenmekten kaçarken Alman devletine eklemlendiler. Karşı çıktıkları Türk devleti ve yasalarına tabi olarak asırlardan beri Kızılbaş sûfîleri olarak yaşayan Aleviler, destekledikleri ve gönüllü bir şekilde iş birliği yaptıkları Alman devleti yasaları altında on yıla kalmadan kaybolacaklar, ortada adından başka Alevilikle ilgili bir şey kalmayacak.

Alman Aleviliğinde, Ahmet Yesevîler, Hâce Bektâş Velîler, Dede Kargınlar, Sücaaddin Velîler, Otman ve Demir Babalar, Kızıl Deliler, Akyazılı Sultanlar yok artık. Safi Buyruğu okunmaz oldu. Bırakın okumayı, isimlerini bilenler bile kalmadı. Onların yerine başka isimler ikâme edildi. Dedelik makamı fiilen ortadan kalktı, dernek başkanlığına dönüştü. Ocakların esamisi okunmaz oldu. Alevilik inançlarını artık örgüte bağlı dernekler belirleyecek. İşin trajik yönü, dernekçilerin geleneği çok iyi bilmemelerine rağmen kendi inanç ve görüşleri doğrultusunda Aleviliği yeni bir inanç olarak şekillendirecek olması.

Aleviler arasında, hâlâ Biz Muhammed Ali yolunun tâlipleriyiz, evlâd-ı Ali'ye biat edenleriz, on iki imama tâbi olanlarız, sîrette, soydan, özden, Muhammet'ten Müslümanız, yolumuz ulular, pîrler, âşık-ı sâdıklar yolu deyip görgüyü devam ettirenler de var çok şükür.

Elvedâ velâyet-i Ali, şâh-ı merdân, Haydar-ı Kerrâr, şâh-ı velâyet, şîr-i Yezdân, yâ Aliyye'l-Murtazâ yolu. Hoş geldin ne olduğunu henüz bilmediğim Alman Aleviliği.

Bize de şu nefese âmin demek düşüyor.

Muhammed Alî'yi candan sevenler

Yorulup yollarda kalmaz inşallah

İmâm Hasan'ın yüzün görenler

Hüseyin'den mahrûm olmaz inşallah

Olmaz inşallah.

Gerçeklerin demine, devranına huu diyelim, huu!




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net