Mihrican mı değdi gülün mü soldu

Bugün 21 Eylül, yani sonbaharın nevruzu mihrican günü. 21 Mart yazın başlangıcı iken 21 Eylül de kışın başlangıcı kabul edilirdi.

İslam Ansiklopedisi’indeki Mihrican maddesinde verilen bilgilere göre mihrican İran güneş takviminin yedinci ayı olan Mihr’in 16. günü başlayıp 21’ine kadar devam eden süreye verilen isim. Malumunuz, İlkbahar ekinoksu (21 Mart) ve sonbahar ekinoksu (21 Eylül) olmak üzere senede iki defa geceyle gündüz eşit olur. Nevruz ilkbahar bayramı iken mihrican da sonbahar bayramıdır. Tarih boyunca toplumlar bu iki günü ya ayrı ayrı ya da ikisini de bayram olarak kutlarlar. Perslere has sonbahar bayramı Helenistik dönemde Batı’ya geçer ve Romalılar tarafından da kendi tanrılarına uyarlanarak kutlanmaya başlanır. Roma’nın Hristiyan olması ile de Hz. İsa’nın doğum günü bayramı olarak 25 Aralık’ta kutlanmaya başlar.

Mihrican kelimesi, eski İran mitolojisinde güneş kursuyla sembolize edilen ışığın ve gerçeğin tanrısı olan Mihr’in yani Mithra’dan üretilmiş ve zamanla Mihricân olmuş. Mitolojide güneşin kış başlangıcında yer altına inmesini, yani tabiatın uykuya dalmasını ifade eder. Fakat zamanla oluşan çeşitli efsaneler sebebiyle birtakım farklı anlamlar da kazanır.

Eski İran’da mevsimler yaz ve kış (Osmanlı Türkçesi’nde hızır ve kasım) olarak iki idi. Yaz 21 Mart’ta, kış da 21 Eylül’de başlardı ve yılbaşı bayramı yazın değil kışın ilk günü kutlanırdı. Daha geç dönemlere ait efsanelere göre ise bu günün bayram sayılmasının sebepleri değişir. Meselâ Şehnâme’de hikayesi anlatılan kahramanlardan Ferîdun’un Dahhâk’i o gün meleklerin yardımıyla yenip dedesi Cemşîd’in intikamını aldığı gündür. Bunun için o güne Mihrican (vefa sultanı) adı verilir (mihr “vefa”, can “sultan” demektir). Bir diğer rivayete göre Mihrican ilk Sâsânî hükümdarı Erdeşîr b. Bâbek’in taç giydiği gündür.

İran takviminin iki büyük gününden (Nevruz ve Mihrican) hangisinin daha önemli olduğu hususunda İranlı şair ve edipler farklı görüşler ileri sürer. Her ne kadar Nevruz’un daha kıymetli olduğu düşünülse de Mihrican’ı öven şair sayısı daha çok. Bunun nedeni ise Aristo’nun, İskender’e verdiği cevapta yatıyor. Aristo’ya göre kötülükler kış gelince uykuya dalar, ilkbaharla birlikte uyanır. Dolayısıyla kötülükler ve günahlar azalır. Sonbahar bu yüzden ilkbahardan daha faziletlidir.

İran’ın kültür sahası içinde kalan Arap yarımadasın da Mihrican ve nevruz bayram olarak kutlanırdı. Hz. Peygamber, Medine’y teşrif ettiğinde Medinelilerin yılda iki defa eğlendiğini görüp sebebini sorar. Eğlencenin Câhiliye dönemine ait iki bayram (Nevruz ve Mihrican) olduğunu öğrenince Allah Teâlâ’nın kendilerine onlara karşılık daha hayırlı iki gün verdiğini, bunların da ramazan ve kurban bayramları olduğunu söyler. Ancak İranlıların da etkisiyle Emevî ve Abbâsî dönemlerinde, özellikle ilk üç asırda halk arasında ve saraylarda yeniden kutlanmaya başlanır. Nevruz ve Mihrican’ın daha yaygın biçimde kutlanmasını isteyen ve hediyeleri ilk defa resmîleştiren kişinin Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî olduğu söylenir.

Mihricanın bir anlamı daha vardır. Eylül ayının gelmesi ile başlayan ve bitkilerin çiçeklerinin ve yapraklarının dökülmesini sağlayan soğuk rüzgarlar. Güzel bir Yozgat türküsünün başlangıcında geçen mihrican bu rüzgarların adıdır;

Mihrican mı değdi gülün mü soldu
Gel ağlama garip bülbül ağlama
Felek baştan başa kimi güldürdü
Gel ağlama garip bülbül ağlama

Muzaffer Sarısözen’in Yogzat Deremumlu köyünden derlediği bu türkü Turabî Dedebaba’nın bir nefesi, deyişi. Hacıbektaş Tekkesi postnişinlerinden Turabî Dedebaba (1786-1869) bu şiirinde bülbüle benzettiği gönlüyle bir muhasebe yapar. Sadece gönlüne değil, bize de seslenerek bazı hakikatleri hatırlatır. Rüzgâr nasıl nevruz vakti estiğinde bitkilere hayat veriyorsa mihrican rüzgarları da çiçeklerin sararmasına, yaprakların dökülmesine sebep olur. Bitkilere adetâ kışın geldiğini haber verir ve yavaş yavaş hazırlanmaları gerektiğini hatırlatır. Turabî Dedebaba şiirine bülbüle seslenerek neden sustuğunu sorarak başlar. Aslında bu cevabını öğrenmek üzere sorulmuş soru değildir. İstifham yoluyla yapılan bir tecahül-i ariftir. Şaire göre bir bülbül ya hava soğuduğu için ya da sevgilisi olan gülün mihrican rüzgarlarıyla solduğu ve yapraklarını döktüğü için susar. Çünkü ne kadar şakırsa şakısın artık gülünün açmayacağını bilir. Soğuklar da onda şakıyacak mecal bırakmamıştır.

Gülü solduğu ve soğuklar başladığı için susan, üzülen bülbülü teselli için bu sefer diğer insanları örnek gösterir ve feleğin kime baştan sona yani hayatının her anında istediklerini verdiğini soru yoluyla hatırlarak bu durumun doğal ve normal olduğunu söyleyerek teselli eder.

Turabî Dedebaba’nın muhatabı sadece bülbül değildir. Aynı zamanda bülbüle benzettiği gönlü ve aşıklar da bu sözlerin muhatabıdır. Gönlünün şahsında âşıkları da teselli etmektedir.

Mihrican rüzgârı insanı yaşlandıran, türlü sıkıntılarla zayıflatan dünya hayatıdır. Ve bu rüzgârın değmediği bitki olmadığı gibi hayatın değmediği insan da yoktur. Turabî Dedebaba, bu rüzgâr karşısında metin olmamızı söylerken bizi her türlü isyan ve günahtan da korumuş oluyor.

Anlayarak ve dinlenerek düşünüldüğünde bizim türkülerimizin önemli bir kısmı kitap irşad eden sözlerdir ve bu açıdan değerlendirildiğinde türkü dinlemek ilim ve irfan tahsil etmek gibidir.

Nevruzu da mihricanı da yaratana hamd ü senalar olsun.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ezelden Ebede Kudüs: Hz. Peygamber'in Mirac ettiği Kudüs

Kudüs'ün İslam'daki yeri
15:29 Hz. Peygamberimiz (sav) Miraç Gecesi neler yaşadı?
22:10 Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın önemi
33:08 Dinler tarihi açısından Kudüs
46:03 Mehmet Akif İnan - Mescid-i Aksa
48:28 Ezelden ebede kutsal şehir: Kudüs
54:15 Hz. Peygamberimizin (sav) Taif duası
1:10:19 Bakara Suresi son iki ayet - İsmail Coşar
1:17:23 Hz. Ömer zamanında Müslümanların Kudüs'ü fethi
1:25:24 Hz. Ömer'in Emannamesi
1:27:48 Osmanlı döneminde Kudüs'te neler yaşandı?

Kısa Kıbrıs Tarihi ve Rehberi

Kıbrıs, Türkiye’ye sadece yetmiş km uzaklıkta, Kuzey sahillerinden Toros dağlarının rahatlıkla görülebileceği kadar Anadolu yarımadasına yakın bir ada. Anadolu’dan kopan bir kara parçası olan Kıbrıs, adeta şehadet parmağıyla İskenderun körfezini işaret ederek “ben buranın bir parçasıyım” demekte.

Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’ın batısında, İsrail ve Filistin’in kuzeybatısında, Mısır’ın güneyinde yer alan ve Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına, bir zamanlar çok zengin bakır madenleri olduğu için bakırlık anlamında Kıbrıs denilmiş.

Kıbrıs’ta eskiden yalnız dağlar değil ovalar da sık ormanlarla kaplı imiş. Fakat bu ormanlar bir yandan bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, bir yandan gemi yapımı ve Mısır gibi ağaçsız ülkelere kereste ihracatı yüzünden tahrip olmuş. Üstüne bir de yangınlar ve keçiler gelince ortada orman namına pek bir şey kalmamış.

ismailgulec.net