İşi müslüman gibi yapmak

Bu sözün hikâyesini bir arkadaşımdan dinledim. Amerika’da olduğu yıllarda Haitili dindar Katolik komşusu, evini temizleyen bir Protestan dindar bir temizlik görevlisinin yaptığı işi gördükten sonra onu takdir etmek üzere “İşini Müslüman gibi yapmışsın.” der. Arkadaşımız dalga geçtiğini, işini güzel yapmadığı için öyle söylediğini düşünür. Önce yapılan işe bakar, etraf pırıl pırıldır. Söylenen sözlerden bir şey çıkaramaz ve Haitili komşusuna dönüp sorar:

- Siz yapılan temizliği beğenmediniz mi?

- Hayır, aksine çok beğendim.

- İşini Müslüman gibi yapmışsın, dediniz. Ne kastettiniz?

- Bizim Haiti’de güzel yapılan işleri beğendiğimizi ifade etmek için bu sözü kullanırız. Orada “güzel ve temiz iş yapmak” manasında bir deyimdir. Halk arasında kullanılır.

Bu söz Haiti’de nasıl vücut buldu bilmiyorum ama ben bu hikâyeyi dinleyince aklıma hemen “Kul bir iş yaptığında Allah onu en güzel şekilde yapmasını ister.” Hadis-i şerifi geldi. Bilirsiniz ama hatırlama kabilinden bir kez daha anlatayım.

Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim küçük yaşta vefat eder. Gözleri nemli bir şekilde Cennetü’l-Bâkî mezarlığına götürür. Mezarcı, mezarı kazmıştır ve “Mezar hazır yâ Resûlallah” diye seslenir. Peygamberimiz efendimiz mezara bakar ve bir tarafında delik görür. Onu doldurmasını ister. Mezarcı, peygamberimizin dediğini yapar ve peşinden sorar:

- Ey Allah’ın resulü! O deliğin ne faydası ne de zararı vardı. Neden doldurttunuz?

Peygamberimiz cevap verir:

- Ölüye faydası yoktur ama dirilerin gözüne zarar verir.

Dedikten sonra her Müslüman’ın kulağına küpe olması gereken şu muhteşem sözü söyler:

- Kul bir iş yaptığında Allah, kulunun o işi en güzel şekilde yapmasını ister.

Kanaatimce işi Müslüman gibi yapmanın altında Hz. Peygamber’in bu sözü yatar. Hz. Peygamber’in sünnetine uymak, işimiz ne olursa olsun güzel bir şekilde yapmakla olduğunu unutmamalıyız. Hristiyan olsa aziz olduğunu düşünürdüm?

Yukarıda anlattıklarım meslek ahlakı ile ilgili idi. İşin bir de genel ahlak ile ilgili kısmı var. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ı bilmeyenimiz yoktur. 20. Yüzyılın önde gelen İslam âlimlerden olan Hamidullah Hoca Hindistan Haydarâbâdlı. Hindistan’ın Haydarâbâd’ı işgalinden sonra ülkesine dönemeyen Hamidullah, uzun yıllar Fransa’da yaşadı. Ahir ömründe ABD’ye gitti ve orada vefat etti.

Ülkemizde İslamî ilimlerin gelişmesinde de katkısı bulunan Hamidullah, 1952-1975 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör olarak ders verdi. Fuat Sezgin ve Salih Tuğ onun asistanlığını yapmışlardı. Ayrıca, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ile Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde de İslâm tarihi, İslâm müesseseleri tarihi, mukayeseli dinler tarihi ve İslâm hukuku dersleri verdi; İstanbul, İzmir, Konya ve Kayseri’de çok sayıda konferans verdi. Hayreddin Karaman, Bekir Topaloğu, Yusuf Ziya Kavakçı ve İhsan Süreyya Sırma gibi ülkemizin önde gelen alimleri, onun derslerini ve konferanslarını takip edenler arasında idi. Fransa’da öğretim gören Türk öğrencilerinin hâmisi oldu, onlara yol gösterdi.

Türkiye’de de bulunan İstanbul ve Erzurum’da dersler ve konferanslar veren Muhammed Hamîdullah’ı tanıyan bilen herkes çok severdi. Alçak gönüllülüğü, nezaketi, dindarlığı, dünya nimetlerine ve paraya değer vermemesiyle bilinirdi. Hiç evlenmeyen Hamidullah’ın bir özelliği de eserlerinden telif ücreti almaması idi. Onları İslam araştırmaları merkezine bağışlardı.

Bu büyük İslam âlimi, Paris’te bir çatı katında mütevazi bir yaşam sürdü. Yıllar önce Enderun’da dinlemiştim. Aynı zamanda ev sahibi olan hanım komşusu onun için “Hristiyan olsa ona kesin aziz derdim” dermiş. Onu o kadar takdir edermiş ki ona bir kiracı gibi değil bir aziz gibi davranır ve saygı duyarmış.

Şimdi oturup kendimize şu soruyu soralım.

Çevremizdekiler yaptığımız işi beğeniyorlar mı?

Acaba bizim hakkımızda iyi bir insan olduğumuzu düşünenler var mı? Hamidullah Hristiyan değildi, samimi bir mümin ve Müslümandı ama yine de o bir azizdi, bir evliya idi.

Bu arada aziz ve evliya ile neyi kastettiğimi da açayım biraz. Evliya, yani Allah dostu, kullarının da dostu olan kişi demek. Herkese yardım eden, güleryüzlü, cömert, kimseye maddi-manevi zarar vermeyen, işinde gücünde, helallere ve haramlara dikkat eden, ibadet konusunda ihmalkâr olmayan kişiyi kastediyorum. Hamidullah, bu tarifin ete kemiğe bürünmüş hali idi.

Bu iki konu da ahlakla ilgili. İlgi iş ahlakı, diğeri kişinin ahlakı. Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Her şeyin başı ahlak. Ahlakı olmayanın dini de dünyası da olmuyor.

Tekrar sorularımıza gelelim. Cevap vermekte zorlanıyoruz, değil mi? Gel de şimdi Mehmet Akif’i anma!

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!

Kaç hakîkî müslüman gördümse, hep makberdedir;
< Müslümanlık, bilmem amma, gâlibâ göklerdedir!

Allah işini Müslüman gibi yapanların ve güzel ahlak sahibi olanları çevremizden eksik etmesin.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Mesnevi 15-16. Beyitler

Derdimizden gün zamansız dolmada,
Her yanış bir günle yoldaş olmada.

“Geçti gün!” der, etmeyiz yersiz keder;
Var ol ey sen tertemiz insan! yeter.

Mevlana hazretleri burada eskilerin üslûb-ı hakîm dedikler, başkasına söyleyeceği sözü ve edeceği şikayeti veya uyarıyı sanki kendine söylüyormuş gibi dile getiriyor. Bunu neden yaparlar? Muhatabını incitmemek için, kızdırmamak ve önyargısız bir şekilde dinlemesi için yapar. Aksi takdirde kızıp dinlemeyebilir. Ama bu uyarının ilk mertebesidir, baktın anlamıyor, biraz daha açık söylemek gerekebilir. Mevlana’nın burada yaptığı kendi durumundan örnek vererek dinleyenlere ve okuyanlara ümit vermekte, ben de sizin gibiyim, sizin başınıza gelenler normal demekte.

Gamımız derken kamillerin de nakısların da gamını kasteder ancak ikisi de farklıdır. Kamil için makam, şöhret, zenginlik gamdır, kederdir, sıkıntıdır. Nakıs için ise onlardan ayrı kalmak, onlara kavuşamamak.

Anlatır ney: Aşk-ı Mecnun’un nedir,
Kanlı bir yoldan haber vermektedir

Hadîs, sözlük anlamı haber ve söz, hadîsçilerin ıstılahında Hz. Peygamber’in sözü anlamındadır. Kur’ân yaratılmamış (kadîm), hadîs ise yaratılmıştır (hadîs). Sıhah isimli eser kadîmin hadîsin zıddı olduğunu söyler. Az da olsa çok da olsa kelâm kelâmdır.

Kanlı yol ile aşk yolu kastedilir. Bu tehlikeli yolda hep kanlar dökülmüştür. Bu ibarenin iki anlamı vardır. Biri ney diğeri aşık için. Ney kamışlıktan kesilmesi, bağrının delinmesi gibi eziyetlere katlanmıştır. Aşık için ise aşk yolunun her adımında bin türlü dert ve bela vardır. Âdem’in dünyaya indirilmesi sadece bu dert ve belalar ile terakki edebilir. Bela yükünün altına girmeden tenezzül bulan yoktur. Peygamberler ve evliya arasında türlü bela ve dertlere düşmeyen yoktur. Yakub (a.s.), Yûsuf (a.s.)’a yazdığı mektupta “Biz belalar evindeyiz.” dedi. Peygamberimiz Efendimiz de “Peygamberin çektiği sıkıntılar senin çektiğin sıkıntılar gibidir.” yani “Peygamberin saflığı (temizliği) senin saflığın gibidir.” şeklinde açıklamışlardır. Çünkü bela ve sıkıntı temizlenme ve saflaşma nedenidir. Saflaşma/arınma ise herkesin yeteneğine göredir. Peygamberimiz istidat ve kıymet bakımından yaratılmışların en üstünü idi. O yüzden hepsinden daha büyük sıkıntılara uğradı.

ismailgulec.net