İsmail Güleç ile Mesnevi Şerhi üzerine

Soru    : Bu eserin Osmanlı kültür hayatında tuttuğu yer hakkında biraz konuşabilir miyiz? Mesela eser kimler tarafından, hangi kültür ortamlarında tanınıyordu, yaygın olarak okunuyor muydu? Bu konuda bir şeylere rastladınız mı?

Cevap  : Rûhü’l-Mesnevî’nin yazma nüshalarının bir çok kütüphanede bulunması, kendisinden sonra yapılan Mesnevi tercüme ve şerhlerinde devamlı bu eserden bahsedilmesi ve basılması, iyi bilinen ve değer verilen eserlerden olduğunu gösteriyor. Mesnevi şerhi olmakla birlikte genel tasavvuf felsefesi hakkında doyurucu açıklamaların bulunmasından dolayı da tasavvufla ilgilenen herkes tarafından okunduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunların yanında tenkit edildiği de olmuş tabii. Ama çok az.

Soru    : Bursevi- Mevlana ilişkisine değinsek biraz da. Bursevi Mevlevi değil ama Mesnevi ile yakından ilgilenmiş, tutmuş üzerine şerh yazmış. Şöyle bir şey diyebilir miyiz: Mesnevi, Mevlevilerin olduğu kadar bütün tasavvuf yollarının sahiplendiği temel bir kitaptır? Mevlana da adeta bütün yolların ortak piri gibi kabul edilmiş Anadolu’da? Bu tespit doğru mu?

Cevap  :Sizin de işaret ettiğiniz gibi Bursevî Mevlevî değil. Aziz Mahmut Hüdayî’nin tarikatından, yani Celvetî. Ondan başka Mevlevî olmadığı halde Mesnevî’yi şerh eden şârihler de daha var. Bunlardan biri Nakşıbendî Murad-ı Buhârî. Halvetî şeyhi Abdülmecid-i Sivâsî de kısmen şerh edenlerden. Fakat hepsinin aynı zamanda tarikinde şeyh olmalarına dikkatinizi çekerim. Mutasavvıflar arasında şöyle bir söz söylenir: Türk’ün üç kitabı vardır; Kuran-ı Kerim, Sahih-i Buharî ve Mesnevî-i Şerif. Hadis kitapları içinde Sahih-i Buharî ve onlarca tasavvuf eseri arasında da Mesnevî. Bu söz bile tek başına Mesnevî’nin yerini ortaya koyuyor aslında. Bununla birlikte Mevlana’nın bütün tarikatlarca pîr kabul edilmesi tespitinize katılmak çok güç. Mevlana’yı sevmek ve eserlerini okumak başka, onu pir olarak kabul etmek başka. Ehl-i tevhid bütün büyük sûfîleri severler ve aralarında ayırım yapmazlar. Ayırımı taraftarları yaparlar.

Soru    : Bursevi’nin şerh ederken izlediği yolu kısaca anlatabilir misiniz? Gerçi, eserin girişinde detaylı olarak anlatmışsınız ama bir de eseri henüz görmemiş okur adayları için böyle bir özet yapabilir miyiz?

Cevap  : her şeyden önce şunu belirteyim: Bursevî’nin eseri kurgu bakımından çok sağlam ve metodik bir şerh. Şarih şerhine Mesnevî’nin Farsça metniyle başlıyor. Daha sonra metinde geçen özel isim ve kavramların veya kelimelerin sözlük anlamlarını veriyor. Daha sonra da “mânâ-yı beyt budur ki” diyerek tercüme ediyor. Tercümeden sonra da şerhe başlıyor. En sonunda da şerhi özetleyen umumiyetle kendisine ait bir veya birkaç beyitle bitiriyor. Bu arada şerh esnasında ayet, hadis, büyük sufilerin sözlerinden, Arap, Fars ve Türk şairlerin şiirlerinden örnekler veriyor. Yararlandığı kaynaklardan sadece sözlüklerin sayısı yirmi iki. Sanırım bu bile Bursevî’nin eserinin kaynakları hakkında bize bilgi veriyor. Yararlandığı kaynağı belirtmesi, alıntı ve aktarmalarda bulunması eserin önemli bir diğer tarafı. Şerh edilen beyitler itibarıyla, ilk yedi yüz kırk sekiz beyit şerhleri arasında Mesnevi’nin en geniş şerhi olduğunu söyleyebiliriz.

Soru    : Eserde ilk göze çarpan şeylerden biri, Bursevi’nin dile olan hakimiyeti. Arapça ve Farsça konusunda bir dilbilimci kadar bilgiye sahip adeta. Bu konuda, bir Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı olarak siz neler söyleyebilirsiniz?

Cevap  : Bursevî’nin cümleleri çok sağlam ve kelime hazinesi çok geniş. İfadesi kuvvetli ve üslubû akıcı. Günümüz okuyucusunun karşılaştığı zorluk kelimelerden çok, konuya olan uzaklığından kaynaklanıyor. Bursevî aynı zamanda bir alimdir. Onun Arap dili ve edebiyatına dair birkaç kitabı da vardır. Hatta bunlardan birkaçı üzerine çalışmalar yapıldı. Arapça’sı hakkında kanaat belirtecek durumda değilim. Ama hakkında belirtilen kanaatleri biliyorum. Arapça bilgisi üst düzeyde. Onun eserlerinin yaklaşık üçte biri Arapça. Onun en önemli eseri olan Rûhü’l-Beyân da Arapça. Eserlerini daha çok Arapça ve Türkçe kaleme alan İsmail Hakkı’nın Farsça’yı sadece eserleri içinde kısa cümle ve paragraflar ve şiirler olarak kullanmıştır. O devirde Arapça’nın medrese dili olmasına rağmen eserlerinin büyük bir kısmını Türkçe olarak yazması ve bu dili imkân nispetinde sade bir üslup ile kullanması dikkate şâyândır. Bu durumu İsmail Hakkı şöyle açıklar: “Biz hiçbir peygamber göndermemişizdir ki kavminin lisanı üzere olmaya.” (İbrahim 4) vefkınca her resul kavminin lisanı ile geldi ki tebliğ işi kolay ola. Bu fakir Hakkı’nın Şam’dan taraf-ı Rum’a avdetinin esrarından bir de mana-yı mezkurdur. Bu cihetten yazdığımız eserlerin çoğu lisan-ı Türkî üzerinedir.” Aslında bu şaşılacak bir durumda değil. Çünkü o bir şeyh ve müritleri ona sorular soruyor ve o kitaplarını müritleri ve halk için yazıyor. Bu yüzden bugün bile hâlâ anlaşılabilir.

Soru    : Bursevi, şerhinde neden Mesnevi’nin bir kısmını şerh etmiş. Gerçi mevcut şerhlerin önemli bir kısmının, Mesnevi’nin sadece bir kısmının şerhi olduğunu da görüyoruz. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Cevap  : Bursevî, şerhine rüyada Mevlana’yı görmesiyle başlıyor, bir başka rüyayla devam ediyor ve yine bir rüya ile de bitiriyor. Yani, Bursevî mânâda aldığı emirle başlıyor ve bitiriyor. Böyle olduktan sonra niye bitirmedi sorusu anlamsız oluyor. Bununla birlikte benim anladığım kadarıyla Bursevî, adeta, “Mesnevî böyle şerh edilir, öğrenin” demek için yapıyor. Sanki onu Mesnevî şarihlerine bir usul kitabı gibi yazmış hissi uyandı bende.

Soru    : Bursevi, tanıdığımız kadarıyla, çok sayıda eser veren, ilim ve  tefekküre önemle vurgu yapan bir arif. Bu haliyle, İbn Arabi okuluna bağlayabiliriz onu. Mevlana ise aşk eksenli bir sufi yolunu temsil ediyor neredeyse. Eserde, bu noktalarla ilgili bir gözleminiz oldu mu? Aşk ile tefekkür  arasında yaşanabilecek gerilime dair bir unsura rastladınız mı eserde?

Cevap  : Söylediklerinizin haklılık payı var. O hem Mevlana’yı hem de İbn Arabî’yi seviyor ve beğeniyor. Bursevî, Mevlana’yı ve Mesnevî’yi beğendiğini her fırsatta belirtmektedir. Sevmese eseri şerh etmezdi her şeyden önce. Bursevî’ye göre, Mesnevî’nin beyitlerinin her biri manalar dünyası ve Rabb’in ilham iklîmidir. Mesnevî’den, Hakk’ın sırlarını açıklayan, marifete susamışları kandıran, ariflerin meclislerini aydınlatan bir kandil olarak bahseder. Ona göre aslında şerhe gerek yoktur. Çünkü Mevlana her şeyi çok güzel ve açık bir şekilde yazmıştır. Fakat o bu eseri yeni başlayanlar için açıklamak gerektiğini düşündüğünden dolayı kaleme alır. Bursevî’nin eserinden “Füsûsu’l-Hikem-i sânî” olarak bahsetmesi, mutasavvıfların büyük bir kısmının temel kitâbı olan Füsûs’a benzetmesi İbn-i Arabî’ye ne kadar değer verdiğini gösterir. Böylesine sevdiği iki büyük mutasavvıf arasında herhangi bir fark görmesi beklenmez. İkisinin görüşlerini çok güzel bir arada te’vil eder. Aslında ikisi de aynı şeyi söylemektedir.

Soru    : Eserin dilinde bir sadeleştirme yapmadınız. Bursevi’nin ve çağının uslup özelliklerini eserde görebiliyoruz. Bununla birlikte, sanırım eserin sadeleştirilmesiyle ilgili bir çalışmanız da varmış. Doğru mu duymuşuz?

Cevap  : Bir çalışmam yok henüz ama bir niyetim var. Fakat akademik hayatta her zaman istediğimiz konularda çalışamıyoruz. Yapmam gereken başka çalışmalarım var. Ve bu iş bir iki ayda yapılabilecek bir iş de değil. O yüzden, başlamam sanırım birkaç yılı bulacak. Bu konuda bir de endişem var. Özellikle bu tip eserlerin sadeleştirilmeleri bazen aynı tesiri vermez ve özünü kaybettirme tehlikesi vardır. Kelimeleri sadeleştirebiliriz ama kavramlaşmış ve sözlük anlamından başka anlamları olan kelimeleri sadeleştirdiğimizde ikinci ve üçüncü anlamlarını kaybedebiliyoruz. Belki de sadeleştirilmemesi daha doğru. Doğrusu ben de ne yapacağımı bilmiyorum.

Soru    : Güzel bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. Önce böyle bir eseri hazırladığınız için tebrik eder, sorularıma verdiğiniz cevaplar için de teşekkür ederim.

Cevap  : Eseri anlamaya yönelik sorular hazırlamışsınız gerçekten. Bunları cevaplamaya çalışmak benim için ayrıca bir zevkti. Umarım cevaplarımla sizleri tatmin edebilmişimdir.

Ahmet İleri, “İsmail Güleç ile Mesnevi Şerhi üzerine”, Hece Aylık Edebiyat Dergisi, 98 (Şubat 2005), ss. 106-109.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ezelden Ebede Kudüs: Hz. Peygamber'in Mirac ettiği Kudüs

Kudüs'ün İslam'daki yeri
15:29 Hz. Peygamberimiz (sav) Miraç Gecesi neler yaşadı?
22:10 Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın önemi
33:08 Dinler tarihi açısından Kudüs
46:03 Mehmet Akif İnan - Mescid-i Aksa
48:28 Ezelden ebede kutsal şehir: Kudüs
54:15 Hz. Peygamberimizin (sav) Taif duası
1:10:19 Bakara Suresi son iki ayet - İsmail Coşar
1:17:23 Hz. Ömer zamanında Müslümanların Kudüs'ü fethi
1:25:24 Hz. Ömer'in Emannamesi
1:27:48 Osmanlı döneminde Kudüs'te neler yaşandı?

Kısa Kıbrıs Tarihi ve Rehberi

Kıbrıs, Türkiye’ye sadece yetmiş km uzaklıkta, Kuzey sahillerinden Toros dağlarının rahatlıkla görülebileceği kadar Anadolu yarımadasına yakın bir ada. Anadolu’dan kopan bir kara parçası olan Kıbrıs, adeta şehadet parmağıyla İskenderun körfezini işaret ederek “ben buranın bir parçasıyım” demekte.

Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’ın batısında, İsrail ve Filistin’in kuzeybatısında, Mısır’ın güneyinde yer alan ve Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına, bir zamanlar çok zengin bakır madenleri olduğu için bakırlık anlamında Kıbrıs denilmiş.

Kıbrıs’ta eskiden yalnız dağlar değil ovalar da sık ormanlarla kaplı imiş. Fakat bu ormanlar bir yandan bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, bir yandan gemi yapımı ve Mısır gibi ağaçsız ülkelere kereste ihracatı yüzünden tahrip olmuş. Üstüne bir de yangınlar ve keçiler gelince ortada orman namına pek bir şey kalmamış.

ismailgulec.net