Klasiklerin şerhleri klasik olabilir mi? Mesnevî örneği

[“Klasiklerin şerhi klasik olur mu? Mesnevi örneği” Bilim ve Sanat Vakfı Klasiği Yeniden Düşünmek Uluslararası Sempozyum, 7–10 Ekim İstanbul, İstanbul: Klasik Yayınları, 2008, s. 329-338.]

Klasiklerin şerhleri klasik olabilir mi? Mesnevî örneği

İsmail Güleç*

Genel kanaate göre; bir edebî eserin klasik sayılıp sayılamayacağına dair ölçülerimizi; tam ve kusursuz yani mükemmel, güzel, evrensel, üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmemek, türünde örnek olarak gösterilmesi, düzen, ölçü ve üslup sahibi olması, sınırsızlık ve aşırılılık olmaması, alışılmış olması, yenilik getirmemesi, arayış içinde bulunmaması yani geleneksel olması şeklinde sıralanmaktadır.[1]

Sıralanan bu ölçülere göre, Doğu edebiyatında klasik olarak kabul edilen bir çok eser bulunmaktadır. Zaman içinde klasikleşen bu eserlerin, okuyucular tarafından daha iyi anlaşılması için kimi açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamalar, açıklaması yapılan metne göre hâşiye, hâmiş, talîk, telhîs, tahlîl ve tefsîr gibi isimlerle anılırken edebi eserler için “şerh” tercih edilmiştir.[2] Şerh, müşterek İslam kültürünün bir ürünüdür ve dinî metinleri anlama çabaları şerhi doğurmuştur.[3] Daha sonra bu yöntem edebi eserlere de uygulanmaya başlamıştır. Sâdî, Hâfız, Attâr, Mevlâna gibi Doğu edebiyatının zirve isimlerinin en az kendileri kadar şöhret bulan eserlerinin yanı sıra edebiyatımızın kimi büyük şairlerinin şiirleri, yüzyıllardan beri şerh edile gelmiştir.[4] Her biri bir klasik kabul edilen bu tip eserlere yapılan şerhler acaba klasikleşebilir mi? Bu bildiride bu sorunun cevabı Mevlâna’nın Mesnevî’si temel alınarak tartışılacaktır.

Mevlana’nın meşhur eseri, edebiyatımızda, üzerinde çok konuşulan, kendisinden sıkça bahsedilen ve çok okunan eserlerin başında gelir. Bulunmaması her ciddi kütüphanede bir eksiklik sayılan bu eserin, okuyucular tarafından daha iyi anlaşılması için yazıldığı tarihten bu yana defalarca tercüme ve şerh edilmiştir. Başlangıçta, birkaç beyit ve hikaye ile başlayan tercüme ve şerhler artarak ve yaygınlaşarak devam etmiş ve bugün koskoca bir literatür oluşturacak hale gelmiştir.[5]

Mesnevî’den bahseden ve onun bir bölümünü şerh eden çok sayıda eser olmasına rağmen, Mesnevi’nin tamamı Türkçe olarak, günümüze kadar sadece sekiz kişi tarafından şerh edilmiştir. Bunlar; Şemî Dede (ö. 1592), Ankaravî İsmail Rusûhî Dede (ö. 1631), Şifâî Mehmed Dede (ö. 1671), Şeyh Murad-ı Buhârî (ö. 1848), Ahmed Avni Konuk (ö. 1938), Tâhirü’l-Mevlevî (ö. 1951), Muhlis Koner (ö. 1957) ve Abdülbaki Gölpınarlı’dır (ö. 1982).

Mesnevî’nin tamamı ilk olarak Şemî Dede tarafından şerh edilmiştir. 1596’da tamamlanan bu eser[6] mensur ve muhtasar bir şerhtir. Şemî Dede eserine, Mesnevî’nin dibâcesinin şerhiyle başlar.[7] Metne göre dibâce çok geniş bir şekilde şerh edilmiştir. Her biri otuz üç satırlık on sayfa olan bu kısmın şerhi, eserin diğer bölümlerine göre oldukça ayrıntılıdır. Şemî Dedenin metodunda, önce metin verilmekte sonra tercümesi yapılmaktadır. Metin içinde geçen açıklanmaya değer bulunan kelimeler ise en sonra verilmektedir. Beytin en sonunda Mevlana’nın kastettiği mana bir cümle ile özetlenerek bir sonraki beyte geçilmektedir. Metin içinde bazı kelime ve fiillerin kökleri hakkında bilgi de verilmektedir. Şem‘î, metin içinde veremediği bazı gramatik açıklamaları ise derkenar olarak kısaca vermiştir. Esrar Dede’nin çok beğendiği bu şerhi[8] Abdülbaki Gölpınarlı en yanlış olan şerh olarak değerlendirmektedir.[9] Basılmamıştır.

Mesnevî’nin tamamı geniş bir şekilde ilk olarak Ankaravî İsmail Rusûhî tarafından şerh edilmiştir. Kendisine ‘Hazret-i Şârih’ ve ‘Şârih-i Mesnevî’ unvanlarını kazandıran bu eserin tam adı Mecmuâtü’l-Letâif ve Matmûratü’l-Maârif’tir. Ankaravî, bu eserinde bir yandan Mevlana’nın fikirlerini açıklarken diğer yandan tasavvufun genel kaidelerini sade bir ifadeyle ortaya koymuştur. Eser bu yönüyle yalnız Mesnevî şerhi olmayıp, aynı zamanda şârihin ve dönemin tasavvuf anlayışını ortaya koyan bir kaynaktır. Bütün şerhler arasında en doğrusu ve genişi olduğunu söyleyenlerin yanında,[10] Mevlana’nın diğer eserlerini okumadığı, esas alınan metnin yanlış olması, Mevlana’nın üslûbundan ve felsefesinden haberdar olmadığı, Farsça’nın inceliklerini bilmediği ve İbni Arabi’nin görüşleri doğrultusunda şerh ettiği, olmayan yedinci cildi şerh ederek Mesnevî’yi de tanımadığı konularında eleştirilmiştir[11] Ayrıca Ahmet Ateş tarafından; Mesnevî’nin ilk harfinden son harfine kadar, arada bir irtibatı olup olmadığına bakılmaksızın İbn Arabî’nin vahdet-i vücût nazariyesine göre şerh edilerek Mevlana’nın fikirlerinin tamamen bozduğu ve ortadan kaldırdığı iddiasıyla tenkit edilmiştir.[12]

Bütün tenkitlere rağmen kendisinden sonra gelen şârihlerin en çok başvurdukları eser yine Ankaravî’ninki olmuştur. Ankaravî, eserini hazırlarken; tefsir, hadis, tasavvuf, kelam, akaid, hikmet, fıkıh ve lügat kitaplarından yararlandığını belirtmektedir.[13] Ankaravî’nin metodunda, önce metin verilmiş, sonra tercüme edilmiş, daha sonra da geniş bir şekilde şerh edilmiştir. Ayet, hadis ve kimi din büyüklerinin sözleri kullanılmış, Farsça beyitler de yeri geldikçe özellikle şerhin sonunda verilmiştir.

Mesnevî’yi şerheden üçüncü şârih Şifâî Mehmet Dede, kendisinden önce yapılmış şerhlerden Sürûrî ve İsmail Efendilerin şerhlerini incelemiş, Sürûrî’nin uzun hikayeler ile, İsmail Efendi’nin ise ayet ve hadisler ile uzattığını söyleyerek, dinleyicilerin sıkılmaması için kürsüde nakledilecek miktara kısaltarak dersler vermeye başlamasının neticesinde bir Mesnevî şerhi ortaya çıkmış. 1670 Martında tamamlanan metinleri Derviş Mustafa Ispartavî görüp beyaza çektikten sonra eser tamamlanmış oldu.[14]

Şifâî, şerhine Mesnevî’nin dibâcesiyle başlamaktadır. Dört varak süren bu girişin şerhinden sonra metnin şerhi gelmektedir. İlk beytin yedi satır, ilk on sekiz beytin ise beş sayfa olmasından da anlaşıldığı üzere şerh muhtasardır. Hatta geniş tercüme bile denilebilir.

Şeyh Murad-ı Buharî, Mesnevî’nin tamamını şerh eden dördüncü kişidir. Kendisi Nakşî şeyhi olan bu zât İstanbul’un Eyüp ilçesinin Nişanca semtinde bir Darü’l-Mesnevî yaptırarak Mesnevî okutmakla vaktini geçirmiştir. Mesnevî’yi tam olarak ve gayet kısa ve veciz bir şekilde şerh etmiş ve adına da Hulâsatu’ş-Şurûh demiştir.[15] Şeyh Murâd-ı Buhârî, kısa bir girişten sonra Mesnevî’nin dibâcesinden başlayarak tamamını şerh eder. Şerhler, münasebet düştükçe ayet ve hadislerle desteklenmiştir. Şifâî Dede’ninkinden biraz daha genişçedir. Bu şerh, ana kaynaklar okunmadan yazıldığı için yanlış şerh edildiği yönünde tenkitlere muhatap olmuştur.[16] Basılmamıştır.

Ahmet Avni Konuk, Ankaravî’den sonra Mesnevî’yi geniş bir şekilde şerh eden ikinci şârihtir. 1937 tarihinde tamamladığı bu eserini hazırlama esnasında Türkçe ve Farsça şerhlerin yanı sıra Hindistan’da basılan Mesnevî şerhlerinden de istifâde etmiştir. Yararlandığı kaynakları önsözün sonunda sıralamaktadır. (s. 27) Hint şârihlerinin eserlerini kullanması, onu diğerlerinden ayıran bir özelliktir. Yedinci cilt hakkındaki görüşlerini yazdığı bölümde Ankaravî’nin bu cildi padişahın baskısıyla yazdığını söyleyerek bu çok beğendiği şârihi savunmaktadır. Vahdet-i vücûd hakkında bilgi verdiği bölümde ise Mesnevî’nin aslında bu görüşle aynı olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır.

Ahmed Avni Konuk, şerhe kendisinden öncekiler gibi Mesnevî’nin dibâcesiyle başlamaktadır. Bu bölüm geniş bir şekilde şerh edilmiştir. Konuk, eserinde, Farsça beyitleri numaralandırmıştır. Beytin numarasını Farsça metin takip etmektedir. Esas olarak Ankaravî’nin metni alınmıştır. Metni tercüme takip eder. Metin içinde geçen kimi kelimelerin sözlük anlamları verildikten sonra şerh başlamaktadır. Diğer şerhlerde olduğu gibi Konuk’un eserinde de ayet ve hadisler oldukça sık yer almaktadır. Şerh esnasında yararlanılan kaynakların en başında, Mesnevî’nin diğer ciltleri ile kendisinin tercüme ettiği Fîhî Mâ Fîh, İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem ve Tedbirât-ı İlâhiye isimli eserleri gelmektedir. Eserin ilerleyen beyitlerine doğru birden fazla beyit sıralanmakta ve şerhleri topluca yapılmaktadır.

Bu şerhe yapılan en ciddi eleştiri, Ankaravî’ye de yapıldığı gibi, Mesnevî’yi İbn Arabî’nin düşünce ve görüşleri ışığında ve ona paralel olarak şerh etmiş olmasıdır. Avni Konuk ise bu tenkitleri, adı geçen bütün zevâtın aynı kaynaktan beslendiğini ve aynı hakîkati dile getirdiğini, birbirlerinden ayrı gayrılarının olmadığını ve birbirlerini methettiklerini söyleyerek cevaplamaktadır.

Tâhirü’l-Mevlevî, Mesnevî’yi şerh eden altıncı şârihtir. Hocası Mehmet Esat Efendinin ölümü üzerine, 1929’dan itibaren Fatih camiinde Mesnevî derslerini vermeye başladığında derste söyleyeceklerini hatırlamak üzere, Mesnevî Takrirleri adı altında tuttuğu notlar şerhin aslını oluşturur.[17]

Tâhirü’l-Mevlevî, Mesnevî’yi yetmiş yaşını aşkın olduğu ve mide ülserinden mustarip bulunduğu halde geceli gündüzlü çalışarak şerh etmiştir. Bu çalışmalarla ancak ilk dört cildini tamamlayabilmiş ve beşinci ciltten de bin beyit kadarını şerh edebilmiştir.[18] Tamamını şerh etmeye ömrü vefa etmediğinden müsveddeler halinde kalan çalışmalar Şefik Can tarafından tamamlanarak yayımlanmıştır.[19]

Tâhirü’l-Mevlevî de eserine Mesnevi’nin Arapça dibâcesinin şerhiyle başlamaktadır. Cümle cümle bu bölümü şerh ederken ayrıca Mesnevi’nin niye yazıldığını ve niçin okunması gerektiğini de açıklamaktadır. Hemen her cümleyi şerh ederken verdiği ayetler onun Kuran bilgisinin derinliğine işaret etmektedir. Kendisi de bir mesnevihan olan Olgun, eserini adeta Mevlevi’lere ve muhiplere Mesnevi dersi verir gibi hazırlamıştır. Son dönemde yazılmış olsa da bu şerhin ve açıklamaların geleneğe bağlı olduğunu ve muhatap olarak da daha çok Mevlevi’leri aldığını söyleyebiliriz.

Tâhirü’l-Mevlevî, ilk önce Farsça aslını, sonra okunuşunu ve daha sonra da tercümesini verdikten sonra şerhe geçmektedir. Şerh esnasında ayet ve hadislerden bol miktarda faydalanılmaktadır. Metin içinde geçen kelimelerin sözlük ve ıstılah anlamlarından sonra bağlam çerçevesinde kazandığı anlamlar da açıklanmaktadır.

Mesnevî’yi kendisinden öncekilerden farklı bir şekilde şerh eden tek kişi Mehmet Muhlis Koner’dir. Muhlis Koner, Mesnevî’nin bütün bahislerini özetleyerek almış ve her bahse ait Mesnevî’lerden de seçmeler yaparak onları devrinin Türkçe’siyle ve anlayışıyla tercüme ve izah etmiştir. Mesnevî’de geçen hikayeleri, aslına sadık bir şekilde beyit beyit tercüme etmemiş, hikayeyi anlamına uygun bir şekilde özetlemiştir. Birbirinin içine giren hikayeleri ayırarak onları bir sıraya koymuş böylece, Mesnevî’yi, daha okunaklı ve açık hale getirdiğimi iddia ederek adına Mesnevî’nin Özü demiştir.[20]

Eserde ismini sıkça andığı Ankaravî’nin şerhi Koner’in yararlandığı kaynakların başında gelir. Bununla birlikte bazen Ankaravî’nin açıklamalarını abartılı bulur. İlk beytin şerhinde Ankaravî’nin neye yüklediği anlamları zorlama olarak görüp o kadar çok anlamının olmadığını söyleyerek eleştirir. Muhlis Koner’in bu eserine açıklamalı tercüme demek daha doğru olur kanısındayım. Mesnevî’nin en çok şerh edilen ilk beytini bir sayfa açıklaması ve sadece hikayelerin başında kısa bilgi vermesi bizi bu yönde düşünmeye sevk etmektedir.

Kitapta, Mesnevî’nin beyitlerinin tam numaraları verilmemekte, konularına göre beyitler sıralanmakta ve numaralandırılmaktadır. Konuya uygun başlıktan sonra hikaye dışındaki beyitlerin önce Farsça’sı, sonra tercümesi verilip kısa bir izahı yapılmaktadır. Peşinden de eğer varsa, Mesnevi’nin konu ile ilgili diğer beyitleri sıralanmaktadır. Bu eser Mesnevî’nin lafzen tercüme ve şerhi olmayıp, açıklamalı genel bir tercümesi olarak değerlendirilebilir.

Mesnevî’yi en son şerh eden kişi Abdülbaki Gölpınarlı’dır. Gölpınarlı bu şerhte, Konya Mevlana Müzesinde teşhirde bulunan 51 numarada kayıtlı eseri esas alınmıştır. Gölpınarlı, şerhinde beyit beyit şerh etme metodunu izlememiştir. Beyit ve şerhi okuduktan sonra bir sonraki beyte aynı tarzda geçmenin bahsi unutturduğunu ve Mesnevî’nin şiirselliğini gölgelediğini düşündüğü için bölüm bölüm şerh etmiştir.[21] Gölpınarlı tüm beyitleri şerh etmemiş sadece gerek duyduklarını şerh etmiş diğerlerinin ise tercümesini vermekle yetinmiştir. Aralarında ilgi ve benzerlik bulunan beyitler ise tekrardan kaçınılarak ikinci kez şerh edilmeyip göndermelerde bulunulmuştur. Mesnevî’de ve şerhte geçen konuların kolayca bulunabilmesi için bir indeks hazırlanmış ve altıncı cildin baş tarafına konulmuştur.

Bu şerh Şii ve Caferî propagandası yapıldığı gerekçesiyle eleştirilmektedir.[22] Gölpınarlı’nın şerhi de kendisinden öncekilerden metot bakımından farklıdır. Bu fark, metin içinde geçen özel isim ve kavramların ansiklopedik olarak açıklanmasıdır.

Şerhlerin değerlendirmesi

Şerhlere genel olarak baktığımızda metot bakımından ikisi dışında bir birine benzediklerini görürüz. Şarihlerin hepsinin ortak amacı, Mesnevî’nin daha iyi anlaşılmasını istemeleridir. Bir eserin klasik olup olmadığını anlamamıza yarayan ölçülerle baktığımızda ise kimi şerhlerin kimi ölçülere uyarken kimilerine de uymadığını görüyoruz. Birinin geniş bir şekilde açıkladığı bir beyit bir başkası tarafından kısaca açıklanmakta, hatta tercümesiyle yetinildiği görülmektedir. Aynı beyitlere yapılan açıklamalar da farklı olabilmektedir.

Şârihlere baktığımızda, hepsinin Osmanlı toplumunda yetiştiği ve tahsillerinin de Osmanlı mekteplerinde olduklarını görürüz. İlkinin yaklaşık 400, sonuncusunun da 20 yıl önce vefat ettiğini düşündüğümüzde her elli yıla bir şârih düşmektedir. Cumhuriyet döneminde yetişmiş bir şârihin bulunmaması dikkat çekici bir durumdur. Şârihlerin altısının Mevlevî, birinin Nakşî ve biri de en azından Mevlevî muhibbidir.

Şemî, Şifâî, Murad-ı Buhârî ve Koner’in şerhlerine tefsîrî tercüme veya açıklamalı tercüme diyebiliriz. Ankaravî ile Konuk’un şerhleri ise birbirine bir çok bakımdan benzemektedir. Konuk’un eseri aynı zamanda Ankaravî şerhinin de açıklamasıdır. Her ikisi de İbn Arabî’nin görüşleriyle açıkladıkları için kendilerinin de Mevlevî olmalarına rağmen Mevlevîler arasında bile eleştirilmişlerdir. Gölpınarlı’nın şerhi ise bir Mevlevî’den daha çok genel okuyucuya hitap etmektedir. Metin içinde geçen özel isim ve kavramlar hakkında ansiklopedik bilgiler verilmekte bu yönüyle de kendisinden öncekilerden farklı olmaktadır. Bunun sebebinin yazıldığı dönemle ilgili olduğunu düşünülebilir. Mevcut şerhler içinde Mevlevîlik geleneğine, hem metot, hem de muhteva bakımından bağlı olanı Tâhirü’l-Mevlevî’ninkidir. Diğerlerine bir şekilde eleştiri yöneltilirken bu esere ciddi bir eleştirinin bulunmaması bu fikrimizi teyit etmektedir.

Yukarıda sıralanan özelliklerine bağlı olarak, Mesnevî’ye yapılan şerhlerin klasikleşme konusunda kimi dezavantajları olduğu görülmektedir. Her şeyden önce yapılmış şerhler, uluslar arası ve zamanlar ötesi bir eseri belli bir döneme ve coğrafya ile kayıt altına almakta ve yerelleştirmektedir. Şârihin dünya görüşü ve bağlı bulunduğu sosyal gurubun da etkisiyle şerhler, şerhi yapılan eserin vizyonunu daraltmaktadır. Her dönem yeniden şerh edilme ihtiyacının hissedilmesi ve bugün bu şerhleri okumak için ayrıca bir şerhe daha ihtiyacımızın olması şerhlerin klasikleşemediklerini gösteren bir diğer ölçüdür. Her ne kadar şerhler gelenek dahilinde ve belli bir metot içinde yapılmış olsalar da, şârihin mensubu bulunduğu tarikat ile eğitiminin Mesnevî’yi kendi anlayışı içinde yorumlamasına yol açtığından dolayı objektif olunamamakta, eleştirilmekte, dolayısıyla klasikleşememektedir.

Özetle söyleyecek olursak; bugün bir Mesnevî’ye ihtiyacımız yoktur, ama onu anlamamıza yarayacak bir şerhe ihtiyacımız vardır. Bu tek başına başlıktaki sorumuza cevap vermektedir.

Şârih

Tarikati

Ölüm tarihi

Yazıldığı tarih

Uzunluğu

Şemî

Mevlevî

1592

1587-1596

Muhtasar

Ankaravî

Mevlevî

1631

Geniş

Şifâî

Mevlevî

1671

1662-1670

Muhtasar

Murad Buhârî

Nakşî

1848

1839-1845

Muhtasar

Ahmed Avni Konuk

Mevlevî

1938

1929-1937

Geniş

Tâhirü’l-Mevlevî

Mevlevî

1951

1949-1951

Geniş

Muhlis Koner

Belli değil

1957

1951-1956

Muhtasar

Abdülbaki Gölpınarlı

Mevlevî

1982

1972

Geniş

Bibliyografya

Ankaravî İsmail Efendi: Şerh-i Mesnevî I, İstanbul, Matbaa-ı Amire, 1289.

Ateş, Ahmet: “Muhyiddin Arabî”, İslam Ansiklopedisi VIII, 4. bs., İstanbul, MEB, 1987.

Can, Şefik: Mevlana, Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, İstanbul 1997.

Ceylan, Ömür: Tasavvufi Türk Şerhleri, İstanbul, Kitabevi, 2001.

Gölpınarlı, Abdülbaki: Mesnevî I, çev. Veled Çelebi İzbudak, II. Baskı, İstanbul 1991.

--------- Mesnevî Şerhi 1-6, İstanbul, Kültür Bakanlığı 1985.

--------- Mevlana Celalettin, III. baskı, İstanbul, İnkılap ve Aka, 1959.

--------- Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul, İnkılap ve Aka, 1983.

Güleç, İsmail: “Türk Edebiyatında Mevlana’nın Mesnevi’sin tercüme ve şerhleri” Journal of Turkish Studies Türklük Bilgisi Araştırmaları, yay. haz. Zehra Toksa, 27/II, 2003, s. 161-176.

İnal, Tuğrul: “Klasisizm”, Türk Dili Aylık Dil ve Yazın Dergisi, Ocak 1981, Sa: 349, s. 19-31.

Koner, M. Muhlis: Mesnevî’nin Özü, Konya, Konya Belediyesi 1961.

Murad-ı Buhârî: Hülâsâtü’ş-Şürûh, Süleymaniye Kütüphanesi, M. Arif-M. Murad 112/1.

Olgun, Tarihü’l-Mevlevî: Şerh-i Mesnevî, 2. Baskı, İstanbul t.y..

Rıza Tevfik: “Klasisizm” Peyâm-ı Sabah, 23 Haziran 1922 s.12.

Sahih Ahmed Dede: Mecmuâtü’t-Tevârihi’l-Mevlevîye: Mevlevîlerin Tarihi, haz. Cem Zorlu, İstanbul, İnsan Yayınları 2003.

Saraç, M. A. Yekta: “Divan tahlilleri üzerine”, İlmi Araştırmalar, Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, sayı 8, İstanbul 1999, s. 209-219.

Şem‘i: Şerh-i Mesnevî, Süleymaniye Halet Efendi 334.

Şentürk, Atilla: Tahirü’l- Mevlevî Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1991.

Şifâi Derviş Mehmet: Şerh-i Kitâb-ı Mesnevî-i Manevi, Süleymaniye Darü’l-Mesnevî 209.



* Dr. İ. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü. (www.ismailgulec.net)

[1] Tuğrul İnal, “Klasisizm”, Türk Dili Aylık Dil ve Yazın Dergisi, Ocak 1981, Sa: 349, s. 19-31.

[2] Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Ömür Ceylan, Tasavvufi Türk Şerhleri, İstanbul, Kitabevi, 2001, s. 19-23.

[3] M. A. Yekta Saraç, “Divan tahlilleri üzerine”, İlmi Araştırmalar, Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, sayı 8, İstanbul 1999, s. 211.

[4] En çok şerh edilen eserler için bk. Ömür Ceylan, a.g.e., s. 25.

[5] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. İsmail Güleç, “Türk Edebiyatında Mevlana’nın Mesnevi’sin tercüme ve şerhleri” Journal of Turkish Studies Türklük Bilgisi Araştırmaları, yay. haz. Zehra Toska, 27/II, 2003, s. 161-176.

[6] Sahih Ahmed Dede, a.g.e., s. 279-80.

[7] Şem‘i, Şerh-i Mesnevî, Süleymaniye Halet Efendi 334, v. 1b-2a.

[8] Şefik Can, Mevlana, Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, İstanbul 1997, s. 380.

[9] Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî I, çev. Veled Çelebi İzbudak, II. Baskı, İstanbul 1991, s. N.

[10] Abdülbaki Gölpınarlı, a.g.e., çev. Veled Çelebi İzbudak, II. Baskı, İstanbul 1991, s. M.

[11] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik, s. 143.

[12] Ahmet Ateş, “Muhyiddin Arabî”, İslam Ansiklopedisi VIII, 4. bs., İstanbul, MEB, 1987, s. 554.

[13] Ankaravî İsmail Efendi, Şerh-i Mesnevî I, İstanbul, Matbaa-ı Amire, 1289, s. 2-3.

[14] Şifâi Derviş Mehmet, Şerh-i Kitâb-ı Mesnevî-i Manevi, Süleymaniye Darü’l-Mesnevî 209, v. 1b.

[15] Murad-ı Buhârî, Hülâsâtü’ş-Şürûh, Süleymaniye Kütüphanesi, M. Arif-M. Murad 112/1, v.1b.

[16] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celalettin, İkinci Baskı, s. 52 ve 6. dipnot.

[17] Atilla Şentürk, a.g.e., s. 93.

[18] Tarihü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, 2. Baskı, İstanbul t.y., s. 15.

[19] Şefik Can, a.g.e., s. 381.

[20] M. Muhlis Koner, Mesnevî’nin Özü, Konya, Konya Belediyesi 1961, s.V.

[21] Abdülpaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1985, c. I, s. XXXIX.

[22] Şefik Can, a.g.e., s. 382.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ezelden Ebede Kudüs: Hz. Peygamber'in Mirac ettiği Kudüs

Kudüs'ün İslam'daki yeri
15:29 Hz. Peygamberimiz (sav) Miraç Gecesi neler yaşadı?
22:10 Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın önemi
33:08 Dinler tarihi açısından Kudüs
46:03 Mehmet Akif İnan - Mescid-i Aksa
48:28 Ezelden ebede kutsal şehir: Kudüs
54:15 Hz. Peygamberimizin (sav) Taif duası
1:10:19 Bakara Suresi son iki ayet - İsmail Coşar
1:17:23 Hz. Ömer zamanında Müslümanların Kudüs'ü fethi
1:25:24 Hz. Ömer'in Emannamesi
1:27:48 Osmanlı döneminde Kudüs'te neler yaşandı?

Kısa Kıbrıs Tarihi ve Rehberi

Kıbrıs, Türkiye’ye sadece yetmiş km uzaklıkta, Kuzey sahillerinden Toros dağlarının rahatlıkla görülebileceği kadar Anadolu yarımadasına yakın bir ada. Anadolu’dan kopan bir kara parçası olan Kıbrıs, adeta şehadet parmağıyla İskenderun körfezini işaret ederek “ben buranın bir parçasıyım” demekte.

Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’ın batısında, İsrail ve Filistin’in kuzeybatısında, Mısır’ın güneyinde yer alan ve Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına, bir zamanlar çok zengin bakır madenleri olduğu için bakırlık anlamında Kıbrıs denilmiş.

Kıbrıs’ta eskiden yalnız dağlar değil ovalar da sık ormanlarla kaplı imiş. Fakat bu ormanlar bir yandan bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, bir yandan gemi yapımı ve Mısır gibi ağaçsız ülkelere kereste ihracatı yüzünden tahrip olmuş. Üstüne bir de yangınlar ve keçiler gelince ortada orman namına pek bir şey kalmamış.

ismailgulec.net