YÖK ne yapsın YÖKAK ne yapsın?

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk Bey'in bir açıklaması düştü ajanslara. Habere göre liselerde 15-16 olan ders sayısını 5-6'ya düşürme çalışmaları başlamış. Haberi okuyunca geçtiğimiz günlerde vapurda karşıya geçerken karşılaştığım bir grup öğrenci ile konuştuklarımız geldi aklıma. Okuduğum kitaba bakarak "Siz öğretmen misiniz?" diye sorması üzerine başlayan sohbet ilerledi ve ben de onlara adet olduğu üzere hangi üniversitede okuduklarını ve bölümlerine dair sorular sormaya başladım. Hepsi de farklı devlet üniversitesinde son sınıf öğrencisi dört arkadaş. Tanışıklıkları katıldıkları bir etkinlikten geliyormuş. Bu sene mezun olmak için çok çalışıyorlarmış. Çok ders almak zorunda kalmış biri. Çok yoruluyormuş diğeri. Bazen paraları da yetmiyormuş ama idare etmesini öğrenmişler. İkisi yurtta kalıyormuş ve ne çok memnunlarmış ne de şikayetçi imişler. Daha iyi bir telefonları olsa daha mutlu olacaklarmış. Ve buna benzer daha birçok şey.

Benim aklıma çocukların söylediği iki şey takıldı. Biri içlerinden birinin mezun olmak için bu dönem 13 ders alması ki eğitim fakültesi öğrencisi değildi, diğeri de pedagojik formasyonu bir vakıf üniversitesinden alıyor olması. Bu ikisi çok önemli. Çünkü ilki yöneticilerinin kafasında üniversite eğitimine dair bir düşünce bulunmadığını, ikincisi de beceri ve sorumluluk olmadığını gösterir.

İçlerinden biri bir şeyden daha şikâyet etti. Dersler başladığı halde bütünleme sınavlarının hala ilan edilmediğini, dolayısıyla 14. dersi seçip seçmemeye karar veremediğini söyleyince ilk başta anlayamadım ve emin olmak için tekrar sordum. Güz dönemi derslerinin sonuçları açıklanmadan bahar döneminden ders seçebiliyorlarmış. O anda üniversite adına bildiğim her şeyi unuttum. Dünyada hiçbir üniversitenin aklına gelmeyen ve beceremedikleri bu uygulama için üniversite yöneticilerini gıyaplarında tebrik ettim.

Öğrencilerden ayrıldıktan sonra bir tarafa YÖK'ün ve YÖKAK'ın yapmaya çalıştıklarını koydum ve diğer tarafa da duyduklarımı. İşin için çıkamadım.

Çağımızda üniversitelerde eğitim birkaç sene öncesine kadar daha çok önem kazanmaya başladı. Verilen eğitimin kalitesi de üniversitenin kalitesini doğrudan etkiliyor. Bu yüzden üniversiteler eğitim-öğretim faaliyetlerine daha çok önem vermeye başladılar ve yöneticileri ise eğitimin kalitesini yükseltmek için daha çok çaba gösteriyorlar.

Eğitimin kalitesi nasıl yükselir? Kaliteyi nasıl ölçeceğiz?

Bunun yolu aslında çok basit. Uzun uzun araştırma yapmaya gerek yok. Amerika'nın keşfinden yüzyıllar geçti. Yükseköğretim Kalite Kurulu'nun yayınladığı Kurumsal Dış Değerlendirme Ölçütleri'nin çıktısını alıp okumak yetiyor. Gerisi orada yazılanları uygulamaya koyacak iradeye kalıyor.

Orada programların yani bölümlerin tasarlanması, öğrenci merkezli öğrenme, öğretme ve değerlendirme, mezuniyet ve belgelendirme, eğitim-öğretim kadrosu, öğrenme kaynakları, programların izlenmesi ve güncellenmesine dair yapılacaklar açıkça yazılmış.

Süreç çok basit. Önce bir programdan mezun olanların yeterliklerini tespit ediyorsunuz. Zaten YÖK'ün Türkiye Yükseköğretim Yeterlilikler Çerçevesi adıyla yayınladığı bir belge var ve orada programların ön lisans, lisans ve lisans üstü düzeylerine göre yeterlilikleri yazılı. Bunlara bakarak da program çıktılarının yani mezuniyet yeterliklerinin belirlenmesi gerekiyor.

İkinci aşama bu yeterlilikleri kazandıracak dersleri tespit etmek. Ben sadece bir örnek vereyim. Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu için "Çağdaş Türk lehçelerinden birini iletişim sağlayacak kadar konuşabilmek" diye bir yeterlik varsa programda mutlaka o beceriyi sağlayacak dersin olması lazım.

Bu aşama da tamamlandıktan sonra bir sonraki aşamaya geçilir. Dersler bu bilgi ve becerileri kazandıracak şekilde mi yapılıyor? Hoca gelip sadece birkaç sene önce hazırlanmış sunuları okuyup gidiyor mu? Bilgi ve beceri kazandırmak için derste ve ders dışında ne tür uygulamalar yapılıyor? Alanına göre değişmekle birlikte eğitimini destekleyecek şekilde vaktinin ne kadarını okul dışında geçiriyor? Bunun gibi daha birçok soru daha.

Dersler sağlıklı bir şekilde yapılıyorsa sağlıklı bir şekilde de ölçülüyor mu? Verdiğimiz örnek üzerinden gidecek olursak sınavlar sadece yazılı mı yapılıyor? Etkili iletişim kurabilmek denildiğine göre yıl sonu sınavı sözlü mü yapılıyor? Dil öğrenme düzeyi belirlenmiş mi? Diyelim B1 düzeyi kabul edildi. Sınavları bu düzeye göre mi yapılıyor?

Burada da bir sıkıntı yoksa amaçlanan bilgi ve becerileri kazanmak için ders içi ve ders dışında harcanacak vakit hesap edilmiş mi? Makul ve gerçekleştirilebilir mi?

Bologna kriterleri, YÖKAK ölçütleri, akreditasyon kurumları hep bunları ölçüyor. YÖK ve YÖKAK üniversitelerdeki eğitim düzeyini geliştirmek için uğraşıp duruyor. Şimdi bu durumu hangi kriterle izah edeceğiz, lütfen söyler misiniz?

Mesele bu kadar önemli iken öğrenci arkadaşımızın anlattıklarını tekrar hatırladım. Milli Eğitim Bakanı'nın liselerde ders sayısını 5-6'ya düşürmeyi planladığı bir ülkede bir üniversite öğrencisinin bir dönemde 13 ders alması ne demek!

Bir öğrencinin alması gereken AKTS öğrencinin başarı durumuna göre 30-42 arasında değişiyor. Ders saati olarak karşılığı 15-21. Bunun için de dönemin mutlaka tamamlanması ve not ortalamasının belli olması lazım. Öğrenci arkadaşımızın aldığı ders sayısı 13. AKTS'sini bilmiyor. 13 ders üçer saatten 39 saat yapar. Bir günde sabah 9'dan akşam 5'e en fazla sekiz saat ders olduğunu düşünecek olursak bu kardeşimiz haftanın beş günü sabahtan akşama kadar ders dinlemek zorunda. Tabi aldığı derslerin hiçbirinin birbiriyle çakışmaması şartıyla. AKTS hesaplamasına girdiğimizde ise hesap makinesi çatlayabilir. Derslerinin neredeyse hepsi sadece vize ve finalden ibaret olması sağlıklı bir ölçme ve değerlendirmenin olmadığı anlamına geliyor.

Bu durumu siz dünyada bu işlerle ilgilenen birine izah edemezsiniz. Öğrenci kardeşimizin okuduğu üniversitenin yöneticilerini tanımıyorum ama emimin rahmetli annemin deyişi ile hem keldirler hem de fodul. Ziya Paşa'nın deyişi ile ise:

Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât

Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ezelden Ebede Kudüs: Hz. Peygamber'in Mirac ettiği Kudüs

Kudüs'ün İslam'daki yeri
15:29 Hz. Peygamberimiz (sav) Miraç Gecesi neler yaşadı?
22:10 Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın önemi
33:08 Dinler tarihi açısından Kudüs
46:03 Mehmet Akif İnan - Mescid-i Aksa
48:28 Ezelden ebede kutsal şehir: Kudüs
54:15 Hz. Peygamberimizin (sav) Taif duası
1:10:19 Bakara Suresi son iki ayet - İsmail Coşar
1:17:23 Hz. Ömer zamanında Müslümanların Kudüs'ü fethi
1:25:24 Hz. Ömer'in Emannamesi
1:27:48 Osmanlı döneminde Kudüs'te neler yaşandı?

Kısa Kıbrıs Tarihi ve Rehberi

Kıbrıs, Türkiye’ye sadece yetmiş km uzaklıkta, Kuzey sahillerinden Toros dağlarının rahatlıkla görülebileceği kadar Anadolu yarımadasına yakın bir ada. Anadolu’dan kopan bir kara parçası olan Kıbrıs, adeta şehadet parmağıyla İskenderun körfezini işaret ederek “ben buranın bir parçasıyım” demekte.

Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’ın batısında, İsrail ve Filistin’in kuzeybatısında, Mısır’ın güneyinde yer alan ve Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına, bir zamanlar çok zengin bakır madenleri olduğu için bakırlık anlamında Kıbrıs denilmiş.

Kıbrıs’ta eskiden yalnız dağlar değil ovalar da sık ormanlarla kaplı imiş. Fakat bu ormanlar bir yandan bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, bir yandan gemi yapımı ve Mısır gibi ağaçsız ülkelere kereste ihracatı yüzünden tahrip olmuş. Üstüne bir de yangınlar ve keçiler gelince ortada orman namına pek bir şey kalmamış.

ismailgulec.net