MESNEVÎ’DEN SEÇİLEN BEYİTLERE BEŞ BEYİT İLAVESİYLE YAPILAN ŞERHLER

“Mesnevi’den Seçilen Beyitlere Beş Beyit İlavesiyle Yapılan Şerhler”, Uluslararası Mevlana Sempozyum Bildirileri 1, yay. haz. Mahmut Erol Kılıç, Celil Güngör, Mustafa Çiçekler, İstanbul: Motto, 2010, s. 473-484.

Mesnevî’den seçilen beyitlere beş beyit ilavesiyle yapılan şerhler

İsmail Güleç[1]

Mevlâna’nın meşhur eseri Mesnevî yazıldığı dönemden beri birçok defalar şerh ve tercüme edilmiştir.[2] Şarihler ve mütercimler içinde bulundukları durumlara göre bazen Mesnevî’nin tamamını (6 cilt), bazen belli bir bölümünü, bazen de kendilerinin seçtikleri kimi beyitleri şerh ve tercüme etmişlerdir. Biz bu bildiride Mesnevi’den seçilen beyitlere beş beyit ilave etmek suretiyle yapılan şerhler ve bu şerhlerin ortak özellikleri hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Mesnevî yukarıda açıklandığı şekilde, tespit edebildiğimiz kadarıyla üç şarih tarafından şerh edilmiştir. Hepsi de Mevlevî olan bu üç şarih sırasıyla Şâhîdî İbrahîm Dede (ö. 1550), Cevrî İbrâhîm Çelebî (ö. 1654) ve Adnî Recep Dede’dir (ö. 1683). Bunlardan birincisi Farsça, diğerleri Türkçe’dir. Şimdi sırasıyla bu eserleri görelim.

1- Şâhidî İbrahim Dede

Beş beyitle şerh etme geleneğini başlatan Şâhidî’nin asıl adı İbrahim’dir. 1470 yılında Muğla’da doğdu. Muğla Mevlevîhanesi şeyhi Salih Hüdâyî Dede’nin (ö. 1481) oğlu ve halifesi olan Şâhidî on sekiz yaşında iken ilmini artırmak için önce Bursa’ya, orada bir süre kaldıktan sonra da Afyon’a gitmiş ve orada Sultan Divânî’den feyz almıştır. Muğla’da irşat vazifesinde iken şeyhinin kabrini ziyaret maksadıyla Afyon’a gitmiş ve orada 1550 yılında 82 yaşında iken vefat etmiştir.

Onun en çok bilinen eseri olan Tuhfe-i Şahidî isimli manzum Farsça lügati medreselerde hem Farsça hem de aruz öğreniminde yıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur.[3] Tuhfe aynı zamanda en çok şerh edilen manzum sözlük unvanını da kazanmıştır. Bunlardan başka; Türkçe ve Farsça Divan’ı, Gülşen-i Esrâr, Gülşen-i Vahdet ve Şerh-i Gülistan isimli eserlerinin yanında[4] konumuzu ilgilendiren Gülşen-i Tevhîd isimli bir eseri daha vardır.

Gülşen-i Tevhîd

Şâhidî’nin 937/1530’da telif ettiği bu eser[5], Mesnevî’nin her cildinden seçilen yüz beytin, aynı vezin (fâilâtün fâilâtün fâilün) ve dilde beş beyitle şerh edilmesinden oluşmaktadır. Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı, Şâhidî’nin bu eserinde Yûsuf-ı Sîne-çâk’in Cezîre-i Mesnevî’sinin etkisinin açıkça görüldüğünü söylemektedir.[6]

Gülşen-i Tevhîd ilk defa, Musul vilâyeti adliye müfettişi Serezli Ahmet Niyazi tarafından İstanbul’da 1298/1878 tarihinde Tıbbiye Matbaasında bastırılmıştır. Esere bir önsöz yazan Ahmet Niyazi, Gülşen-i Tevhîd’i neşretmesinin sebebini şöyle açıklamaktadır:

“Tarikat-ı âliye-yi Mevlevîyeden şeyhü’l-fâzılîn, gavsü’l-vâsilîn, Muğlalı Şâhidî’nin irfan ve hakikat yolu sâliklerine manevî bir mürşit, edeb ve marifet isteklilerine yeterli bir rehber olan bu mübarek eserini, halka bir hizmet olarak bastırdım.” (s. 5)

Mithat Baharî Beytur yukarıda zikredilen matbu nüshayı yazma nüshayla karşılaştırmış, ayrıca Ankaravî şerhi ve Nicholson neşriyle de kontrol ederek tercüme etmiştir.[7] Gülşen-i Tevhid, Beytur’un yaptığı bu tercümenin iç kapağında şu şekilde tarif edilmektedir:

“Bu kitap hicri VIII. yüzyıl ricâlinden ve eski Mevlevî şair ve ariflerinden İbrahim Şahidi’nin Tevhîd-i Hak ve Vahdet-i vücûd-ı mutlaka dair Mesnevî’den aldığı beyitlerden ve o beyitlerin verdiği ilham ile yazdığı açıklamalardan müteşekkil tasavvufi, klasik değerli bir eserdir.”

Gülşen-i Tevhîd 98 beyitlik bir mukaddime ile başlar. Şahidî hamdele ve salveleden sonra eserin yazılış sebebini açıklar:

Hazret-i Mevlana efendimiz kullarından birine şöyle işaret etti:

- Bizim kitabımızdan –yadigar olarak- beyitler al. Mesnevî’nin her cildinden yüz beyit seç. Hepsi altı yüze bâliğ olsun. Sonra sen de yüz beytin her birine beş vakit söyle. Sen söyleyince –vakıa sen kudretsiz bir topsun- ben ise top oyunu meydanının padişâhıyım, elimde ucu eğri çomak vardır. Ben, sırren senin içinde oynarım da senden ben söylerim. Bu sûretle söylediğin beyitler Mesnevî’den topladığın altı yüz beyte dibâce olur. Topladığın her beyit ışık gibidir. “Küntü kenzen=Ben gizli bir hazine idim.” Kutsî hadisinden bir incidir. Her biri parıl parıl parlayan bir güneştir.

Her ciltten yüz beyt-i Mesnevî’yi bir araya topla ve buna “Müfredât-ı Mesnevî” adını ver. İlim ve irfan isteklileri bu beyitleri ezberlesinler, can kulağına altın küpe yapsınlar.

İşte bu manevi işarete uyan pek hakîr, nâçiz ve aşk ile inler. Şâhidî aşk kuyusuna mâlik olanların kuyusundan âb-ı hayât ve aşk yolunda yürüyen şarapçıların şarap yudumlarını içmekle Cenâb-ı Celâl’in geniş surâhisinden nur şarabını içmek saadetine eren ve bu lütfun verdiği şevk ile de kemal mertebelerin en yüksek derecelerine yükselmek isteyen o Şâhidî, âşıklara bir yâdigâr olmak üzere, Müfredât-ı Mesnevî beyitlerini topladı ve ortaya koydu.” (s. 16)

Şahidi, bu seçkisinin âşıklar arasında rağbet görüp meşhur olduğunu, dostlarından birinin, seçilen her biri bir kıymetli inci gibi olan beyitlerin aralarındaki mana kopukluğunu gidermek ve bağlantı kurmak için bir şeyler ilave etmesini istemesi üzerine, öteden beri böyle bir niyeti olduğu için her beyte beş beyit ilave ederek beyitler arasındaki irtibatı sağlamış olur. Allah’ın yardımı ve Pîr’in himmeti ile 3000 beyit söyleyip adını da Gülşen-i Tevhîd koyar. “Bülbül-i gû gülşen-i tevhîd cû” (Tevhid gül bahçesini arayan bülbül nerede?) mısraını da tarih (937/1530) olarak söyler. Daha sonra eserini över. Bu beyitleri söyleyenin kendisi olmadığını, kendi dilinden Mevlana’nın söylediğini belirtir. Daha sonra aşka, tevhîde ve irfana dikkat çekerek eserin önemini belirtir. Kitabının Mesnevî’nin anahtarı olduğunu söyleyerek de dibâceyi tamamlar. [8]

Bu dibâceyi Şâhidî’nin, Mesnevî’den aldığı beyitleri ilk topladığı ve adına Müfredât-ı mesnevî dediği eserin baş tarafına yazdığı dibâce takip eder. Bu bölüm Mesnevî’nin ilk beytine yazılan bir nazire ile başlar: “Dinle! Bu bülbül neden feryâd ediyor? Gül bahçesinin hicrân hikayesini söylüyor.” Ve Mevlana’nın ney’i Şâhidî’de bülbül olur ve o burada bülbülün hikâyesini anlatır. Daha sonra Mesnevi’yi över, nasıl bir kitap olduğunu anlatır. Ondan sonra da Mevlana’yı övmeye başlar. Onun ne kadar büyük ve yüce bir şahsiyet olduğunu sitayişkârâne ifadelerle anlatır. Bu ikinci dibâceden sonra Şâhidî Dede Mesnevî’nin ilk cildinin dokuzuncu beytiyle eserine başlar:

Ateşest in bâng-ı nây u nîst bâd

Her ki âteş nedâred nîst bâd

“Neyin bu sesi hava değil, ateştir. Kimde bu ateş yoksa varlığından geçsin de (bir mürşidin huzurunda) yok olsun.”

Neyzen’in nefesinden Hu nefesi neyin içine girince Hu’nun nurlarından onda bir ateş belirdi.

Bu ateşten aşıkların nazarlarına gerilmiş olan perde yırtıldı. Onun şûlesinden gönüllerinin ışıkları yandı.

Sen gönül ışığının aydınlanmasını istiyorsan bu toprak ve su birleşiği karanlığından yüksel, aydınlığa çık.

Cihanın iç bozan karışıklıklarından boşal ki Hu’nun nur üstüne nur olan parlaklığı görünsün.

Haydi, altın ve gümüş sevgisinden gönlünü boşalt ki Hu’nun yani Hakk’ın nurlarından gönlün aydınlansın. (s. 17)

2- Cevrî

Şâhidî’den sonra seçtiği beyitleri beş beyitle şerh eden ilk kişi Cevrî’dir. Cevrî’nin Asıl adı İbrahim’dir. İstanbulludur. Ailesi hakkında bilgi yoktur. Emir Halife için yazdığı mesnevînin bitirilişine düştüğü tarihten onun, 1595’te doğduğu söylenebilir. Kaynaklarda iyi bir tahsil gördüğüne dair bilgiler vardır. Ankaralı İsmail Efendi’nin (ö. 1631) sohbetlerine ve Mevlevî tekkelerinde semalara devam etmiştir. İyi bir hattat olduğu söylenen Cevrî, hattı Yenikapı Mevlevîhanesi’nde kalan Abdî adında bir hattattan öğrenmiştir. Kendi hattıyla yazdığı eserlerinde talik ve talik kırmasını çok iyi yazdığı görülmektedir. Bu güzel yazısıyla o, 22 Mesnevî istinsah etmiştir. Yazdığı Mesnevî’lerden birini de II. Selim’e takdim etmiştir. Bir günde bin beyti yazdığı anlatılmaktadır.[9] Sohbetlerinde bulunup feyiz aldığı Sarı Abdullah Efendi’nin (ö. 1661) eserlerini de beyaza çekmiştir ve istinsah etmiştir. Cevrî, Mevlevîliğin Melâmîliğe yakın olması ve bir Melâmî şeyhi olan Sarı Abdullah Efendi’nin Mesnevî şerhi derslerinden etkilenerek Melâmî olmuştur.[10] Hayatını kitaplar istinsah ederek kazanmıştır. 1654’te öldüğünde, mahalle halkının kendisi hakkında besledikleri kötü zandan dolayı ilgilenmemeleri üzerine Sarı Abdullah Efendi yirmi otuz ihvanı ile gelmiş, cenazesini yıkamış, namazını kıldırmış ve Eğrikapı dışında Deftardar iskelesinin Cemâlî tekkesine gidilen yolun sol yanında, yolun iki-üç adım ilerisindeki kabrine defnetmiştir. Defnedildikten sonra kabri belli olmasın diye düzeltilmiş, baş ve ayak taraflarına iki servi dikilmiştir. Divan’ının yanında Selimnâme, Hilye-i Çâr-ı Yâr-ı Güzîn, Melhâme, Nazm-ı Niyâz, isimli eserleri vardır.[11]

Hall-i Tahkîkât[12]

Adı geçen eser Cevrî’nin Aynü’l-Füyûz ile birlikte Mesnevî şerhi olan iki eserinden biridir. Hall-i Tahkîkât Mesnevî’nin altı cildinden seçilen aralarında ilk on sekiz beytin de bulunduğu 58 beyte Mesnevî’nin de vezni olan fâilâtün fâilâtün fâilün vezninde beşer beyit ilavesiyle terkib-bent biçiminde yazılmış bir şerhtir. Eserin tamamı 415 beyittir. Cevrî 1057/1647’de telif ettiği bu eserini, o sıralarda baş defterdarlıktan azledilmiş bulunan ve 1058/1647 yılında sadrazam olan Sofu Mehmet Paşa’ya[13] (ö. 1649) ithaf etmiştir.

Cevrî bu küçük eserine “Zikr ü tevhîd-i Hüdâ azze ve cell” başlığını verdiği sekiz beyitlik bir tevhîd ile başlamaktadır (s. 2). Daha sonra “Na’t-ı Şâhinşâh-ı Sadr-ı Istıfâ” başlığını verdiği dokuz beyitlik Hz. Muhammed için söylenen bir naat yer almaktadır (s. 2-3). Bu naatı “Der medh-i çâr-yâr-ı bâ-safâ” başlıklı ilk dört halife için söylenen sekiz beyitlik bir başka naat takip etmektedir (s. 3).

Daha sonra “Der beyân-ı intihâb-ı Mesnevî” başlıklı sebeb-i telif bölümünde eserle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır:

Mesnevî’den ders alıp subh u mesâ Nutk-ı Mollâ rûhuma oldu gıdâ

Sâid-i ikdâmı teşmîr eyledim Nüshasın beş def’a tahrîr eyledim

Âhir ol deryâdan oldum behre-ver Kim çıkardım bir nice sâfî güher

Yâni idrâkimce ettim intihâb Şeş suhufdan çihil beyt-i müstetâb

Oldu her bir beyt güyâ bir zebân Eyler isti’dâd-ı insânı beyân

Rabtına etdim kemâl-i ihtimâm Her biri beş beyt ile buldu nizâm

Oldu tab’ım çün bu kâre mühtedî Gûşuma bir özge ma’nâ söyledi

Dedi eyle şerh-i mazmûnın rakam Evvelinden en sekiz beytinden hem

Cân lisânından vücûda kıl hitâb Beyt-i Mevlânâ ana olsun cevâb

Ta ana dibâce-i zîba ola Hem sohen mümtâz u müstesnâ ola

Fi’l-hakîka buldu tab’ın nutku cân Eyledim anı bu vech üzre beyân

Oldu bu manzûme-i ârif-pesend Tarz-ı bî-mânend eyle terkîb-bend

Bir celîlü’l-kadre ettim ânı arz Kim senâsı olmuş ehl-i hâle farz

Kıymetin oldur bilen bu cevherin Hâtırı fihristidir ol defterin(s. 3-4)

Bu açıklamayı eserin kendisine ithaf edildiği, Mevlana ve Mesnevî muhiblerinden, hac dönüşü inzivâya çekilerek kendisini Mevlevîliğe adayan Sofu Mahmud Paşa’nın övüldüğü “Der senâ-yı âsâf-ı sâhib-reşâd” başlıklı 14 beyitlik bölüm izlemektedir (s. 4-5). Ve daha sonra “Der temennâ-yı kabûl-i i’tizâr” başlıklı sekiz beyitlik bölümle giriş bitmekte ve “Bişnevîd în dâdhâ-yı cân zi-ten” mısraıyla seçilen beyitlerin şerhine geçilmektedir.

Cevrî şerhedeceği beyti önce beş beyitle açıklamakta, daha sonra açıklanan beyti vasıta beyti olarak vermektedir. Cevrî’nin açıkladığı ilk beyt aynı zamanda Mesnevî’nin de ilk beytidir:

Gûş kıl ey gâfil sırr-ı vatan Ve’y garîb-i şehr dârü’l-kaytdan

Gör ne der cân-ı giriftârın sana Gör nice feryâd ider yârin sana

Ya’ni tâ oldum mekânımdan baîd Mihnetim gittikçe oldu ber mezîd

Düşdüm a’lâ-yı merâtibden cüdâ Kendimi esfelde buldum müptelâ

Eyledi firkât beni âşüfte-hâl Ger eydürürsün hasb-i hâlimden suâl

Bîşnev in ney çün hikâyet mî koned Ez cüdâyîhâ şikâyet mî koned (s. 6)

İlk on sekiz beyti bu şekilde tamamladıktan sonra “İftitâh-ı şerh-i ebyât-ı Güzîn” başlığıyla kendisinin seçtiği kırk beytin şerhine geçmektedir (s. 13) Bu kırk beytin sıralamasında Mesnevî’deki sıralamaları gözetilmemekte ve şerhe 2. cildin 275. beytiyle başlamaktadır.

Ey veren hestî-i mevhûme vücûd Vey olan bil-beste-i bûd u ne-bûd

Sûret-i fânîsine âdem diyen Cism-i bî-bünyâdına âlem diyen

Tâbını bu ucb u kibr u menî Kendini gördün ne sandın sen seni

Dâyimâ rağbet edersin sûrete Hiç nazar kılmazsın asl u sîrete

Sen gönülde fikrsin ancak hemân Nitekim Mollâ-yı Rûm etmiş beyân

Ey birâder to hemîn endîşeî Ma bekâ-yı to istuhân u rişteî (s. 13)

Cevrî eserini “Der-beyân-ı nâm u târih-i kitâb” başlıklı bölümle bitirmektedir:

Gerçi mücmeldir bu şerh-i bî-misâl Lîk metninde mufassaldır meâl

Metni bir müşkil-zebândır fi’l-misâl Etti şerhim anı icmâl üzre hâl

Tâlibe tafsîlden irmez safâ Nakd-ı mazmûn kalbine vermez gınâ

Eyler akvâl-i kesîre aklı denk Fark olunmaz lezzet-i şehd ü şereng

Ben dahi ol hâlden kıldım hazer Eyledim nakl u beyânı muhtasar

Buldu bu manzûme-i hikmet nizâm Hall-i Tahkîkât ile târih u nâm

Yukarıda verilen metinden de anlaşılacağı gibi Hall-i Tahkikât, hem eserin adı hem de müellifin esere düşürdüğü tarihtir. Eserin kütüphanelerdeki nüshalarının çokluğu, çok beğenildiğini ve okunduğunu göstermektedir.[14] Temiz bir Türkçe ile yazılan bu eserde vezin ve kafiye bozuklukları bariz bir şekilde göze çarpar. Bir kafiyenin birden çok kullanıldığı görülür. Eserde tumturaklı ve pürüzlü yerler oldukça çoktur.[15]

3- Adnî Recep Dede

17. asrın tanınmış Mevlevi şeyhlerinden biri olan Adnî Recep Dede’nin doğum tarihi hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Asıl adı Recep olup Sirozludur. Ulemadan bir zatın oğludur. Siroz Mevlevihanesi şeyhi Ramazan Dede’den el almıştır. Belgrat Mevlevihanesi bina edilip bir şeyh istenildiğinde de Adnî Dede oraya tayin edilmiş ve vefat edene kadar burada kalmıştır. Neşâtî (ö. 1674) ve Ağazâde Mehmet Dede gibi ulu kimselerden feyiz almıştır. Bir rivâyete göre 1100/1689[16], bir başka rivayete göre 1095/1683[17] yılında vefat etmiştir. Eserlerine bakıldığında şârih ve şair olduğu görülür. O kendini şairlik bakımından Nefî ve Fehîm’den üstün görecek kadar beğenmektedir.[18] Şerh-i Kaside-i Urfî, Pend-i Adnî ve Mürettep Divan’ı vardır.[19]

Nahl-ı Tecellî

Adnî Recep Dede’nin konumuzla ilgili eseri Nahl-i Tecellî’dir. Adnî Recep Dede’nin bu eserinin ilk iki eserden farkı, seçilen tüm beyitlerin konusunun aşk oluşudur. Burada aşk ile kastedilenin hakîki aşk olduğunu sanırım söylememe gerek yok.

Eserin vezni Mesnevî veznidir (fâilâtün fâilâtün fâilün). Eser 26 beyitlik bir tevhîd ile başlar. Daha sonra 33 beyit süren bir naat (27-60), sebeb-i telif (61-91), 19 beyitlik münâcât (92-110) bölümlerden sonra eserine başlar.[20]

Adnî sebeb-i telif bölümünde eserini yazış sebebini şöyle açıklamaktadır: Konya’da Mevlana türbesinde idim ve aşıklara Mesnevî’den dersler okurdum. Bir gün aklıma birden önemli bir iş yapmak geldi. Mesnevî’nin başından sonuna kadar okuyup içinde aşk kelimesinin geçtiği beyitleri toplayayım. Daha sonra da bunları doğrulukla açıklayayım. Bu fikrim hoşuma gitti ve hemen işe başladım. İşi gücü bıraktım ve Pîr’in himmetine sarıldım. Mesnevî denizine daldım ve nice inci gibi beyitler çıkardım. Çıkardığım bu beyitleri kağıda yazdım ve Türkçe olarak aşk hakkında ben de bir şeyler söyledim. Aşk konusundaki iddialarımı göstermek için de Mesnevî beyitlerini delil olarak gösterdim. (64–71. beyitler)[21]

Adnî Recep Dede, Mesnevî’den toplam 339 beyit seçmiştir.[22] Bu beyitlerin 334’ünde aşk kelimesi geçmektedir. Geriye kalan altı beyitten beşi Mesnevî’nin ilk beyitleri ve biri de Senâyî’den tazmîn ettiği beyittir.[23] Bu eser 2144 beyittir.

Adnî Recep Dede önce kendisinin aşk hakkındaki görüşlerini beş beyitte özetler ve altıncı beyti de dile getirdiği görüşleri destekleyecek şekilde Mesnevi’den ilgili beyti söylemektedir.

Adnî Recep Dede’nin açıkladığı ilk beyit birinci cildin onuncu beytidir:

Işkdur âşıkları nâ-şâd iden Işkdan feryâd ider feryâd iden

Işka benzer bir elem bir gam mı var Işkdan bir yanmaduk âdem mi var

Işkdandur sîneler pür-dâğ-ı derd Işkdandur eşk-i germ ü âh-ı serd

Âteş-i kübrâ ki dirler ışkdur Nâr-ı bî-pervâ ki dirler ışkdur

Cümle eşyâya bu âteşdür düşen Hazret-i Monlâ’dur anı remz iden

Âteş-i aşkest k’ender ney fütâd Cûşiş-i aşkest k’ender mey fütâd (Topal, 48-49)

Sonuç

Mesnevî’den seçilen beyitlere beş beyitle açıklamak Şâhîdî ile başlayıp Cevrî ile devam etmiş ve Adni Recep Dede ile son bulmuştur. 500 beyitle en geniş Şahîdî Dede’ninki olup onu 339 beyitle Adnî Recep Dede izlemektedir. Cevrî ise 58 beyitle diğerlerine göre oldukça az sayıda beyti şerhetmiştir.

Bu eserlere baktığımızda beşer beyitle şerh edilmelerinin yanı sıra başka ortak özellikler de görürüz. Bunlardan kanaatimizce önemli olanı Mevlevî muhiplerine Mesnevî’yi öğretmek, özellikle Mevlevîlik için önemli olan hususlara dikkat çekmektir. Takdir edileceği üzere Mesnevi’nin tamamını okumak oldukça uzun bir zaman alacağı gibi dikkatlerin birçok konuya çekilmesine de sebep olacağından belirli bir konuya dikkat çekmek ve bu konuda Mevlevî canlarını yetiştirmek için kaleme alınmış olmalarıdır. Bir diğer özelliği seçilen beyitlerin benzer konularda olmalarıdır.

Doğal olarak Mesnevî’nin vezninde yazılmaları, biri hariç beş beytin önce söylenmesi, tevhid, nât ve münâcât ile başlamaları diğer ortak özellikleridir.

Sonuç olarak manzum olduğu için okunması ve akılda tutulması kolay olan bu metinlerin özellikle Mevlevilerin adeta bir el kitabı olarak hazırlandıklarını ve okunduklarını söyleyebiliriz.



[1] Yard. Doç. Dr. Sakarya Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü.

[2] Ayrıntılı bilgi için bk. İsmail Güleç, “Türk Edebiyatında Mesnevî Tercüme ve Şerhleri” Journal of Turkish Studies Türklük Bilgisi Araştırmaları, yay. haz. Zehra Toksa, 27/II (2003), s. 161–176.

[3] Bu eser hakkında daha fazla bilgi için bk. Hilmi İmamoğlu, Farsça-Türkçe Sözlükler ve Şâhidî’in Sözlüğü: İnceleme –Metin, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Atatürk Üniversitesi, 1993.

[4] Şâhidî İbrahim Dede, Gülşen-i Vahdet (Yüz ile İlgili Tasavvufi Remzler), haz. Numan Külekçi, (Ankara: Akçağ, 1996), s. 9–31.

[5] İran’da yapılan bir baskısında telif tarihi 940/1533 şeklinde verilmektedir. (Meşhed: 1372/1993, s. 185) Sahih Ahmed Dede’nin Mecmuâtü’t-Tevârih-i Mevleviye’sinde ise 942/1535’dir. (s. 155)

[6] Abdülbakî Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevilik, (İstanbul: İnkilap ve Aka Kitabevi, 1953), s. 137.

[7] İbrahim Şahidî, Gülşen-i Tevhîd Hicri VIII. Yüzyıl, çev. Midhat Baharî Beytur, (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1967).

[8] İbrahim Şâhidî, a.g.e. s.12.

[9] Esrar Dede, a.g.e., s. 112.

[10] Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melâmiler, yay. haz. Murat Bardakçı, (İstanbul: Pan Yayıncılık, 1992), s. 206.

[11] Hüseyin Ayan, Cevrî, Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri ve Divânının Tenkitli Metni, (Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1981), s. 4-8.

[12] Hall-i Tahkîkât zaman zaman Aynü’l-Füyûz ile karıştırılmaktadır. Aynü’l-Füyûz Yûsuf-ı Sîne-çâk’in Cezîre-i Mesnevî isimli müntehâbâtına yapılmış manzum bir şerh iken Hall-i Tahkîkât Cevrî’nin kendisinin bizzat Mesnevi’den seçtiği kırk beyte beşer beyit ilavesiyle yaptığı şerhtir. Bu iki eser İstanbul’da birlikte basılmıştır. (İstanbul, Takvimhane-i Amire 1269/1852, 1-30 s.) Ayr. Bk. Hidayetoğlu, Selahattin, Cevrî’nin Aynü’l-Füyûz, Tenkidli Metni ve İnceleme, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1986.

[13] Sofu Mehmet Paşa da Cevrî gibi şeriata mugayir hal ve davranışlar sahibi olmakla itham edilmiştir.

[14] Hüseyin Ayan, a.g.e., s. 16-17.

[15] Necmiye Çelikbaş, XVI. Asır Mevlevî şairlerden Yûsuf-ı Sîne-çâk’in Hayatı, Eserleri, Edebî Şahsiyeti ve Cevrî Tarafından Nazmen Şerh Edilen Cezîre-i Mesnevî’sinin Edisyon-kritiği, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Bitirme Tezi, İstanbul, 1941, s. 16. Necmiye Çelikbaş bu tezinde yer yer Aynu’l-Füyûz ile Hall-i Tahkikat’ı karıştırmıştır.

[16] Ali Enver, Semâhane-i Edeb, (İstanbul: 1309), 158; Mehmet Naili Tuman, Tuhfe-i Nâilî Divan Şairlerinin Muhtasar Biyografileri II, haz. Cemal Kurnaz, Mustafa Tatçı, (Ankara: Bizim Büro Yay., 2001), s. 604, Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri I, (İstanbul: Matbaa-ı Amire, 1333), s. 123.

[17] Mustafa Safayî Efendi, Tezkire-i Safayî (Nuhbetü’l-Asâr fî Fevâidi’l-Eş’âr), haz. Pervin Çapan, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2005), s. 157, Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye, haz. İlhan Genç, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2000) s. 25, Şeyhi Mehmet Efendi, Vakâyiü’l-Füzelâ, haz. Abdülkadir Özcan, (İstanbul: Çağrı Yay., 1989), s. 682, Mehmet Süreyyâ, Sicill-i Osmânî I, (İstanbul: Matbaa-i Amire, 1308), s.142.

[18] Ahmet Topal, Adnî Receb Dede Nahl-i Tecellî (İnceleme-Metin), (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) Erzurum, 2006, s. 4.

[19] Ahmet Topal, s. 9-11.

[20] Ahmet Topal, s. 12.

[21] Lâyıh oldı hatıra nâ-gâh kim Eyleyem bir emr-i makûlı mühim

Mesnevî’yi evvel ü âhir görüp Gavrına ol bahr-ı manânın irüp

Bulduğum ebyâtı lafz-ı aşk ile Eyleyüp tevcîh-i im’ân sıdk ile

Azm idüp bil bagladum bu niyete Çâpük itdüm kendümi ol hidmete

Akl u fikri azl idüp tedbîrden Himmet istimdâdın itdüm pîrden

Mesnevî bahrinde oldum gavta-hâr Eyledüm bir niçe gevher der-kenâr

Vâsıl oldum çünki ol gevherlere Cümlesin kıldum keşîde mıstara

Aşk hakkında biraz söz söyledüm Penç Türkî beyt ile vasf eyledüm

İddiâmun gösterüb isbâtını Hüccet itdüm Mesnevî ebyâtunı (Topal, 22)

[22] Bu beyitlerin dağılımı ciltlere göre şöyledir: 1. cilt 46; 2. cilt 24; 3. cilt 66, 4. cilt 28; 5. cilt 95 ve 6. cilt 79 beyit.

[23] Ahmet Topal, s. 23.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Ezelden Ebede Kudüs: Hz. Peygamber'in Mirac ettiği Kudüs

Kudüs'ün İslam'daki yeri
15:29 Hz. Peygamberimiz (sav) Miraç Gecesi neler yaşadı?
22:10 Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın önemi
33:08 Dinler tarihi açısından Kudüs
46:03 Mehmet Akif İnan - Mescid-i Aksa
48:28 Ezelden ebede kutsal şehir: Kudüs
54:15 Hz. Peygamberimizin (sav) Taif duası
1:10:19 Bakara Suresi son iki ayet - İsmail Coşar
1:17:23 Hz. Ömer zamanında Müslümanların Kudüs'ü fethi
1:25:24 Hz. Ömer'in Emannamesi
1:27:48 Osmanlı döneminde Kudüs'te neler yaşandı?

Kısa Kıbrıs Tarihi ve Rehberi

Kıbrıs, Türkiye’ye sadece yetmiş km uzaklıkta, Kuzey sahillerinden Toros dağlarının rahatlıkla görülebileceği kadar Anadolu yarımadasına yakın bir ada. Anadolu’dan kopan bir kara parçası olan Kıbrıs, adeta şehadet parmağıyla İskenderun körfezini işaret ederek “ben buranın bir parçasıyım” demekte.

Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’ın batısında, İsrail ve Filistin’in kuzeybatısında, Mısır’ın güneyinde yer alan ve Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına, bir zamanlar çok zengin bakır madenleri olduğu için bakırlık anlamında Kıbrıs denilmiş.

Kıbrıs’ta eskiden yalnız dağlar değil ovalar da sık ormanlarla kaplı imiş. Fakat bu ormanlar bir yandan bakır ve gümüş madenlerinin işletilmesi, bir yandan gemi yapımı ve Mısır gibi ağaçsız ülkelere kereste ihracatı yüzünden tahrip olmuş. Üstüne bir de yangınlar ve keçiler gelince ortada orman namına pek bir şey kalmamış.

ismailgulec.net