Yönetim Yazıları

Başkan adayları için hikayeler

Malum mahalli yöneticilerimizi belirleyeceğimiz seçimlere kısa bir süre kaldı. Adaylar hummalı bir çalışma içinde, seçilmek için gayret ediyorlar. Peki hiç beş yıl boyunca yaşadığımız kasabayı yönetecek belediye başkanının nasıl olması gerektiğini düşündünüz mü?

Eskiler düşünmüşler ve düşündüklerini de kitaplaştırmışlar. Siyasetname türü böyle bir ihtiyaçtan doğmuş. Bir ülkeyi, bir şehri, bir beldeyi yönetmeye talip olanları uyaran kitaplar yazmışlar ve adına da siyasetname demişler.

Ulemanın siyasetle imtihanı

Şu virüs olayının gösterdiği ve hatırlattığı güzel işlerden biri de ilmin ve uzmanlığın yeniden itibar görmesi oldu. Konunun uzmanlarından oluşan Bilim Kurulu’nun aldığı kararların hükümet tarafından dikkate alınması ve uygulanması bence bilim-siyaset ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren güzel bir örnek.

Tam olarak benzer mi bilmem ama bilim adamı-siyasetçi ilişkisine örnek olması bakımından aklıma gelen bir başka anekdotu paylaşayım.

Fetvayı gerektiren hallerde sultan bize sormalı

Melikşah döneminde geçer olay. Melikşah hilalin görünmesi üzerine bayram gününü ilan eder. Fakat devrin büyük alimlerinden Cüveynî ertesi gün de oruç tutulmasına karar verince Melikşah Cüveynî’yi sarayına davet eder ve kendisine neden böyle davrandığını sorar. Verdiği cevap aslında sultan ile ulema arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini çok güzel anlatır:

  • Sultana ait işlerde ferman sultanımızındır. Fakat fetvayı gerektiren hallerde sultanımızın bize sorması gerekir. Ferman sultanımızın, fetva bizimdir.

Devamını okumak için tıklayınız.

Her devrin hastalığı: Kaht-ı ricâl yahut adam kıtlığı

Yaşayanlarca aslından intizamı bozulmuş ve mukaddemâ çivisi çıkmış bir dünya olarak tarif edilen 18. asrın padişahlarından biri de III. Mustafa’dır (1717-1774).

III. Ahmed’in ve Mihrişah Sultan’ın oğlu olan III. Mustafa, Lâle Devri’nin ilk yılında doğmuş, bu renkli ortamın yenilikçi ve farklı havası içinde büyümüş. İyi bir eğitim alan ve iyi bir insan olan III. Mustafa kaynaklarda kabiliyetli, basiretli, ferasetli ve temyiz kabiliyeti olan, devlet işlerine elinden geldiği kadarı ile samimiyetle sarılan, iyi kalpli, merhametli, hayırsever ve cömert bir kişiliğe sahip olarak anlatılır. Gelenek ve âdetlere bağlı, adil, düzenli ve tutumlu olan III. Mustafa konuştuğunda kendisini dinletecek kadar -istersen dinleme adam sultan- güzel konuşurmuş. Yazdığında görenlerin takdir edecekleri kadar da iyi yazarmış. Çünkü o aynı zamanda bir hattat imiş.

Devamını okumak için tıklayınız.

Primus inter pares

Başlık, eşitler arasında birinci anlamına gelen Latince meşhur bir söz. Siyasi güçlerin ve nüfuzların paylaşıldığı Ortaçağlarda savaşı engellemek için sıkça başvurulan kural olmuştur. Kendilerini eşit gören lordların aralarından seçtikleri kralı tarif etmek için bu ifadeyi kullanırlar. Bütün lordlar eşittir, ama sayılmaya kraldan başlanır, yani bir numara kraldır. Krallıklar yıkılıp demokrasi gelince bu sefer bu durum bakanlar kurulu için kullanılır. Bütün bakanlar eşittir, ama başbakan içlerinde birincidir.

Kilisede kardinaller arasında da böyle bir durum vardır ve eşitler içinde birinci papa olur. Elçiler arasında eğer Vatikan elçisi varsa o diğerlerine göre eşitler arasında birinci oluyor. Bunu yönetimin her alanına yayabilirsiniz. Vali olmaklık bakımından tüm valiler eşittir ama İstanbul valisi diğerlerinden önce gelir.

Devamını okumak için tıklayınız.

Fevri'ye göre devlet adamında olması gereken özellikler

16. asrın Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli dönemi olduğu herkes tarafından kabul edilen genel bir hüküm gibidir. Kanuni, Sokullu, Mimar Sinan ve Baki çağıdır aynı zamanda o asır ve övünülecek çok şeyi vardır. Biz bugün böyle düşünüyoruz ama o devirde yaşayanlar arasında böyle düşünmeyenler ve devleti yönetenleri uyaranlar da var. Bunu da farklı bir şekilde yapıyorlar. Bizim övgü olarak gördüğümüz kimi metinler aslında birer uyarıdır. Kendisine yazılan kişiye nasıl olması gerektiğini hatırlatır. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Kazan kazan ne demek?

 birçok ulusal ve uluslararası meseleleri müzakere ederken kazan-kazan (win-win) yaklaşımını benimsediğini ifade eder. İngilizceden dilimize aktarılan , özellikle anlaşmazlıkların çözümünde veya taleplerin çatışması durumunda sorunu her iki tarafın menfaatlerine zarar vermeden kazanacağı yaklaşımı özetleyen ve dilimize geçmiş bir ikileme. İktisatta alışveriş yapan tarafların hepsinin kazandığı ticareti ifade için kullanılan bir yöntem. Günümüzde hukukçular bile kullanmaya başladı bu yaklaşımı.

Kazan kazan deyince aklımıza aşağı yukarı bunlar geliyor. Peki biz kazan kazandan ne anlıyoruz? Bizim geleneğimizde de kazan kazan formülü var mıydı?

Hemen cevap vereyim, vardı. Hem de âlâsı var. Nasıl mı? Açıklamaya çalışayım.

Devamını okumak için tıklayınız.

Kifâyetsiz muhteris

Zaman zaman ortalıkta bir 'kifayetsiz muhteris' lafı dolaşıp durur. Ne anlama geldiğini anladığım kadarı ile açıklamaya çalışayım. Kifâyetin, sözlüklerdeki anlamı şu; yeter miktarda olma, yetişme, elverme, kâfi olma ve bir işi yapma husûsunda başkasına ihtiyaç göstermeyecek güçte olma, yeterlik, iktidar. Muhteris ise şu anlamda: Çok istekli, çok arzulu, coşkulu, ateşli kimse ve doymak bilmeyen, kanâat etmeyen, hırslı (kimse), haris. Bu durumda kifayetsiz muhterisi, bir işi yapabilmek için gereken bilgi, beceri ve tecrübeden mahrum olduğu halde yetersizliğine bakmadan o işi yapma konusunda aşırı istekli olan ve bu uğurda her şeyi yapabilen kişi olarak tanımlayabiliriz. Devamı için tıklayınız.

Akıllı olmak yetmez, erdemli olmak da lazım

Malum, seçimlere az bir süre kaldı ve adaylar şehirlerle ilgili düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyorlar. Genellikle sorunlar üzerinden giden tartışmalarda şehre rengini veren ruhu pek konuşmuyoruz. Oysa günümüzde şehircilik anlayışı hızla değişiyor. Yeni şehirlerde daha önce görmediğimiz ve bilmediğimiz meslekler ve sektörler ortaya çıkmaya başladı, bildiklerimizin bir kısmı da usüllerini değiştirir oldular.

Dünyada akıllı şehirler gündemde ve harıl harıl üzerinde çalışılıyor. İdeal şehirlerin nasıl olması gerektiğini yazan Eflatun'un, Devlet'i, Thomas Moore'un Ütopya'sı, Compenalla'nın, Güneş Ülkesi ve Farabi'nin Medinetü'l-Fazıla'sı devrini tamamladı mı acaba? Bu kitaplara ihtiyacımız kalmadı mı? Bu sorunun cevabını yazının sonuna saklayalım ve geleceğin şehirlerine devam edelim.

Devamını okumak için tıklayınız.

Belediye başkanı için bir ölçü de Mesnevi'den

Tahmin edebiliyorum, başlığı biraz tuhaf buldunuz. İzah etmeme müsaade buyurun. Malum, iki ay sonra yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. Siyasi partiler hazırlıklarına çoktan başladı. Cumhurbaşkanımız belediye başkanı adaylarında aradıkları özellikleri sıralarken aklıma Mesnevi'den "Deve ile Katır" hikayesi geldi. Belediye başkanı tipi olarak katır ve devenin pek alışık olmadığımız türden bir benzetme olduğunu ben de biliyorum. Hiçbir belediye başkanı kendisinin deveye veya katıra benzetilmesini istemez. Günlük dilde kullandığımız anlamıyla düşünür, deve için kaba saba, katır için de inatçı bir insan tipi akıllara gelebilir. Acele etmeyin böyle düşünmekle, başka anlamları da var. Ne mi? Buyurun. Önce Mesnevi'den hikayeyi okuyalım:

Yazının devamı için tıklayınız.

 

Yetki Hırsızlığı

Geçenlerde gazetelerde Cumhurbaşkanımızın üzerinde çokça konuşulan şöyle bir ifadesi yer aldı.

Nerede işinin altından kalkamayan biri varsa hemen şu tarz ifadelerle işin içinden sıyrılmaya çalışıyor: Beyefendi böyle istiyor. Veya Külliye böyle istiyor. Benim ağzımdan böyle bir söz var mı? Daha önce medyada benim adıma ahkam kesenlerle ilgili rahatsızlığımı belirtmiştim. Tüm milletime sesleniyorum; eğer ben birisine bir şey söyleyeceksem, kimseyi aracı kılmam, bunu bizzat kendim yaparım."

Cumhurbaşkanın bile istismar edildiği bir ülkede üst düzey yöneticilerin bu tür istismarlara uğramaması düşünülebilir mi? Ben bu tür istismarların bir çeşidinden bahsedeceğim: Yetki hırsızlığı.

Yazılarım

ismailgulec.net