Üniversite demek biraz da gelenek demek

Üniversite dediğimiz yükseköğretim kurumunun tarihsel gelişimine bakıldığında birçok süreçten geçtiğini ve her süreçte kendini var eden birtakım özellikler ve nitelikler kazandığını görürüz. Gordon Leff’in üniversitelerin oluş süreçlerinden bahsederken üzerinde durduğu konulardan biri de üniversite geleneği idi ve üniversiteyi var eden özelliğin gelenek olduğunun altını çizerek ifade eder.

Bugün dünyanın önde gelen üniversiteleri, hatta üniversite denilince akla gelen Oxford, Cambridge, Harvard, MIT, Sorbonne gibi üniversiteler bu şöhretlerine kadim geleneklerine sahip çıkarak ulaştıkları, araştırmacıların üzerinde ittifak ettikleri konulardandır. Kuruluş tarihlerini mümkün olduğunca geriye götürmenin altında geleneğinin ne kadar köklü olduğunu gösterme gayreti yatar.

Üniversite her şeyden önce bir kültür alanıdır ve her üniversitenin genel kültürü yanında kendine has bir kurum kültürü de olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında aynı şehirde yan yana iki üniversitenin birbirinde benzediği kadar farklı olabildiğini de görebiliriz. Üniversiteyi o farklar büyütecek ve farklı bir noktaya getirecektir. Birbirini taklit eden üniversiteler ile gelenek oluşturmak pek mümkün olmaz.

Üniversitelerde geleneğin oturması ve kurum kültürünün oluşması ve korunması ise ancak bölümler üzerinden olabilir. Bundan dolayı üniversite dediğimiz şey aslında bölümdür ve bölümler üniversite için çok önemlidir. Üniversite dediğimiz şey ise bölüm üzerine inşa edildiğinde gerçekleşebilen bir kurumdur. Öğrencinin ve hocanın merkezinde bulunmadığı bir sisteme üniversite adını vermek doğru değildir.

Gelenek nasıl inşa edilir?

Akıllara şöyle bir soru gelebilir. Gelenekli bir üniversite kurulmak için illa çok eski tarihli olmak mı gerekir? Bu soruya evet diyecek olursak üniversite olmayı en eski tarihli olanlara tahsis etmiş oluruz ve bu doğru değil. Yeni kurulmuş bir üniversite, gelenek oluşması için yüz yıl beklemek zorunda değil. Gelenekli bir üniversitede yetişmiş olması kâfi. Temellük ettiği geleneği yeni kurumuna aktaracaktır. Ama yeni kurum asla geleneği aktarılan üniversite gibi olmayacaktır. Eğer hocaları ve yöneticileri gelenek ve teamül konusunda duyarlı iseler zaman içinde kendi rengini ve kokusunu bulacaktır. Normali de budur. Çünkü her iklim kendi çiçeğini yetiştirir. Mesela meyveler, yan yana iki bahçede yetişen meyveler arasında bile fark olur. Güneşi görme süresi ve açısı, esen rüzgâr, rüzgârın esme yönü ve suyu aynı cins olan meyveler arasında bile fark olmasını sağlar. Üniversiteler de böyle olmalıdır, birbirini taklit etmeye ve benzemeye çalışmak yerine kendisi olmaya gayret etmelidir. Bizde neden gelenek oluşmuyor?

Yeni kurulan üniversitelerimizin ve kurumlarımızın kanaatimce en önemli sorunu geleneği oluşturamamasıdır. Bizde görev değişikliklerinden sonra yeni gelen yönetici, aynı siyasi erk tarafından atanmış olmasına rağmen selefinin yaptığı hiçbir şeyi devam ettirmeyip kendi yeni bir şeyler yapmaya çalışır. İlk sene meseleyi anlamakla geçer, ikinci sene planlamakla ve üçüncü sene de yapmaya uğraşmakla. Bir kısmı biter ve çalışmaya başlamadan süre biter, yönetim değişir ve yeni gelen yönetim bir öncekinin yaptığını gibi âdeta üniversiteyi yeniden kurmak ister. Böylece her yönetici değişikliğinde kurum yeniden kurulur.

Bundan daha da kötüsü var tabi. Mesele çizimi yapılıp ihale aşamasına gelen binaları yapmaktan vazgeçip yerine berbat binalar yapmaktan daha kötüsü geleneğin bozulması ve kurumsal hafızanın sıfırlanmasıdır. Üniversiteleri, belediyeler gibi görmüyorum. Başkan değiştiğinde belediyede yöneticiler değişebilir ancak bir üniversitede şube başkanlarına varıncaya kadar tüm birimlerin yöneticilerini değiştirmeye çalışmak kuruma büyük zarar verdiği defalarca tecrübe edildi, dolayısıyla değişmemelidir. Kurum kültürüne ve hafızasına ihanet etmemek için değişiklik zamana ve sürece bırakılmalıdır ve makul ve mücbir gerekçe olmadıkça da değiştirilmemelidir. Değişiklik, zaman içinde yasalarda belirtildiği üzere doğal yollardan olacaktır.

Eğer bu kurum bir kurul ise kurul üyelerinin hepsinin aynı anda değiştirilmesi de sorun oluşturabilir. Bu değişiklik o kuruma büyük zarar verir ve en az iki yılını kaybettirir. Yeni gelenler, bizde son yıllarda yerleşmeye başlayan kötü alışkanlıkla kendilerinden öncekilerin bir şey yapmadıkları ve beceremedikleri düşüncesiyle Amerika’yı yeniden keşfe çıkarlar. Şairin;

Hakîkî pâye ancak pâye-i dâniş iken insana
Yazık ol mest-i cehle pâye bilmez câhtan başka

Veciz bir şekilde tarif ettiği kimileri hasbelkader bulundukları makamın verdiği güçle her konuda ahkâm kesebiliyorlar. Oysa İbn Kemâl’in ifadesiyle,

Câh ile gelmez fazîlet câhile

O yüzden “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” demişler. Yani şerefi makama tahsis etmeyip, o makama hak ederek gelen ve gereğini yapabilecek bilgi, beceri ve ahlaka sahip şerefli kimselere vermişler.

Sonsözümüz şu olsun: Üniversite gelenektir ve gelenek insan yetiştirir. Geleneği bozmayalım ki insanımız da bozulmasın. Gelen eklemez ise gelenek olmaz.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ezelden Ebede Kudüs: Hz. Peygamber'in Mirac ettiği Kudüs

Kudüs'ün İslam'daki yeri
15:29 Hz. Peygamberimiz (sav) Miraç Gecesi neler yaşadı?
22:10 Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın önemi
33:08 Dinler tarihi açısından Kudüs
46:03 Mehmet Akif İnan - Mescid-i Aksa
48:28 Ezelden ebede kutsal şehir: Kudüs
54:15 Hz. Peygamberimizin (sav) Taif duası
1:10:19 Bakara Suresi son iki ayet - İsmail Coşar
1:17:23 Hz. Ömer zamanında Müslümanların Kudüs'ü fethi
1:25:24 Hz. Ömer'in Emannamesi
1:27:48 Osmanlı döneminde Kudüs'te neler yaşandı?

Kısa Kıbrıs Tarihi ve Rehberi

Kıbrıs, Türkiye’ye sadece yetmiş km uzaklıkta, Kuzey sahillerinden Toros dağlarının rahatlıkla görülebileceği kadar Anadolu yarımadasına yakın bir ada. Anadolu’dan kopan bir kara parçası olan Kıbrıs, adeta şehadet parmağıyla İskenderun körfezini işaret ederek “ben buranın bir parçasıyım” demekte.

Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’ın batısında, İsrail ve Filistin’in kuzeybatısında, Mısır’ın güneyinde yer alan ve Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına, bir zamanlar çok zengin bakır madenleri olduğu için bakırlık anlamında Kıbrıs denilmiş.

Kıbrıs’ta eskiden yalnız dağlar değil ovalar da sık ormanlarla kaplı imiş. Fakat bu ormanlar bir yandan bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, bir yandan gemi yapımı ve Mısır gibi ağaçsız ülkelere kereste ihracatı yüzünden tahrip olmuş. Üstüne bir de yangınlar ve keçiler gelince ortada orman namına pek bir şey kalmamış.

ismailgulec.net