Âkif’in bestelenmiş tek şiiri

Mehmet Âkif'in, bildiğim kadarı ile bestelenmiş bir şiiri var. Şerif İçli'nin, Hüseyni makamından bestelediği şarkı, Safahat'ın 7. kitabı Gölgeler'de yer alan Gece isimli şiirden alınmış bir dörtlük:

Ezelden âşinânım ben, ezelden hem-zebânımsın
Berâber ahde bağlandık ne olsa yâr-ı cânımsın
Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın
Gel ey cânân, gel ey can kalmasın ferdâya dîdârın

Bu dizelere bakarak, şairi hakkında birçok şey söylenilebilir. Herhalde bilmeyen birine sorulup şairinin kim olduğunu tahmin etmesi istenilse çoğu kişinin aklına Mehmet Âkif gelmez. Biz şiirin hikâyesini, Ertuğrul Düzdağ'ın hazırladığı, Safahat neşrinde, dipnotta verilen bilgiden takip edelim.

Safahat'ın son kitabı Gölgeler, Mehmed Âkif'in Mısır'da yaşadığı dönemde yayımlanır (Kahire 1352). On yedisi kıta olmak üzere kitapta yer alan kırk bir şiirden en eskisi, 4 Temmuz 1334(1918) tarihini taşırken, Âkif'in sağlığında basılmış son şiiri de 22 Ağustos 1349(1933) tarihli "Sanatkâr" başlıklı manzûme. Gölgeler'de, 1918-1921 tarihlerini taşıyanların çoğu, özellikle bunlar arasında âyetlerin serbest çevirisi "Hâlâ mı Boğuşmak", "Yeis Yok" ve "Azimden Sonra Tevekkül" manzumeleri öncekiler gibi irade, ümit ve gayret temaları üzerine kurulmuşken, diğerleri genellikle şairin Mısır'daki bir çeşit sürgün hayatını ve karamsarlığını yansıtır. Beklediği ve olmasını arzu ettiği İslâm idealinin gerçekleşmemesinin verdiği ümitsizliğin yanı sıra vatanından uzak yaşamaya mecbur bir ruh halinin doğurduğu karamsarlık o dönemde yazdığı kimi şiirlerde açıkça hissedilir. Gölgeler'de, bana göre diğer şiirleri gölgede bırakan, şairin, dinî fikirlerinin mistik duygulara yöneldiği "Gece", "Hicran" ve "Secde" şiirleridir. Altlarındaki kayıtlara göre ikâmet etmekte olduğu Hilvan'da bir duygu yoğunluğuyla yazıldığı anlaşılan şiirler, Âkif'in en lirik şiirleri. Bunda vatandan ayrı olmasının ne kadar etkisi var, bilmiyorum. Bu şiirlere, yine benzer ruh halini yansıtan "Said Paşa İmamı" ve "Hüsam Efendi Hoca" manzum hikâyeleri de eklenilebilir.

Biz yine şarkımıza dönelim. Şarkı sözlerinin yer aldığı Gece isimli şiir, Safahat'ta şu şekilde geçiyor:

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma'bûd,
Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!
Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicrân,
Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînân.
Hayır, îmanla, itmînanla dinmez ruhumun ye'si:

Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi

Senin Mecnûn'unum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;

Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!*
Gel ey sâkî-i bâkî, gel, Elest'in yâdı şâdolsun:
Yarım peymâne sun, bir cür'a sun, tek aynı meyden sun!
O lâhûtî şarâbın vahyi her zerremden inlerken,
Bütün âheng-i hilkat bir zaman dinsin enînimden.
Gel ey dünyâların Mevlâ'sı, ey Leylâ-yı vicdânım,
Senin yâd olduğum sînende olsun, varsa, pâyânım!

Ertuğrul Düzdağ üstadımız, hazırladığı kitapta şöyle bir açıklama yapmış.

Son on dört mısraın yerinde, Sebilürreşad neşrinde, sonuncusu hariç tamamen farklı olan şu on iki mısra vardır. "Gece"nin Şerif İçli tarafından bestelenen mısralan, şiirin bu ilk şeklindeki 5-8. satırlardır (SR, c. 25, No. 633).

Gel ey Ma'bûd-i gâib, çok zamanlar var, cu?dâyız biz;
Çöku?ktu?r ma'bedim, dînim harâb-âbâddır sensiz!
Bu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicrân tükenmez mi?
Unutmaz, nâzenînim, nâzenînler eski hem-bezmi.
Ezelden âşinânım ben, ezelden hem-zebânımsın;
Berâber ahde bağlandık, ne olsan yâr-ı cânımsın;
Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın;
Gel ey cânân, gel ey cân, kalmasın ferdâya dîdârın
Çekildin, bir yıkık ru?'yâya dönmu?ş kâinâtımdan...
Peşîmânım vu?cûdumdan, peşîmânım hayatımdan.
Gel ey mihrâb-ı imânım, gel ey mescûd-i vicdânım;
Senin yâd olduğum sînende olsun, varsa pâyânım.

Yani, Akif, bestelenmiş tek şiirini, kitabına almamış. Acaba neden almadı?

Gel ey ma'bûd

Âkif, şiire, Allah'a bir yakarış ile başlıyor. Ama ulu ve ulaşılmaz bir varlık olarak değil, rind ve Melâmî meşreb şairlerin naz makamında yazdığı şiirleri hatırlatırcasına bir dost, bir arkadaş, sevilen bir ahbap gibi sesleniyor şiir boyunca.

Gel ey Ma'bûd-i gâib, çok zamanlar var, cu?dâyız biz;

Gaip olan, görünmeyen, nerede olduğu bilinmeyen mâbud, yani tanrı, ilâh. Uzun zamandan beri cüdâyız derken uzun zamandan beri görüşmediği bir arkadaşına seslenir gibi sesleniyor. Uzun zaman dediği ahâdiyet âleminden kopup bu dünyaya geldiğinden beri. Bunu dedikten sonra halini arz etmeye devam ediyor.

Çöku?ktu?r mâ'bedim, dînim harâb-âbâddır sensiz!

Sen olmadığından, ibâdet ettiğim yer virâne oldu, dinim ise harâb oldu. Harâb-âbâd, haraplığın çok olduğu yer. Daha çok terkedilmiş ve yıkılmaya yüz tutmuş virâneler için kullanılır. İnsandan bahsedildiği zaman tam mânâsıyla yıkık, bitik, çökük, ümidini ve yaşama sevincini kaybetmiş kişi anlaşılır. Ayrıca dünya anlamına da gelir. Mümin için bu dünya, ne kadar güzel olursa olsun verilen kıymet bakımından harâbeden farksızdır. Şair, "Dinim, dünyam oldu." diyerek dünya işlerine kendini haddinden fazla kaptırdığını da ifade etmiş olmakta. Şikâyet bir sonraki mısrâda da devam etmekte.

Bu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicrân tükenmez mi?

Vahdetgâh burada inzivâ ve uzlet mekânı anlamında. İkinci kelime vahşet-zar, vahşet yeri, yani şairin gözünde dünyanın sıradan işleri bile vahşet gibi gelmekte. Çünkü ayrılık ateşi onu yakıyor. Şair, burada ayrılık ateşi derken hem Allah'tan, hem de memleketten ayrılığı kastediyor olmalı.

Unutmaz, nâzenînim, nâzenînler eski hem-bezmi.

Nazenin çok nazlı, kırılgan demek. Nazeninler ne kadar eskise de zaman geçse de hem-bezmini yani dostunu unutmaz. Hem-bezm diyerek yine elest bezmine göndermede bulundu şairimiz. Şair, bir zamanlar sıkı fıkı, içli dışlı, samimi olduğu dostunu özleyen bir arkadaşın hissiyatına benzer şekilde Allah'ı anıyor.

Bu girişten sonra şarkı sözü olarak seçilen mısrâlarda sıra.

Ezelden âşinânım ben, ezelden hem-zebânımsın
Berâber ahde bağlandık ne olsa yâr-ı cânımsın
Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın
Gel ey cânân, gel ey can kalmasın ferdâya dîdârın

Ben senin ezelde başlangıcı olmayan, başlangıçtan beri senin âşinânım, dostunum, aynı dili konuştuğun kimseyim. Hem-zebân, aynı dili konuşan ve aynı şeyleri söyleyen kimse, arkadaş anlamında burada.

Ahde bağlanmak ise Rab ile elest bezmindeki ahitleşmeyi anlatıyor. Bu ahitleşmeyi, can dostu ile yapılan kan kardeşliğine benzer bir ahitleşmeye benzetiyor. Ben senin zerrenim, sendenim. O yüzden, kalbimde sana ait sırlar vardır. Ey sevgili gel, senin cemâlini görmene yarına yani kıyamet gününe kalmasın, derken artık bildiğimiz Mehmet Âkif'ten çok farklı bir kişilik çiziyor bize.

Şarkı sözü burada bitiyor ama şiir devam ediyor.

Çekildin, bir yıkık ru?'yâya dönmu?ş kâinâtımdan...

Bu sefer, şair, içinde bulunmuş olduğu durumun sebebini açıklıyor. Yıkık bir rüyaya dönmüş kâinat. Ne şairâne bir benzetme! İnsanın hayran olmaması mümkün değil. Yıkık rüyadan, gerçekleşmemiş rüyayı anlıyoruz. Veya rüya gibi olan geçmişimiz, yaşadığımız günler. Allah'ın bir rüyadan çekilmesi, kainattan çekilmesi iki şekilde de anlaşılabilir. Sen çekildiğinden dolayı dünyam berbat oldu. Dünyam berbat olduğundan da sana lâyık kul olmadığımdan sen çekildin. İki durumda da şair suçu kendinde görmüş olacak ki şöyle sesleniyor:

Peşîmânım vu?cûdumdan, peşîmânım hayatımdan.

Hem varlığından, hem yaşadıklarından pişman. Pişmanlıktan sonra, âdeta kendini hafiflemiş ve temizlenmiş hissetmiş gibi Allah'a yakarmak için kendinde bir cesaret buluyor ve sesleniyor:

Gel ey mihrâb-ı imânım, gel ey mescûd-i vicdânım;

Yine farklı bir benzetme ile karşı karşıyayız: Mihrâb-ı imân, yani iman mihrâbı. Mihrâb, camide imam efendilerin namaz kıldırdığı mekâna verilen isim. Mecâzen ise yüceliğinden, güzelliğinden vb. üstün niteliklerinden dolayı kendine yönelinen makam veya kimse demek. Edebiyatta sevgilinin kaşları için de söylenilir ama burada o anlamda kullanılmamış. Mescûd ise huzûrunda secdeye varılan, kendine secde edilen, demek. Mescûd-ı vicdân, vicdânın secde ettiği kimseler demek. Vicdân ise insanda iyiyi kötüyü ayırt eden, iyilikten huzur, kötülükten azap duymasına yol açan, davranışları hakkında âdil bir yargıya iten düşünce ve duygudur. İnsanlık alâmetidir. Yani gerçekten insan olanların secde ettiği demiş oluyor şairimiz.

Senin yâd olduğum sînende olsun, varsa pâyânım.

İsminin, sevgilinin sinesinde hatırlandığını, böylece sonsuz olacağını ifade ederek yine her şairin kolay söylemeyeceği bir mısrâ daha söylüyor Âkif. Şaire göre sonsuzluk, sevgilinin gönlüne girmekte. Burada sevgilinin Allah olduğunu söyleyeyim ve müsaadenizle açıklamayı burada bitireyim.

Ferit Kam'a ithaf edilen şiir

Bu şiiri anlamak için ithaf edildiği kimseye de bakmak lâzım. Âkif, bu şiiri, vahdet-i vücûd üzerine bir risâlesi metinler şerhi hocası Ferit Kam Bey'e ithaf etmiş. Ferif Kam, şiiri okuduğunda hanımına "Koş hanım koş, burada kıyametler kopuyor!" diye haykırmasından, Âkif'in şiirde bizim anladığımızdan çok daha fazla şey söylediği anlaşılıyor. Ferid Kam risâlesi, 1331/1912'de basılır. Gölgeler de 1918'den sonra yazılmış şiirlerden teşekkül ettiğine göre Mehmet Âkif, Kam'ın kitabını almış ve okumuş olmalı. "Ferid Kam'ın 170 sayfada anlattığını, Mehmet Âkif, iki sayfada anlatmış", desem abarttığımı düşünmezsiniz umarım. Ferit Kam'ın, "kıyametler kopuyor!" diye karısına seslenmesi boşuna değil.

Mehmet Âkif'i daha yeni yeni anlamaya başladım desem beni kınamazsınız, değil mi!? Ama şu soruya hâlâ cevap bulamadım: Mehmet Âkif, bu dörtlüğü kitabına neden almadı? Bilen varsa lütfedip söylesin. Söylesin de fakiriniz merakta kalmasın.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net