Bir üniversiteye kötülük nasıl yapılır?

Ülkemizde en sık konuşulan konulardan biri, kadro ilanlarında aranan şartlardır. Daha önce bu konuda bir yazı yazmış ve üniversitelerde özellikle öğretim üyesi kadroların çoğunlukla kişiye özel olarak çıkarıldığını, bunun biraz zarûret ve özlük hakları ile ilgili olduğundan bahsetmiştim. Hele şimdi norm kadro uygulaması da gelince ilânlar daha da özel şartlarda çıkmaya başladı.

Doktorasını bitiren her araştırma görevlisi, bir an önce Dr. Öğretim Üyesi kadrosuna atanmak ister. Dr. Öğretim Üyesi, doçent olduğunu öğrendiği gün kadro talebinde bulunur. Beş yıllık doçentler, zamanının dolmasına daha aylar varken profesörlük kadrosuna başvurur. Üniversiteler de kadroları el verdiğince bu taleplere, kendilerine yakın olanlardan başlayarak cevap vermeye çalışırlar. Özellikle büyük üniversitelerde kadro bulmak daha ciddi sorun olur. Yöneticilerin, sevmediklerine, kişisel nedenlerden dolayı kızdıklarına kadro vermeyeni de olur. Bunlar, YÖK kurulduğundan beri yaşanan sıradan durumlardır. Ancak önünde sonunda tekkeyi bekleyen çorbayı içer, herkes geç de olsa bir kadro bulur. Dr. Öğretim Üyesi kadrosuna atanamadan, doçent kadrosuna atanan araştırma görevlileri olduğu gibi, doçent kadrosuna atanamadan profesör kadrosuna atananlar da olur.

Üniversitelerdeki kadroları, amaçları bakımından ikiye ayırabiliriz. Araştırma-inceleme yapmak ve ders vermek üzere istihdam edilen öğretim üyeleri ve araştırma görevlileri ile sadece ders vermek üzere istihdam edilen okutman ve öğretim görevlisi kadroları. Dolayısı aranan şartlar da farklıdır. Öğretim üyesinde araştırma şartı aranırken, öğretim görevlisi ve okutmanda yeterlik şartı aranır.

Öğretim görevlisi ve okutman kadrosu

Bir üniversitede eğitim-öğretimin niteliğini belirleyen, öğretim görevlisi ve okutmanlardır. Genellikle üniversite ortak dersleri Türk Dili, İnkılâp Tarihi ve İngilizce ile bölümlerde temel formasyon dersleri öğretim görevlisi ve okutmanlar tarafından verilir. Bu dersler, haftalık ödevlerle sıkı takip edilmesi gereken önemli derslerdir. Meselenin daha iyi anlaşılması için kendi alanımdan bir örnek vereyim. Osmanlı Türkçesi dersleri, Edebiyat müfredatının temelini teşkil eder. İyi öğretilmediği takdirde öğrencinin edebiyat derslerinde başarılı olması mümkün değildir. Bir öğretim görevlisi, yeni başlayan bir öğrenciye bu dersi bir profesörden daha iyi öğretebilir. Çünkü öğrenciyle yakından ilgilenmek ve dersleri düzenli takip etmek gerekir ve profesör ve doçentler uğraşmak zorunda oldukları farklı görev ve sorumlukları olduğundan, dersleri aksatabilir. Bundan dolayı öğretim görevlisi ve okutmanlar daha iyi öğretir. İstisnalar kaideyi bozmaz, diyelim.

İyi yönetici, üniversitesi için en iyisini isteyen yöneticidir. Bunun yolu da özellikle araştırma görevlisi, öğretim görevlisi ve okutman gibi üniversitenin yükünü çeken kadroları hak edenleri almaktan geçer. Oysa en çok istismar edilen alanlar da bunlardır. Başvuranlar arasında en iyiyi değil eş-dost, tanıdık ve akrabalarını almak, üniversitenin kişi havuzuna zehir katmaktır ve uzun vadede üniversiteyi bitirir. Üzücü olan durum ise herkesin bu cümleyi bir başkası için söylemesidir. Kendileri yaptığında normal görüp başkaları yaptığında eleştirmesidir.

Medreseler de böyle bozulmuştu

Osmanlı Devleti'nde duraklama ve bozulma, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülür. Sokullu'nun ölümü ile başlatılan bu dönemde görülen bozulmanın sebeplerini anlatan çok sayıda metin kaleme alındı. Bozulma ve gerilemenin nedenlerinden biri de medreselerdeki adam kayırma, beşik uleması ve rüşvet idi. Muhterem hocam Mehmet İpşirli "Osmanlı İlmiye Mesleği Hakkında Gözlemler" başlıklı makalesinde, ilmiye sınıfına getirilen eleştirileri çok açık bir şekilde anlatır.

Dönemin aksayan yönlerini gözler önüne seren Koçi Bey risâlesinde, medreselerin bozulma nedeni olarak ilmiye sınıfına hâkim olmaya başlamış usûlsüz atamalar sonucunda, kadroların ehliyetsiz ellere geçmesi olduğunu söyler. Medreselere hoca dair yönetmeliklerin Kanûnî Sultan Süleyman döneminden başlayarak nasıl ihlâl edildiğini, örnekler göstererek tahlil eden Koçi Bey, rüşvet ve kayırma yüzünden içine girilmiş olan bu fena çığırla İslâm'ın her türlü mevki ve işin ehline emanet edilmesi hususundaki buyruğunun da çiğnenmekte olduğunu söyler ve İslâmî ahlâk ve ilkeler adına şiddetli tenkitlerde bulunur.

Mesele öyle bir noktaya gelir ki, Anadolu kökenli bir talebenin, İstanbul medreselerinde müderris olması neredeyse imkansız olur. İstanbul, çoğunlukla ulemâ ailelerinin âdeta tekeline geçer. Bu da seviyeyi düşürür. Kâtip Çelebi, bu dönemde Şark ulemâsının İstanbul'a gelerek üstünlük tasladığını anlatır. Gelibolulu Alî, Selânîkî, Akhisarî ve müellifi bilinmeyen birkaç eserde medreselerin içine düştüğü durum anlatılır.

Değişen bir şey yok

Bana bunları düşündüren bir öğrencimizin gösterdiği bir ilân oldu. Bir üniversite, iki öğretim görevlisi kadrosu için ilâna çıkar. İlânda temel şartlar yanında özel şartlar da vardır. Her şeyden önce aynı iki kadro için ayrı ayrı ilâna çıkılıp ayrı ayrı özellikler aranmasındaki garabete dikkatinizi çekerim. Birinde on yıllık tecrübe aranır, diğerinde aranmaz. Birinde bir alanda doktora yapıyor şartı aranır diğerinde aranmaz. Aynı iş için çıkılan ilânda istenilen yüksek lisans mezuniyet şartı da farklıdır. Alınacak kişilerin aynı işi yapacak olmasına rağmen aranılan şartların çok farklı olmasının nedeni ma'lûm, i'lâm etmeye gerek yok.

YÖK’ün bu konuda hassasiyet gösterip “Üniversitelerin belirlediği ek koşulların kişiyi tanımlamaya yönelik olarak akademik rekabeti engelleyecek nitelikte olmasının anayasanın eşitlik ilkesine ve Yükseköğretim Yasası’na aykırılık oluşturduğunu” vurgulamasına rağmen üniversiteler hâlâ bu şekilde ilanlar vermeye devam ediyor.

Muhtemelen biri mahkemeye verse iptal edilecek olan ve eşe-dosta peşkeş çekilen aklın ve vicdanın kabul etmediği bu ilân;

1. Kâğıt üzerinde yasalara uygun görünse de -ki ben yasalara da uygun olmadığını düşünüyorum- ahlâka ve vicdâna uygun yani helâl ve meşrû değildir.

2. Üniversite teâmüllerini yerle bir etmektedir.

3. Çalışkan ve üretken gençleri ümitsizliğe sevk etmektedir.

4. İslâm'ın temel ilkelerine uymamaktadır.

Bu şartlar altında öğretim görevlisi olarak alınan bu arkadaşlar doktorasını bitirecek, bölümlere öğretim üyesi olarak atanmak için akademik yeterlik yerine kadroya atandığı gibi eş-dost veya cemaat ilişkilerini kullanarak hak etmediği bir kadroyu, hak eden birinin hakkını yiyerek ikinci kez atanacaktır. O kadroyu hak eden ve bekleyen birileri olduğu halde dışarıdan birini getirip alacaklardır. Hasbelkader idareci olduklarında da tüm kadroları bu tür ilişkilerle dolduracaklardır.

Bunu söylerken, "Öğretim görevlileri ve okutmanlar, öğretim üyesi olmasın!" iddiasında değilim. Şartları sağladıkları takdirde tabiî ki olabilirler. Ben meselenin başka boyutuna dikkat çekmeye çalışıyorum.

Kanaatimizce, bir üniversiteye yapılan en büyük kötülük budur ve bu kötülüğü de hiçbir yabancı kuvvet yapamaz.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net