Son Yazılar

Meslek yüksek okulu unvanlı hocalarının sorunu

Meslek yüksek okulu (MYO) öğretim üyelerinin lisansüstü eğitim ve danışmanlık verememe durumu kimi üniversitelerimizde önemli bir sorun haline gelmeye başladı.

Meslek yüksek okulunda öğretim üyesi olma usûlleri

Unvanlı öğretim üyelerinin MYO'da istihdam edilmesinin birkaç nedeni var. Özellikle öğretim üyesi sayısı kabarık olan bölümlerde görevli hocaların kadro sıkıntısı çektiği durumlarda MYO'lar bir imkân olarak görülür. Mesela fakültede, işletme bölümünde bir araştırma görevlisi doktorasını bitirdi. Bölümde hoca sayısı fazla olduğundan kadro alınamıyor. Bu durumdaki arkadaşlar için düşünülen çözüm, uygun bir meslek yüksek okulu bulup kadroyu ilân etmektir. Bu hem idarenin hem personelin itiraz etmeden kabul ettiği en kolay çözüm.

Üniversitede yazılı olmayan kurallar bile kolay kolay değiştirilemez

Ülkemizde tartışılan konuların başında üniversiteler gelir. Eleştiriler, YÖK'le başlar ve 2547 ile devam eder. Ancak, ben, öteden beri üniversitelerin temel sorununun ne YÖK ne de 2547 olduğunu düşünenlerdenim. Hatta şöyle bir iddiam da var: Türkiye'de iyi bir üniversite kurmak veya olmak için YÖK'ten ve 2547 Sayılı Kanun'dan kaynaklanan en ufak bir sorun yoktur. Dile getirilen veya ileri sürülen sorunların kaynağı, kurumlar ve yasalar değil uygulayıcılardır. Ne demek istediğimi son altı ay içinde şahit olduğum veya işittiğim birkaç olay üzerinden anlatmaya çalışayım.

Fakülte Yönetim Kurulu Üyeleri

İlgili herkes bilir, yasa gereği fakültelerin yönetim kurulu, üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten veya dr. öğretim üyesinden oluşur. Ve üyeler de Fakülte Kurulu tarafından ayrı ayrı seçilir. Yasa koyucu, fakültedeki kadroların yönetim kurulunda temsil edilmesini düşünmüş ve böyle bir kural koymuş.

Yazılarım

Mesnevî ve Hz. Mevlânâ Yazıları

Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır

Son günlerde en sık tekrar edilen cümlelerden biri “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.” oldu.

Hem gazetelerde hem de sosyal medyada bu cümle sıkça gözüme ilişince yıllar önce muhatabı olduğum bir soru geldi aklıma. Fî tarihinde bir öğrenci “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?” diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Ama ben bu söz ile ne kastedildiğini bir hikaye ile izah etmeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek.

Yolun kenarına diken eken adam

Mesnevi’de geçen güzel hikayelerden biri de yolun kenarına diken eken adamın hallerinin anlatıldığı hikaye. 2. ciltte yer alan bu hikayede bir adam evinin yola bakan tarafına insanları rahatsız etmesi için dikenler diker. Yoldan geçenler rahatsız olurlar ve valiye şikayet ederler. Vali adamı uyarır ama adam bugün yarın derken bir türlü dikenleri sökmek istemez. Sonunda dikenler büyür ve adam dikenleri sökecek mecali bulamayacak kadar yaşlanır.

Bu hikaye de Mesnevi’nin ibret dolu hikayelerinden biri. Hikayemizin iki kahramanı var. Biri yolun kenarına diken eken adam.

Mesnevî ve Hz. Mevlânâ yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Hikemî Yazıları

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Kadir gecesinde tertip edilen bir Mukabele-i Şerif

Ruşen Eşref Ünaydın'ın, Mütâreke yıllarında kaleme aldığı ve kendine "İstanbul seyyahı" ve "çeşmeler kâşifi" unvanlarını kazandıran yazılarından oluşan zevkle okuduğum bir kitabı var. Bu kitapta, İstanbul'da zamanla teşekkül eden ve hayatı zenginleştirilen örf ve âdetleri ve mimarî eserleri anlatır. Morallerin dibe vurduğu bir dönemde yazılan makaleler, halka ümit ve moral vermenin yanı sıra ne kadar büyük bir millet olduğumuzu hatırlatır ve makus talihin değişeceğine ve güzel günlerin geleceğine dair inançları tazeler.

Ruşen Eşref'in, kitabında anlattığı şeylerden biri de "Kadir gecesinde Mevleviler" başlığı altında, 100 yıl öncesinin İstanbul'unun bir köşesinde, Yenikapı Mevlevihânesi'nde ihyâ edilen Kadir gecesidir. Ruşen Eşref'in, belîğ ve selîs ifadeleriyle olan metnini okuyunca bana hak vereceksiniz.

Hikemî yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Bektaşilik ve Alevilik Üzerine Yazıları

Kızılbaş sûfîliği ne demek ola?

Bir önceki yazıdan sonra birkaç arkadaş ve okuyucunun, "Kızılbaş sûfîliği de nedir?" sorusuna muhatap olunca cevap vermek üzerime vâcib oldu.

Alevilikle ilgili tartışmalardan biri de Alevîğin ne olduğu meselesidir. Alevilik, bir tarikat mi, cemaat mi, din mi, mezhep midir? Yoksa bunlardan daha farklı bir inanç sistemi mi? Bu konuyu uzun zamandan beri düşünür, ancak Aleviliği nasıl tanımlayacağımı bilemezdim. Cevap verememenin nedeni ise günümüz Alevileri ile Alevi kaynakları arasında bir türlü kuramadığım ilgi idi. Rıza Yıldırım'ın her türlü takdiri hak eden son çalışması Menâkıb-ı Evliyâ'yı okuduktan sonra zihnimde taşıdığım bu sorunun cevabını da öğrenmiş oldum. Rıza Yıldırım'ın da ısrarla üzerinde durduğu ve en azından benim ilk defa duyduğum "Kızılbaş Sûfîliği" isimlendirmesi ile Alevîliğin bir tarikat olduğunu öğrendim.

Yıldırım'a göre, Kızılbaş sûfîliği, Safevî devletinin kurucu tarikatı Erdebiliyye ile Türkmen dindarlığının kaynaşması sonucu ortaya çıkan oluşum.

Hoş geldin Alman Aleviliği, hoşça kal Kızılbaş sûfîliği

Geçtiğimiz günlerde, gazetelerde Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti hükümetinin, 10 Aralık'tan itibaren Aleviliği bir din olarak tanımaya başladığına, karşılıklı hak ve yükümlülükler belirlendiği "staatsvetrag" denilen bir devlet antlaşması yapıldığına dair haberler çıktı. İslâm din olarak kabul edilmeyip camilerin dernek konumunda görüldüğü Almanya'da cemevleri bu antlaşmaya göre ibadethane kabul edilecek.

Ülkemizde de cemevleri üzerinden başlayan tartışmalarda, Alevileri farklı inanca mensup kabul edip İslâm dairesinden çıkarmak isteyenlerin sesini işitiyorduk. Avrupa'dan gelen bu haberlerden sonra, böyle düşünenlerin şimdilik cılız ve ürkek sesle dile getirilen taleplerini çok uzun olmayan bir gelecekte, daha sık ve daha yüksek sesle işiteceğimizi görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Bektaşilik ve Alevilik yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Dini Hayatımıza Dair Yazılar

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Ramazan âdetleri değişmez mi?

Ben "Nerede eski Ramazan'lar" diyenlerden değilim. Eskidendi, adı üzerinde. Her senenin Ramazan'ın ayrı ayrı değerli olduğunu düşünürüm. Kültür değiştikçe, malûm, âdetler de değişiyor. Ama bu, eski Ramazan'ları merak etmemize ve bugüne taşınacak olanları aramamıza da mâni değil. Bilebildiğim ve bulabildiğim kadarı ile eski ramazan âdetlerini yazayım. Hangisinin bugün olacağına, hangisinin olmayacağına siz karar verin.

Sarayda olanlar

Huzur dersleri: 1759'dan, 1924'te hilâfetin kaldırılmasına kadar, sadece Ramazan ayında padişahın huzurunda, devrin meşhur âlimleri tarafından verilen tefsir dersleri.

Hırka-ı Saadet alayı: Saray'da Mukaddes Emânetler Dairesi'nde muhafaza edilen Hırka-ı Saadet'in sultan ve Hırka-ı Şerif Camii'nde saklanılan Hırka-ı Şerif'in halk tarafından ziyaret edilmesi.

Dini hayatımıza dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Hz. Peygamber’e Dair Yazılar

Hiç bu açıdan düşünmemiştim!

Siyer kitaplarını okumayı çok severim. Basılan her kitabı okudum demek çok iddialı olabilir ama ulaşabildiğim kadarı ile, büyük bir kısmını okuduğumu söyleyebilirim. Yayımlanan her kitabı görür görmez alır, okumak için can atarım. Büyük bir merak ve ilgi ile de okurum, daha öncekilerden farkını anlamaya çalışırım. Diğer siyer kitaplarında bulamadığım ve göremediğim şeyleri görünce de mutlu olurum.

Gerek Müslüman olsun, gerekse gayrımüslim olsun, yabancıların yazdığı kitaplar bizimkilerin yazdıklarından daha farklı olur. En büyük fark nedir diye soracak olursanız bizimkilerin Hz. Peygamber'in yanında, onun adamlarından biri imiş gibi yazması, diğerlerinin belirli bir mesafeden bakabilmeleridir, derim. Bu mesafe, onların biraz daha soğukkanlı olmasını ve meseleye daha dışarıdan bakmasını sağlıyor. Belki anlamak için buna ihtiyaç var ama o kitaplar bizimkilerin yazdığı gibi duygu ve heyecan veremiyor. Bir diğer farklı bulduğum husus, yazarların merak ve ilgilerinin farklı oluşu. Ne demek istediğimi bir kitap ve o kitapta anlatılan bir bölüm üzerinden izah etmeye çalışayım.

Bir babadan oğluna salâvât ihtârı

Geçtiğimiz günlerde, Zeytinburnu Belediyesi himâyesinde, Kazlıçeşme Kültür ve Sanat Merkezi'nde, İbrahim Müteferrika'dan sonra ülkemizdeki matbaacılık tarihinin en önemli ismi Ebüzziya Tevfik Bey'in kurucusu olduğu Matbaa-i Ebüzziya çalışmalarının yer aldığı "Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi" sergisi, Ömer Faruk Şerifoğlu'nun küratörlüğünde açıldı. Halen devam eden sergide aileye ait, çoğu ilk kez gün ışığına çıkan önemli belgeler sergileniyor. Sergi ile birlikte, yine Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı, sergide sergilenen aileye dair belgelerin ve yazıların yer aldığı bir de kitap yayımlandı.

Mektupla uzaktan eğitim

Kitapta şüphesiz çok dikkat çekici belgeler var ama benim içlerinde dikkatimi en çok, Ebuzziya Tevfik'in, Konya'ya sürgüne gönderildiğinde, okula gitmesine izin verilmeyen en küçük oğlu Velid Ebuzziya'ya yazdığı mektuplar çekti.

Hz. Peygamber’e Dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kültür Yazıları

Küfretmenin bir bedeli olmalı

Günümüzde, özellikle sosyal medyada birilerinin işaret etmesiyle tanıdık tanımadık kimselere hakâret ve küfür etmek neredeyse vak'a-yı âdiyeden oldu. İşlerin bu noktaya gelmesinde kimi siyasetçi esnafının ve gazetecilerin hakâreti alışkanlık haline getirmesinin de payı var.

"Acaba Osmanlılarda küfredenlere ne ceza veriliyordu?" diye merak ettim ve bu konuda bir numaralı başvuru kaynağım İstanbul Kadı Sicilleri'ne müracaat ettim. İSAM'ın katkılarıyla 60 cilt olarak yayımlanan defterler dijital ortama aktarılmış ve bir de arama motoru eklenmiş. Merak ettiğiniz herhangi bir şeyi kolayca buluyorsunuz. Bundan 20 sene önce bulmak için bir yıl uğraştığınız belgeleri birkaç saniyede buluyor, birkaç saat içinde de okuyorsunuz. Araştırmacılar için büyük kolaylık. Bu hizmeti sunanları minnet ve şükranla anıyorum.

Biz tekrar konumuza dönelim.

Taksim meydanının süsü: Taksim camii

93 Harbi'nden sonra Ruslar Taksim'e bir kilise yapmak isteyince II. Abdülhamid de bir cami yapmaya karar verir. O tarihlerde gündeme giren Taksim'e cami inşâ edilmesi hikâyesi nihâyet gerçekleşti. 1878'te inşâsına karar verilen cami ancak 143 yıl sonra 2021 yılında yapılabilen caminin yapılmasında emeği geçenlerden, ilk düşünenden, yapanlardan, yaptıranlardan, vesile olanlardan, gayret edenlerden, en ufak katkısı bulunanlardan Allah râzı olsun. Göçenlere rahmet eylesin, kalanlara selâmet versin.

İşin tarihi ve siyasi tarafı bir tarafta dursun, meseleye bir başka zaviyeden bakmaya çalışacağım. Tabi, o konular da önemli ama benim için daha önemli olan yapılan işin güzel olması ve hep yapıldığı yere hem de yapanlara yakışması.

Bizde son elli yılda inşâ edilen camilerin mimarisi için maalesef pek iç açıcı şeyler söylenilemez. Bir ma'bede yakışacak güzellikle camiler inşâ etmeyi beceremedik uzun süre. Evlerimiz gibi camileri de kötü inşa ettik. Son zamanlarda ise güzel evler inşâ edildiği gibi güzel camiler de inşâ edilmeye başlandı. Taksim Camii'ne bu açıdan baktığımızda ise gelecek nesillere miras bırakılacak âbidevî yapılardan biri olmaya namzet gibi.

Kültür yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Tarih ve Geleneğe Dair Yazılar

Küfretmenin bir bedeli olmalı

Günümüzde, özellikle sosyal medyada birilerinin işaret etmesiyle tanıdık tanımadık kimselere hakâret ve küfür etmek neredeyse vak'a-yı âdiyeden oldu. İşlerin bu noktaya gelmesinde kimi siyasetçi esnafının ve gazetecilerin hakâreti alışkanlık haline getirmesinin de payı var.

"Acaba Osmanlılarda küfredenlere ne ceza veriliyordu?" diye merak ettim ve bu konuda bir numaralı başvuru kaynağım İstanbul Kadı Sicilleri'ne müracaat ettim. İSAM'ın katkılarıyla 60 cilt olarak yayımlanan defterler dijital ortama aktarılmış ve bir de arama motoru eklenmiş. Merak ettiğiniz herhangi bir şeyi kolayca buluyorsunuz. Bundan 20 sene önce bulmak için bir yıl uğraştığınız belgeleri birkaç saniyede buluyor, birkaç saat içinde de okuyorsunuz. Araştırmacılar için büyük kolaylık. Bu hizmeti sunanları minnet ve şükranla anıyorum.

Biz tekrar konumuza dönelim.

Taksim meydanının süsü: Taksim camii

93 Harbi'nden sonra Ruslar Taksim'e bir kilise yapmak isteyince II. Abdülhamid de bir cami yapmaya karar verir. O tarihlerde gündeme giren Taksim'e cami inşâ edilmesi hikâyesi nihâyet gerçekleşti. 1878'te inşâsına karar verilen cami ancak 143 yıl sonra 2021 yılında yapılabilen caminin yapılmasında emeği geçenlerden, ilk düşünenden, yapanlardan, yaptıranlardan, vesile olanlardan, gayret edenlerden, en ufak katkısı bulunanlardan Allah râzı olsun. Göçenlere rahmet eylesin, kalanlara selâmet versin.

İşin tarihi ve siyasi tarafı bir tarafta dursun, meseleye bir başka zaviyeden bakmaya çalışacağım. Tabi, o konular da önemli ama benim için daha önemli olan yapılan işin güzel olması ve hep yapıldığı yere hem de yapanlara yakışması.

Bizde son elli yılda inşâ edilen camilerin mimarisi için maalesef pek iç açıcı şeyler söylenilemez. Bir ma'bede yakışacak güzellikle camiler inşâ etmeyi beceremedik uzun süre. Evlerimiz gibi camileri de kötü inşa ettik. Son zamanlarda ise güzel evler inşâ edildiği gibi güzel camiler de inşâ edilmeye başlandı. Taksim Camii'ne bu açıdan baktığımızda ise gelecek nesillere miras bırakılacak âbidevî yapılardan biri olmaya namzet gibi.

Tarih ve geleneğe dair yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Şehir ve Medeniyet Yazıları

İyi, doğru ve güzel düşünmek sıradan eylem değildir

İbrahim Kalın, geçtiğimiz günlerde, müsebbibi olmadığı gereksiz bir tartışma ile kamuoyunda yer aldı. Tartışmaya girmeden ve uzatmadan, kendine yakışan bir üslûp ve vakar içinde, sözünü bilgece söyledi ve çekildi.

Oysa İbrahim Kalın, gözümüz gibi sakınmamız gereken değerlerimizden. Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü gibi önemli bir görevi üstlenen Kalın, dünyanın en zor coğrafyasında bulunan ve dört bir yanı sorunlu ülkelerle çevrili ülkemizin en çok çalışan bürokratlarından biri. Bir başka ülkenin bir sene boyunca karşılaştığı sorunların daha büyükleri ile bir hafta içinde karşılaşan güzel ülkemiz için canla başla çalışan bir devlet görevlisi. Üstlendiği ağır sorumluluğun stresini ve yoğun çalışmanın yorgunluğunu, fırsat buldukça sesi ve sazı ile atıyor.

Bürokrat, diplomat ve sanatçı kişiliğinin yanında akademisyen kimliğini de muhafaza eden İbrahim Kalın, ne ara ve nasıl yazdığını bilemediğimiz kitapları ile de bizi, kendine hayran bırakıyor.

Ramazan, sıradan bir ay değildir

Çok şükür, "Allah'ım bizi Ramazan'a kavuştur" diye ettiğimiz dualar kabul edildi ve her ne kadar coşku ile kutlayamayacaksak da Ramazan'a eriştik. Üftâde Hazretlerinin ifâdesiyle;

Âşıklara eydin salâ, oruç ayı geldi yine

Şehir ve Medeniyet yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Topluma Dair Yazıları

Küfretmenin bir bedeli olmalı

Günümüzde, özellikle sosyal medyada birilerinin işaret etmesiyle tanıdık tanımadık kimselere hakâret ve küfür etmek neredeyse vak'a-yı âdiyeden oldu. İşlerin bu noktaya gelmesinde kimi siyasetçi esnafının ve gazetecilerin hakâreti alışkanlık haline getirmesinin de payı var.

"Acaba Osmanlılarda küfredenlere ne ceza veriliyordu?" diye merak ettim ve bu konuda bir numaralı başvuru kaynağım İstanbul Kadı Sicilleri'ne müracaat ettim. İSAM'ın katkılarıyla 60 cilt olarak yayımlanan defterler dijital ortama aktarılmış ve bir de arama motoru eklenmiş. Merak ettiğiniz herhangi bir şeyi kolayca buluyorsunuz. Bundan 20 sene önce bulmak için bir yıl uğraştığınız belgeleri birkaç saniyede buluyor, birkaç saat içinde de okuyorsunuz. Araştırmacılar için büyük kolaylık. Bu hizmeti sunanları minnet ve şükranla anıyorum.

Biz tekrar konumuza dönelim.

Taksim meydanının süsü: Taksim camii

93 Harbi'nden sonra Ruslar Taksim'e bir kilise yapmak isteyince II. Abdülhamid de bir cami yapmaya karar verir. O tarihlerde gündeme giren Taksim'e cami inşâ edilmesi hikâyesi nihâyet gerçekleşti. 1878'te inşâsına karar verilen cami ancak 143 yıl sonra 2021 yılında yapılabilen caminin yapılmasında emeği geçenlerden, ilk düşünenden, yapanlardan, yaptıranlardan, vesile olanlardan, gayret edenlerden, en ufak katkısı bulunanlardan Allah râzı olsun. Göçenlere rahmet eylesin, kalanlara selâmet versin.

İşin tarihi ve siyasi tarafı bir tarafta dursun, meseleye bir başka zaviyeden bakmaya çalışacağım. Tabi, o konular da önemli ama benim için daha önemli olan yapılan işin güzel olması ve hep yapıldığı yere hem de yapanlara yakışması.

Bizde son elli yılda inşâ edilen camilerin mimarisi için maalesef pek iç açıcı şeyler söylenilemez. Bir ma'bede yakışacak güzellikle camiler inşâ etmeyi beceremedik uzun süre. Evlerimiz gibi camileri de kötü inşa ettik. Son zamanlarda ise güzel evler inşâ edildiği gibi güzel camiler de inşâ edilmeye başlandı. Taksim Camii'ne bu açıdan baktığımızda ise gelecek nesillere miras bırakılacak âbidevî yapılardan biri olmaya namzet gibi.

Topluma Dair yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Yönetim Yazıları

İyi, doğru ve güzel düşünmek sıradan eylem değildir

İbrahim Kalın, geçtiğimiz günlerde, müsebbibi olmadığı gereksiz bir tartışma ile kamuoyunda yer aldı. Tartışmaya girmeden ve uzatmadan, kendine yakışan bir üslûp ve vakar içinde, sözünü bilgece söyledi ve çekildi.

Oysa İbrahim Kalın, gözümüz gibi sakınmamız gereken değerlerimizden. Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü gibi önemli bir görevi üstlenen Kalın, dünyanın en zor coğrafyasında bulunan ve dört bir yanı sorunlu ülkelerle çevrili ülkemizin en çok çalışan bürokratlarından biri. Bir başka ülkenin bir sene boyunca karşılaştığı sorunların daha büyükleri ile bir hafta içinde karşılaşan güzel ülkemiz için canla başla çalışan bir devlet görevlisi. Üstlendiği ağır sorumluluğun stresini ve yoğun çalışmanın yorgunluğunu, fırsat buldukça sesi ve sazı ile atıyor.

Bürokrat, diplomat ve sanatçı kişiliğinin yanında akademisyen kimliğini de muhafaza eden İbrahim Kalın, ne ara ve nasıl yazdığını bilemediğimiz kitapları ile de bizi, kendine hayran bırakıyor.

Başkan adayları için hikayeler

Malum mahalli yöneticilerimizi belirleyeceğimiz seçimlere kısa bir süre kaldı. Adaylar hummalı bir çalışma içinde, seçilmek için gayret ediyorlar. Peki hiç beş yıl boyunca yaşadığımız kasabayı yönetecek belediye başkanının nasıl olması gerektiğini düşündünüz mü?

Eskiler düşünmüşler ve düşündüklerini de kitaplaştırmışlar. Siyasetname türü böyle bir ihtiyaçtan doğmuş. Bir ülkeyi, bir şehri, bir beldeyi yönetmeye talip olanları uyaran kitaplar yazmışlar ve adına da siyasetname demişler.

Yönetime dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Eğitim Yazıları

Üniversitede yazılı olmayan kurallar bile kolay kolay değiştirilemez

Ülkemizde tartışılan konuların başında üniversiteler gelir. Eleştiriler, YÖK'le başlar ve 2547 ile devam eder. Ancak, ben, öteden beri üniversitelerin temel sorununun ne YÖK ne de 2547 olduğunu düşünenlerdenim. Hatta şöyle bir iddiam da var: Türkiye'de iyi bir üniversite kurmak veya olmak için YÖK'ten ve 2547 Sayılı Kanun'dan kaynaklanan en ufak bir sorun yoktur. Dile getirilen veya ileri sürülen sorunların kaynağı, kurumlar ve yasalar değil uygulayıcılardır. Ne demek istediğimi son altı ay içinde şahit olduğum veya işittiğim birkaç olay üzerinden anlatmaya çalışayım.

Fakülte Yönetim Kurulu Üyeleri

İlgili herkes bilir, yasa gereği fakültelerin yönetim kurulu, üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten veya dr. öğretim üyesinden oluşur. Ve üyeler de Fakülte Kurulu tarafından ayrı ayrı seçilir. Yasa koyucu, fakültedeki kadroların yönetim kurulunda temsil edilmesini düşünmüş ve böyle bir kural koymuş.

Rektörlüğün kısa tarihçesi

Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör atanması birkaç günden beri tartışılıyor. Tartışmaların siyasi tarafına ve kimi gruplar tarafından yönlendirilmesi konusuna girmeden, üniversite tarihi içinde rektörlerin atanma biçimlerini anlatmaya çalışayım.

Dünyada üniversite adını kullanan ilk eğitim kurumu, Bologna Üniversitesi'dir. 1088'de kurulan bu üniversiteyi, 1200'de kurulduğu kabul edilen Paris Üniversitesi takip eder. Daha sonra Avrupa'da başlıca merkezlerde üniversiteler kurulur. Üniversitelerin bugünkü halini alması ise sekiz asrı bulacaktır. Tarihçiler, bu sekiz asrı dört evreye ayırır. Biz de bu dört evrede rektörlük makamının gelişimini aktarmaya çalışalım.

Modern erken dönemde üniversiteler

İlk kurulan Bologna ve Paris Üniversitesinde iki farklı yapı vardı. O vakitler, öğrenciler ve öğretmenler, rektörünü birlikte seçerdi.

Eğitim yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Yükseköğretim Yazıları

Meslek yüksek okulu unvanlı hocalarının sorunu

Meslek yüksek okulu (MYO) öğretim üyelerinin lisansüstü eğitim ve danışmanlık verememe durumu kimi üniversitelerimizde önemli bir sorun haline gelmeye başladı.

Meslek yüksek okulunda öğretim üyesi olma usûlleri

Unvanlı öğretim üyelerinin MYO'da istihdam edilmesinin birkaç nedeni var. Özellikle öğretim üyesi sayısı kabarık olan bölümlerde görevli hocaların kadro sıkıntısı çektiği durumlarda MYO'lar bir imkân olarak görülür. Mesela fakültede, işletme bölümünde bir araştırma görevlisi doktorasını bitirdi. Bölümde hoca sayısı fazla olduğundan kadro alınamıyor. Bu durumdaki arkadaşlar için düşünülen çözüm, uygun bir meslek yüksek okulu bulup kadroyu ilân etmektir. Bu hem idarenin hem personelin itiraz etmeden kabul ettiği en kolay çözüm.

Üniversitede yazılı olmayan kurallar bile kolay kolay değiştirilemez

Ülkemizde tartışılan konuların başında üniversiteler gelir. Eleştiriler, YÖK'le başlar ve 2547 ile devam eder. Ancak, ben, öteden beri üniversitelerin temel sorununun ne YÖK ne de 2547 olduğunu düşünenlerdenim. Hatta şöyle bir iddiam da var: Türkiye'de iyi bir üniversite kurmak veya olmak için YÖK'ten ve 2547 Sayılı Kanun'dan kaynaklanan en ufak bir sorun yoktur. Dile getirilen veya ileri sürülen sorunların kaynağı, kurumlar ve yasalar değil uygulayıcılardır. Ne demek istediğimi son altı ay içinde şahit olduğum veya işittiğim birkaç olay üzerinden anlatmaya çalışayım.

Fakülte Yönetim Kurulu Üyeleri

İlgili herkes bilir, yasa gereği fakültelerin yönetim kurulu, üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten veya dr. öğretim üyesinden oluşur. Ve üyeler de Fakülte Kurulu tarafından ayrı ayrı seçilir. Yasa koyucu, fakültedeki kadroların yönetim kurulunda temsil edilmesini düşünmüş ve böyle bir kural koymuş.

Yükseköğretim yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Dile Dair Yazılar

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Mâni sadece eğlendirmez, öğretir de

Ramazan ayındayız. Ramazan'la ilgili her şeyi konuşuyoruz, yazıyoruz. İbâdet hayatının yanı sıra günlük hayattaki değişiklikler, eğlenceler, bekçi fasılları, davulcu mânileri, meddah ve Karagöz oyunları, zengin iftar sofraları, Bektâşî fıkraları, Ramazan'ı konu edinen şiirler ve öykülerin yanı sıra halk arasında söylenilen Ramazan mânileri de var.

Ramazan mânilerini sadece bir eğlence aracı olarak görürsek, yanılırız. Mâniler, halkın din ve ahlâk eğitiminin bir parçasıdır. Aynı zamanda, tarih bilgisinin de kaynağıdır. Henüz küçük bir çocuk iken çocukta Allah ve peygamber sevgisinin, ibâdetlerin, güzel ahlâkın öğretilmesinde ve gönüllere yerleşmesinde mühim bir vazîfe îfâ ederler.

İbâdet ve ahlâk eğitimi, sadece mânilerle olmuyor elbette. Eğitimin parçası, ilk eşiği. Dine ait duyguların çocukların gönlüne işlenildiği bu ilk evrede, tam olarak anlamını bilmediği birtakım kavramlar, zihne mâniler yoluyla işlenir.

Dile dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Edebiyata Dair Yazılar

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Mâni sadece eğlendirmez, öğretir de

Ramazan ayındayız. Ramazan'la ilgili her şeyi konuşuyoruz, yazıyoruz. İbâdet hayatının yanı sıra günlük hayattaki değişiklikler, eğlenceler, bekçi fasılları, davulcu mânileri, meddah ve Karagöz oyunları, zengin iftar sofraları, Bektâşî fıkraları, Ramazan'ı konu edinen şiirler ve öykülerin yanı sıra halk arasında söylenilen Ramazan mânileri de var.

Ramazan mânilerini sadece bir eğlence aracı olarak görürsek, yanılırız. Mâniler, halkın din ve ahlâk eğitiminin bir parçasıdır. Aynı zamanda, tarih bilgisinin de kaynağıdır. Henüz küçük bir çocuk iken çocukta Allah ve peygamber sevgisinin, ibâdetlerin, güzel ahlâkın öğretilmesinde ve gönüllere yerleşmesinde mühim bir vazîfe îfâ ederler.

İbâdet ve ahlâk eğitimi, sadece mânilerle olmuyor elbette. Eğitimin parçası, ilk eşiği. Dine ait duyguların çocukların gönlüne işlenildiği bu ilk evrede, tam olarak anlamını bilmediği birtakım kavramlar, zihne mâniler yoluyla işlenir.

Edebiyata dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kitap Yazıları

Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy

Malûmunuz, içinde bulunduğumuz sene, yani 2021 yılı, Cumhurbaşkanımızın, İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yılı olması münasebeti yayımladığı bir genelgeyle "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Yılı" olarak kutlanıyor.

Bu yıl vesilesi ile Mehmet Âkif'i anlatan çok sayıda yeni kitap ile tanıştık, tanışmaya devam ediyoruz. Bunlar arasında özellikle birini diğerlerinden çok farklı buldum: Ahmet Güner Sayar hocamızın telif ettiği Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy isimli kitap.

Ahmet Güner Sayar'ın kitaplarının iki önemli özelliği olduğunu düşünürüm. İlki, ciddi bir ilim adamı titizliği ve dikkatinin hemen göze çarpması. Diğeri de ilmî kitaplarda görmeye pek alışık olmadığımız, hikâye veya roman gibi metni okunabilir kılan akıcı ve güzel Türkçe.

İnsanın en yakın dostu olarak kediler

Fatih Altuğ'un hazırladığı Geçmiş Zaman Kedileri Türk Edebiyatından Kedi Metinleri (1970-1950) isimli kitabı bize kedilerin hayatımızda önemli bir yer işgal ettiklerini hatırlattı. Ahmet Haşim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil, Ahmet Mithat, Fatma Münire, Osman Cemal Kaygılı, Ziya Osman Saba'ya ait 23 hikâyeden oluşan kitabı okuyunca kedilerin de pekâlâ bir hikâyenin kahramanı olabileceğine ikna oluyoruz. Kedilerin, hayatın tam merkezinde ve kimileri için vazgeçilmez dostlar olduğunu anlatıyor hikâyeler. Ama okurken kediler kadar dikkatimi çeken şey, dönemin Türkçesinin berraklığı ve akıcılığı oldu. Hüseyin Rahmi'nin âdeta bir fotoğraf karesi resmeder gibi anlattığı sıradan insanların sıradan hallerini okurken yüzyıl öncesinin İstanbul'una gitmek doğrusu pek zevkli idi.

1950'ye kadar yazılan hikâyelerin toplandığı kitabın muhtemelen ikincisi de gelecek. Turgut Etingü, Mesut Cemil'in kediler için otuz sekiz makale yazdığını söyler. Kim bilir bunun gibi daha nice içinde kedi geçen hikâyeler yazılmıştır.

Kitaplara dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kişilere Dair Yazılar

Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy

Malûmunuz, içinde bulunduğumuz sene, yani 2021 yılı, Cumhurbaşkanımızın, İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yılı olması münasebeti yayımladığı bir genelgeyle "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Yılı" olarak kutlanıyor.

Bu yıl vesilesi ile Mehmet Âkif'i anlatan çok sayıda yeni kitap ile tanıştık, tanışmaya devam ediyoruz. Bunlar arasında özellikle birini diğerlerinden çok farklı buldum: Ahmet Güner Sayar hocamızın telif ettiği Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy isimli kitap.

Ahmet Güner Sayar'ın kitaplarının iki önemli özelliği olduğunu düşünürüm. İlki, ciddi bir ilim adamı titizliği ve dikkatinin hemen göze çarpması. Diğeri de ilmî kitaplarda görmeye pek alışık olmadığımız, hikâye veya roman gibi metni okunabilir kılan akıcı ve güzel Türkçe.

İlmi dimağında meknûn bir âlim Mehmet Genç Hoca

Birkaç gün önce sosyal medyada, Mehmet Genç ile Erol Özvar'ın Osmanlı Ekonomisi Üzerine Konuşmalar isimli kitaplarının çıktığını görmüş ve almak için sipariş sepetine eklemiştim. Hayfa ki kitap elime ulaşmadan ve okuyamadan, dün akşam (18 Mart 2021) aldığımız bir haberle Hoca'mızı kaybettiğimizi öğrendim. Şeref Hanım'ın veciz şekilde ifâde buyurduğu gibi;

Çâre yok bir vechile geldikde vakt ü sâati
Câm-ı mevti nûş eder pîr ü civân bây u gedâ

Mehmet Genç Hoca'mız da mevt kadehinden nûş etmişti.

Özel sohbetlerinde az da olsa bulunma lütfuna eriştiğim, "Bir âlim var mı?" sorusu karşısında akla gelecek ilk isimlerden biri olan Mehmet Genç Hoca'nın akademik çalışmalarını takdir etme cür'etinde bulunacak değilim. Çünkü bunu yapmaktan âciz olduğumu biliyorum.

Kişilere Dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Gezi Yazıları

Taraklı Sarıkız ve Kızlar Türbeleri

Sakarya’nın merkeze en uzak ilçelerinden biri olan Taraklı şehrin güneybatısında ve 65 kilometre uzaklıkta şirin ve tarihi bir kasabadır.
Tarihi İpekyolu üzerinde bulunan Taraklı, Ertuğrul Gazi zamanında Osman Bey’in silah arkadaşlarından Samsa Çavuş tarafından Bizanslıların elinden alınması Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan öncesine gidiyor, bir rivayete göre 1289, bir diğerine göre 1293.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde halkın şimşir tarak ve kaşık yapmasından dolayı Yenice Tarakçı olarak geçen kasabanın adı zamanla Taraklı’ya dönüşür.

Güney Makedonya Camileri

Geçen yazımızda Teselya bölgesindeki camiler hakkında bilgi vermiştik. Bu sefer biraz daha yukarı çıkıp aralarında Selanik’in de bulunduğu Güney Makedonya bölgesinde gördüğüm camiler hakkında bilgi vereyim. Bilgi vermeden Heath Lowry’nin kitabını özellikle zikretmeliyim. Sadece camilerin değil diğer mimari eserlerin durumu hakkında bilgi veren bu eser her türlü övgüyü hak ediyor.

Güney Makedonya

Geçtiğimiz sene Avrupa gündemini meşgul eden konulardan biri de Makedonya meselesi idi. Yunanistan en başından beri kendi sınırları içinde Makedonya diye bir yer bulunduğu ve bölgenin Antik Yunan tarihinin ve kültürünün bir parçası olduğu ve Makedonların Yunan olduklarını gerekçesiyle karşı çıkmıştı.

Gezi yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Sinema Yazıları

Karınca yuvasına dönmeli

Geçen sene vizyona çıkan ve yapılması için 30 yıl beklenen Nazif Tunç’un Karınca isimli filmini nihayet seyredebildim. Vesile olan Karantina Sohbetleri-Zoomiler grubuna teşekkür ederim. Şimdi bir bu grup eksikti, bunlar da nereden çıktı gibi sorular aklınıza gelebilir. Korkmayın, endişelenmeyin, bunlar öyle ilk akla gelen gruplardan değil. Kimseye zararları olmayan bir grup. Daha sonra ne olduklarını ve ne yaptıklarını anlatırım.

Nazif Tunç, kendi ifadesiyle Türk sinemasının Yücel Çakmaklı ile girdiği ‘manevi gerçekçilik’ vadisinde sağına soluna bakmadan, herhangi bir ekonomik kaygı gütmeden Türk milletinin tarihsel gelişimine ve inanç geleneğine uygun filmler yapmayı amaç edinen bir yapımcı-yönetmen.

İbn Sina da kim oluyor?

Evde ne yapacağımızı düşündüğümüz ve vakit geçirecek meşgaleler aradığımız bu günlerde, her akşam doktorları dinlemenin vermiş olduğu dikkatten olsa gerek İbn Sina’nın hayatının anlatıldığı söylenen The Physician isimli filmi seyrettim.

1999’da yayınlanan aynı isimli kitaptan uyarlanarak 2013 yılında vizyona giren film belli ki bir filmden çok daha fazlası için çekilmiş. Batı medeniyetin ve bilim beşiği, doğu ise barbarlığın ve yobazlığın. İşid ile mücadele edildiği iddiasının gündemde olduğu ve kamuoyunun desteğinin arandığı bir dönemde çekilmesi aslında filmin neden çekildiğini gösteriyor. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Sinema yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Söyleşiler

Baba bu kitabı niye yazdın?

Şemseddin Sivasi'nin Nutk-ı Şerifi

Tasavvufi Halk Edebiyatı - Yunus Emre

ismailgulec.net