Sırtında yük taşıyan bir hayvanı görsem ben taşıyorum sanırım!

Başlığı, Dursun Çiçek'in, Türkünün Ötesi Neşet Ertaş (İstanbul: Muhit Kitap, 2021) isimli kitabından ödünç aldım. Beğenerek ve ilgi ile okuduğum kitapta altını çizdiğim birçok yer oldu. Ama hiçbiri, Dursun Çiçek'in Neşat Ertaş'tan işittiği bu cümle kadar etkilemedi, sarsmadı beni.

Babası Muharrem Ertaş'ın bir eşeği vardır ve her yere eşeği ile gider. Büyük ustanın vefâtından sonra heykeli yapılır. Heykelde Muharrem Usta, eşeği üstündedir. Neşet Usta, "Canın üstüne başka bir can olmaz. O, eşek bile olsa can taşıyor, yıllarca onun üstünde duracak babam. İndirin babamı. Yan yana üç ayrı can olarak yapılsın, kabul etmem öbür türlü." der ve heykele bile rızâ göstermez.

Öyle bir hassasiyet ki günümüzde hiçbir hayvan hakları savunucusu, bu kadar müessir bir cümle kuramaz. Bence o sözü söyleyebilmek, hayvan haklarından çok daha öte bir şey olmalı.

Neşet Ertaş sadece türkü söylememiş

Dursun Çiçek'in, en azından benim bildiğim Neşet Ertaş'tan farklı bir Neşet Ertaş portresi çizdiğini söylemeliyim. Güzel türküler yakan ve söyleyen bir halk ozanı olarak bildiğim Neşet Ertaş'ın bir ozandan çok daha fazlası olduğunu, Neşet Ertaş demenin bilgelik, gelenek ve gariplik demek olduğunu bu kitaptan öğrendim. Başlıktaki cümleyi de gelenek içinde yetişmiş bilge bir garipten başkası da kuramazdı. Gelenek içinde yetişmiş bilge kişi, bizim kültürümüzde ideal insan tipidir.

Medeniyetimizin ve kültürümüzün hayran olduğum yönlerinden biri böyle kişiler yetiştirebilmesidir. Asırların imbiğinden süzülmüş, saflaşmış bu garip ve bilge kişi, medeniyet ve kültürümüzün özünün insanımızda tecessüm etmiş hali. İdealize ettiğimin farkındayım ama kafamızı bir anlığına da olsa, sosyal medyadan kaldırıp çevremize baksak, ülkemizin ücra köy ve kasabalarına gitsek veya dedelerimizi, nenelerimizi hatırlasak, yakından tanımaya çalışsak böyle garip bilgeleri göreceğiz. Doğaya, eşyaya, hayvanlara kendilerinden bir parça imiş davranan bu bilgelerin yaşadığını gördükçe de ümidimiz artacak.

Süleyman ile karıncayı bir gören anlayış

Bizim irfan geleneğimizde bay ile yoksul insan olmaklık bakımından eşittir. Şâir-i meşhur Nazîm'in;

Kimseyi dil-teng-i âzâr etme sultânlık budur
Kalb-i mûrı taht-gâh eyle Su?leymânlık budur

Beytinde de ifade edildiği gibi Süleyman peygamber gibi bir sultan olmanın yolu ne taht ile ne de mülk iledir. Sultanlık, dil ile kimseyi incitmemekte, Süleymanlık ise karınca gibi zayıf, yoksul ve kimsesizlerin gönlüne girebilmektedir. Eğer bir garibin, kimsesizin, yetimin, karıncanın gönlünde taht kurmuş ve onun muhabbetini kazanmış iseniz gerçek sultan sizsiniz.

Karıncanın gönlünde neden taht kuralım?

Bunun iki nedeni var. İlki, mahşer gününde eziyet gören hayvanların da insanlar gibi, İzzet Ali Paşa'nın dediği gibi;

Bir olur adl-i ilâhîde Süleymân ile mûr
Dergeh-i Hak'ta hemân şâh ile sâil birdir

kendilerine eziyet edenlerden davacı olduğuna inanıp ona göre davranmamız. Yarın ilâhî adâlet dîvânı kurulduğunda ve huzura çıktığımızda, hem peygamber, hem de sultan olan Sülayman peygamber ile onun ülkesindeki en zayıf canlı olan karınca bir olacak. Hak katında sultanlar ile onların kapısındaki dilenciler aynı muameleye maruz kalacak. Şimdi sorumuzu soralım: Yarın Hakk'ın dîvânında birlikte Hakk'ın karşısında el pençe duracağına inandığı karıncayı incitebilirler mi?

Karıncayı incitmemek

Bu kadarla kalsalar iyi idi. Bizim irfanî geleneğimiz, meseleyi daha da ileri bir noktaya, aşılması mümkün olmayan bir noktaya taşımış. Gelenek, bu konuda o kadar hassas ki "Karıncayı bile incitme!" sözünün karıncayı incitebileceğinden endişe ederek söylenilmemesi gerektiği konusunda bizi uyarır. Dilimize kasıtsız hakaret olarak geçen microaggression denilen şeyi bundan daha güzel ne tarif edebilir?

Karıncanın 'bile'den incineceğini düşünmek nasıl ince bir düşünce! Söyleyenin öyle bir kastı olmasa da cümleden karıncanın incitilebilmesinin normal veya ihtimal dahilinde olduğu anlaşılabilir diye sakınmak ne yüce bir davranış!

Burada karınca, içimizdeki en zayıf ve güçsüz yani dezavantajlı grupları simgelediğini de hatırlatmış olayım.

Hayvanları incitmemek, onların sıkıntısını dert edinmek meselenin bir yönü idi. Diğer yönü ise onlara yardım ederek Allah'ın sevgisini ve merhametini kazanmak. Hz. Peygamber'in bir hadisini hatırlamanın tam yeri:

"Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı eşeleyen bir köpek gördü. Adam kendi kendine: 'Bu köpek de benim gibi susamış.' deyip tekrar kuyuya inip mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti."

Resûlullah'ın yanındakilerden bazıları:

"Ey Allah'ın Resûlü! Yani bize, hayvanlara yaptığımız iyilikler için de mi ecir var?" dediler. Hz. Peygamber;

"Allah ondan memnun oldu ve onu bağışlayıp cennetine koydu" buyurdu."

Kendine mahlas olarak Garip'i seçen ve kelimenin tam mânâsıyla garip gelen, gurbetlerde garip bir şekilde yaşayan ve garip giden Neşet'i rahmetle yâd ediyorum. Dursun Çiçek'e de Neşet Ertaş'ı gerçek mânâda bize tanıttığından dolayı teşekkür ediyorum.

Keçecîzâde'nin ifâdesiyle;

Mihmân-ı Hudâ'dır gurebâ hân-ı cihânda

Ne mutlu, bu cihan hanında Tanrı misafiri olan o garip kimselere!




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net