Batan şeyleri sevmeyen bir ârif: Ayaşlı Şakir Efendi
Ankara Ayaş’ta dünyaya geldiği için ‘Ayaşlı’, Darülmuallimin Mektebi mezunu olduğu için de ‘Muallim’ lakaplarını alan Ayaşlı Muallim Şâkir’in Sadettin Ökten Hoca’nın sohbetlerinde sıkça tekrar ettiği bir dörtlüğü var. Dörtlüğe ve açıklamasına geçmeden bu derin sözlerin sahibini biraz tanımak ve tanıtmak isterim.
Anne tarafından Bayramî-Melamî şeyhlerinden Bünyamin Ayaşî’nin soyundan gelen Şakir Efendi henüz çocuk iken annesini kaybeder, anneannesi ve teyzesinin yanında büyür. Hafız olup Arapça ve Farsçayı öğrendikten sonra gittiği İstanbul’da imtihansız girdiği Muallim Mektebini birincilikle bitirir. Şiir yazmaya İstanbul’a gitmeden önce başlayan şairin yazımıza konu olan şiiri Tokat’ta cinnet geçirdikten sonra başlayan ikinci dönemine aittir.
Zikir meclisleri bize neler öğretir?
Bizde dinî yaşantının estetik boyutu göze, kulağa ve gönle hitap edecek şekilde mükemmel formuna kavuşmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun payitahtında asırlar içinde teşekkül eden dinî inanç ve ibadetler kendine has bir form kazanarak dünyada mükemmel eğitimin en iyi örneklerinden birini oluşturmuştur. Camilerde ve tekkelerde verilen bu eğitimlerin bir benzerini dünyada görmek pek mümkün değil. Benzerleri olmakla birlikte bir bütün olarak bu kadar incelmiş ve süzülmüşü yoktur.
Aynı zamanda birer mektep olmasıyla da bildiğimiz İstanbul tekkelerinin haftalık günleri olurdu. İhvanın toplandığı bu günlerde tarikatın usulünce toplu zikir yapılırdı. Âyin-i evliyâulllah veya ehlullah, semâ, mukabele veya tevhid adı verilen bu zikirlerin tarikatine göre değişen kendine has adabı vardı. Merhum Ömer Tuğrul İnançer Efendi bu usulleri çok açık ve net bir şekilde anlatır.