Mim Kemal Öke’nin Turgut Reis’i

Mim Kemal Öke'yi, biz akademisyen olarak tanıdık önce. Musul, Irak, Filistin ve Ermeni sorunları ile Türkiye ve Türk kimliği üzerine yazdığı kitaplarla onu tarihçi ve uluslararası ilişkiler uzmanı olarak biliyorduk. Son on yıl içinde akademisyenlik dışında, tasavvufa olan ilgisini daha belirgin kılacak işlerle de meşgul olmaya başladı. Televizyon programları, seminerler derken geçen sene bir filmde başrol oyuncusu olarak izledik kendisini. Ve bu sene de bir roman yazarı olarak karşımıza çıktı.

Turgut Reis kim?

Osmanlı kaynaklarında Turgutça, Avrupa literatüründe Dragut şeklinde tanınmış, İslâm dünyasında "Seyfü'l-İslâm / İslâm'ın kılıcı" gibi sıfatlarla anılan büyük bir denizci komutandan bahsediyoruz.

Dragut, Dragon ve Turgut birleşmesinden oluşan korku salan Turgut gibi anlama da geldiği düşünülür ama ben Dragut'un, Turgut'un İtalyan ve İspanyollar tarafından telaffuzu olduğunu düşünenlerdenim. Fakat diğer anlamını, sonradan yakıştırıldığını düşünsem de doğrusu daha ilgi çekici buluyorum.

Şüphesiz, kitaptaki Turgut Reis ile tarih kitaplarındaki Turgut Reis aynı değil. Mim Kemal Öke, hayatı boyunca okuduğu ve topladığı kitaplar ile şahsi tecrübe ve hissiyatını meczederek bize yeni bir Turgut Reis görünümü çiziyor. Dolayısıyla kitap ile tarih kitaplarını karşılaştırıp "gemi sayısı şu kadardı, beylerbeyi olmak istedi, ablasının oğlunun adı İsa idi, amcasının oğlu da vardı yanında" gibi bilgileri söyleyerek kitabı eleştirmenin bir anlamı yok. Kitabı, kanaatimce Öke, tarih yönünden eleştirmeyi düşünenlerden daha çok, Turgut Reis'e dair kitap okumuştur. Dolayısıyla Öke'nin yaptığı başka bir şey. Kitaptaki Turgut Reis'in, yazarın Turgut Reis'i olduğunu bir kez daha hatırlatarak bu tip bir tartışmanın anlamsız olduğunu belirtmiş olayım.

Asil korsan

Mim Kemal Öke, kitabında Turgut Reis'i bize örnek bir insan ve komutan olarak sunuyor. Bunu yaparken korsan kavramına ayrı bir anlam yüklüyor. Bildiğiniz gibi korsan, olumsuz anlamı olan bir unvan. Öke, bu kelimenin anlamını olumlu hale getiriyor kitabında.

Kitapta anlatılan Turgut Reis'in korsanlığı, Batı edebiyatında "Soylu eşkıya" olarak bilinen, yasalara göre suç işleyen ancak yapılış amacı ve şekli ulvi bir gayeye hizmet ettiği için âdeta kutsanan ve idealleştirilen bir kahraman tipi. O, Robin Hood'un karada yaptığını Akdeniz'de yapan, Karayip Korsanları ile uzaktan yakından ilgisi olmayan asil korsan örneği.

Derviş korsan

Öke'nin yaptığı ikinci temel anlam değişikliği, korsanlığı, bir dervişlik hikâyesine benzetmesi. Ona göre, sülûkunu tamamlamayan, kemale ermeyen, nefis düşmanını yenmeyen, gerçek bir korsan reisi olamaz.

Turgut Reis'in de böyle bir serüveni var. Denizlere açılmadan önce onu bulup yetiştiren ve âdeta hazırlayan Eren Dede adındaki kişinin, yakından tanımadığı bir gazi derviş. Babasından çok sevdiği Eren Dede'yi öldüren şövalyeleri Akdeniz'den temizlemek ise Turgut Reis'in biricik gayesi. Kitap, bir tarafta Turgut Reis'in gayesine ulaşmak için verdiği mücadeleyi anlatırken diğer tarafta onun olgunlaşmasını, en büyük savaşın nefisle yapılan savaş olduğunu öğrenmesini anlatıyor. Leventlik ile dervişlik arasında bir ilişki kuruyor doğal olarak. Yeniçerilerin Hâce Bektaş Veli gibi bir pîri olduğu gibi korsanların da bir pîri olması gerektiğini vurguluyor. Bu haliyle de Turgut Reis'in, hem Akdeniz'in, hem de içindeki deryaların dalgalı sularında yaptığı yolculukların hikâyesi.

Onu himâyesine alan ve yetiştiren ilk mürşidi, Eren Dede idi. İkinci mürşidi, zorda kaldığında Turgut Reis'i kurtaran ve hep yardım eden Esmer Sultan olarak şöhret bulmuş Arusi şeyhi Abdüsselâm el-Esmer el-Feytûrî (ö. 1574). Akdeniz'de Batılılara karşı Mağrib'i savunmak için verilen mücadelenin anlatıldığı romanda, Şazeli'nin Kuzey Afrika'da neşet eden kollarından biri olan bir Arusi şeyhinin olmasından daha normal bir şey olmazdı.

Muhibb-i Ehl-i Beyt Turgut Reis

Kitap, âdeta Bektaşi simgeleri olan nesneler ve isimler üzerinden devam ediyor. Her şeyden önce Turgut Reis'in üç sevgilisinin, deniz kızı, gemisi ve eşinin adı Fatıma. Daha çocukken gördüğü ve daha sonra gemisine asacağı simge, pençe-i Al-i Aba. Eren Dede'den miras kalan kılıcın adı, Zülfikâr. Esir iken hücrede kendine verilen emanet teslim taşı. Haydar-ı Kerrarlığın sırrının Türk'te olması gibi satır aralarında Bektâşîliği anıştıracak cümleler de var. Ancak Bektâşîlikle ilgili bu kadar simge ve isim geçtiği halde doğrudan Bektâşîlikle ilgili bir olay veya kahraman olmaması dikkat çekici.

Tasavvufî kavramlar geçidi

Öke, tasavvufa dair simgelerden ve sözlerden sıkça yararlanmış romanında. Gemilerin Arap harfli b harfine benzetilmesi ve noktasının sahilde bırakılması mesela. Kitaptaki kahramanların ağzından dökülen kimi repliklerin ilâhilerden alınması, Hz. Peygamber'in sözlerine ve hayatına dolaylı veya doğrudan göndermelerin olması, tayy-ı mekân, kerâmetler ve en önemlisi ara başlıklar; "Zikir, letaif noktalarını diriltir.", "Âlem-i cemâlin vardır demi", "Hakk âşıklarının eğlencesi, tevhiddir, zikrullahtır.", "nefsini binek haline getir ki gafil avlanmayasın", "zahirimiz huzur-ı hümâyunda, batınımız huzur-ı İlâhi'de", "huyumuz, Hu'dandır, celali de giyer cemali de" ve daha çok sayıda başlık daha. Bir kişi, sadece bu ara başlıkları okusa metnin tasavvufî bir eser olduğunu düşünür.

Biat'ın kime olması gerektiğini anlatıyor

Romana ismini de veren biat, yani kul olmak, kitaptaki en önemli kavram. Bir bağlanma ve hürriyeti teslim etme anlamına geldiği düşünülen biatın anlamını değiştirerek özgürlüğün reçetesi olarak sunuyor bize. Turgut Reis'in biatı, kula yapılanlardan değil. Onun kulu olacağı sultan, maddenin değil mananın sultanı olmalıydı. Ve bu gerçek biatın şartı, gönülden yapılmış olmasıdır. Bu biatta alacak-verecek bir şey yoktur, hiçbir karşılık beklemeden tüm varoluşuyla kendini feda etmekten geçer.

Türkçesi ile ilgili dikkatimi çeken iki konuyu dile getirmeliyim. İlki, özellikle denizcilikle ilgili bilmediğim çok sayıda kelime öğreniyoruz. İkincisi ise bazı konuşmalarda ergenlerin kendi aralarında kullandıklarına benzer cümlelerin olması. Bu metnin akışını bozuyor, kullanıldığı yerde de eğreti duruyor. Öğretme ve kimi tasavvufî kavramları açıklama kaygısı ile öğretici metne dönüştüğü kısımları romanın akışını yavaşlatıyor.

Öke'nin, Biât adını verdiği romanını yazarken aklında olmadığını sandığım bir tevâfuk ile karşılaştı kitap. Bir yıldan beri ülkemizde, Türkiye'nin Kuzey Afrika, özellikle Libya'ya yaptığı askeri yardımlar tartışılıyordu. Bu kitap, Türk ordusunun Libya'da neden bulunması gerektiğini bir başka açıdan izah ederek tartışmaya katılmış oldu. Yazarın bir uluslararası ilişkiler uzmanı olduğunu düşündüğümüzde aklımıza doğal olarak bu konu da geliyor.

Roman bu haliyle biraz tarih, biraz da tasavvuf öğretmek için yazılmış. Akdeniz'i, korsanlığı, Turgut Reis'i ve tasavvufu merak ediyorsanız bu romanı okumalısınız.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var.

Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Mesnevi Dersleri 5 ve 6. Beyitler

Men be-her cem’iyyetî nâlân şodem
Coft bed-hâlân u hûş-hâlân şodem

Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.

İkinci mısra ilk mısrayı açıklamaktadır. Bed-hâl şehvet ve hevesine düşkün olanlar, hoş-hâl ise zühd ve takva ehlidir. Bed-hâl olanlar çok olduğu için önce söylendi.

Beytin manası şöyledir: Ben her cemiyette, şehvet ve nefsine düşkün olanların da, zühd ve takva sahibi olanların da meclisinde ağladım, inledim. Yani onlarla oturup kalktım. Bu oturup kalkma onlarla birlikte onların yaptıkları işi yaptım olarak da anlaşılır, onlarla birlikte oturdum, bana geldiler şeklinde de anlaşılabilir.

ismailgulec.net