Mesnevî Yazıları

Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır

Son günlerde en sık tekrar edilen cümlelerden biri “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.” oldu.

Hem gazetelerde hem de sosyal medyada bu cümle sıkça gözüme ilişince yıllar önce muhatabı olduğum bir soru geldi aklıma. Fî tarihinde bir öğrenci “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?” diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Ama ben bu söz ile ne kastedildiğini bir hikaye ile izah etmeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek.

Yolun kenarına diken eken adam

Mesnevi’de geçen güzel hikayelerden biri de yolun kenarına diken eken adamın hallerinin anlatıldığı hikaye. 2. ciltte yer alan bu hikayede bir adam evinin yola bakan tarafına insanları rahatsız etmesi için dikenler diker. Yoldan geçenler rahatsız olurlar ve valiye şikayet ederler. Vali adamı uyarır ama adam bugün yarın derken bir türlü dikenleri sökmek istemez. Sonunda dikenler büyür ve adam dikenleri sökecek mecali bulamayacak kadar yaşlanır.

Bu hikaye de Mesnevi’nin ibret dolu hikayelerinden biri. Hikayemizin iki kahramanı var. Biri yolun kenarına diken eken adam.

Mesnevî, sadece Mesnevî midir?

Bundan seneler önce, henüz daha yirmisinde bir üniversite öğrencisi iken annemle birlikte köye gitmiştim. Köyde bugün rahmet-i Rahman'a kavuşmuş olan babamın amca çocuklarından yaşlıca bir amca hoş beşten sonra bana Nasuh tövbesini bilip bilmediğimi sordu. Ben de bilmediğimi söyleyince anlatmaya başladı.

Sabah çok ye, akşam az

'Mesnevi diyeti'

Herhalde günümüzde insanların en büyük derdi kilo vermek. Hemen herkes farklı bir yöntem deniyor kilo vermek için. Ben, bin bir zahmet çekerek bir ayda ancak birkaç kilo verebildim. Doksan dört kilo idim, ancak doksana kadar düşebildim. Daha aşağıya inemiyorum. Ama bu hikayede tavsiye edilen rejimi uygulayınca daha kolay kilo verdim.

Kaza gelince bilgi uykuya dalar

Bugünlerde ülkemizin üstünde kara bulutlar dolaşıyor adeta. Neredeyse her gün bir başka felaket veya kaza haberi ile uyanıyoruz. Önce deprem haberleriyle perişan olduk, İdlib haberleri ile sarsıldık, Van'da hep birlikte çığ altında havasız kaldık ve büyük bir uçak kazası ile tersyüz olduk.

En son uçak kazası haberini aldık ve uzmanlar tvlerde uzun uzun nedenlerini açıklıyor. Kazaların tek bir nedeni yok. Hava şartları, uçak, pilot ve havaalanından kaynaklanıyor olabilir. Hatta bunlardan birden fazlası bir araya gelerek kazaya neden olabiliyor.

Kaza gelince gözün önüne perde iner

Bugünlerde ülkemizin üstünde kara bulutlar dolaşıyor adeta. Neredeyse her gün bir başka felaket veya kaza haberi ile uyanıyoruz. Önce deprem haberleriyle perişan olduk, İdlib haberleri ile sarsıldık, Van’da hep birlikte çığ altında havasız kaldık ve büyük bir uçak kazası ile tersyüz olduk.

En son uçak kazası haberini aldık ve uzmanlar tvlerde uzun uzun nedenlerini açıklıyor. Kazaların tek bir nedeni yok. Hava şartları, uçak, pilot ve havaalanından kaynaklanıyor olabilir. Hatta bunlardan birden fazlası bir araya gelerek kazaya neden olabiliyor. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Nedir kargaların tilkilerden çektiği

Malumunuz zaman zaman Mesnevi’den kimi hikayeleri günlük hayatta karşılaştığımız kimi olaylarla aralarındaki bağlantıya işaret ederek naklediyorum. Bunu da Mesnevi’nin devamlı okunması gereken bir eser olduğunu ve bize her gün yeni bir şey söyleme ihtimali olduğunu göstermek için yapıyorum. Mesnevi’den fazla hikaye anlatmış olacağım ki bir arkadaşım geçenlerde bana şöyle ilginç bir soru sordu.

  • İsmail, sen hep Mesnevi’den hikayeler anlatıyorsun. Mevlâna şayet La Fontaine masallarını okumuş olsa idi onları da örnek olarak verir miydi?

İlginç bulmakta haksız mıyım? 

Devamını okumak için tıklayınız.

İyi adamın kötü arkadaşı olur mu?

Seneler önceydi. Ya asistandım ya da olacaktım. Bir arkadaşımla birlikte bir büyük ve güzel insanın sohbetini dinlemeye gitmiştik. O güzel insan mutad sohbetini yaptıktan sonra müridi olduğunu tahmin ettiğim biri bir soru sordu. Efendim, dedi, iyi insanın kötü arkadaşı olabilir mi?

Tüm gözler merakla o büyüğe döndü. Hazret, önce bir nefes aldı, sonra mütebessim bir çehre ile anlatmaya başladı.

Kötü kimdir, arkadaş kimdir? Bize göre kötü nefsine zebun olan kişidir. Kötü huyları olan ve insanlara kötülük yapan kişidir. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Aşkı olanın hastalığı olmaz

Hz. Pir, Mesnevî-i Şerif’inin 23. Beytinde şöyle buyurur.

Ey sevdası güzel aşkımız! Mutlu ol. Ey bütün hastalıklarımızın tabibi.

Hastalık nelerdir? Kişiyi kuvvetten düşüren, günlük hayatını aksatan, mecalsiz bırakan her türlü şey. Bedenimiz için hal böyle iken ruhumuz için nasıl acaba! Kişinin tabiatına göre bir şeyi çok istemek hastalıktır. Nefsine göre ise boş hevesler hastalıktır. Çünkü tüm kötü sıfatları boş heveslerdendir.

Kötü sıfatlar arasında yedi tanesi vardır ki bunlar diğerleri arasında öne çıkar. Bu yedi kötü sıfat kişiye cehennemin yedi kapısını açar. Kişi o yedi kötü sıfatından yani hastalıklarından kurtulmadıkça cehennemin yedi kapısı onun için hep açık kalır.

Peki bu sıfatlar nedir?

Devamını okumak için tıklayınız.

İnci sahibi olmak istiyorsan kanaatkar olmalısın

Mevlâna, Mesnevî’sinin 20. beytinde bize şöyle seslenir.

Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkâr olduğundan inci ile doldu.

Beyit yorumlanarak şöyle de tercüme edilebilir:

Hırs sahiplerinin testiye benzeyen gözleri dolmadı, yani doymadı ve gönüllerine kanaat gelmedi. Onun için içleri kederden ve yükten kurtulmadı. Vücud metaları itibar pazarında rağbet görmedi. Oysa sedef gibi kanaat etselerdi varlıkları aziz olur ve birçok faydasını görürlerdi.

Devamını okumak için tıklayınız.

Noksan olan kamili bilmez

Mesnevi’nin ilk bölümü olan ilk on sekiz beyitte Hz. Pir, ham olanların pişmiş olanların halini anlayamayacağını, o yüzden sözü uzatmanın bir anlamı olmadığını ve kısa kesmek gerektiğini söyler. Beyit vesselam ile biter. Vesselam söze konulan nokta mesabesindedir ve vesselam denildikten sonra sohbet, konuşma, ders anlatılan veya konuşulan her ne ise biter.

Bursevî, pişmiş olan kamil kimselerin hallerini ham olan sıradan insanların hiçbir zaman anlamayacaklarını, anlamaları için onların yaşadıklarını yaşamaları gerektiğini söyler. Nasıl kırk defa bal denilse de ağız tatlanmazsa büyük insanların başlarından geçenleri tecrübe etmedikçe de onların halleri anlaşılmaz.

Devamını okumak için tıklayınız.

Bir kere kafaya koyduktan sonra

Hayvan masallarını okur musunuz? Ben okurum. Okurken de eskilerin neden hayvan masallarını okuduklarını daha iyi anlarım.

Kelile ve Dimne ve Ezop’la başlayan hayvan masalları aslında eğitim için yazılmış eserler, bir nevi ders kitabı. İnsanlara, her birinin bir karakteri temsil ettiği hayvanların hikâyeleri üzerinden hayatı, toplumu ve insanı öğretmeyi amaçlayan metinler. Ne demek istediğimi bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım.

Malum geçen ay Türkiye güvenliğini sağlamak için Barış Pınarı ismini verdiği harekât düzenledi.

Devamını okumak için tıklayınız.

Söze değil öze bakın

Bir grup arkadaş ile birlikte seyahate çıkmıştık. Sabah namazı vakti Edirne Selimiye Camiine denk geldi. Cemaati bekleyecek vaktimiz yoktu. İçimizde sesi ve tilaveti düzgün bir arkadaşımız imamlık yaptı, bir başka arkadaşımız da müezzinlik. Cemaat olup namaz kıldık.

İmamlık yapan arkadaşımız mihraba geçmedi, teeddüpten iki adım arkada durdu. Bizler de imamın arkasında safa durduk. Camie gelenler de cemaati görünce safa dizildiler ve namazı kıldık. Allah kabul etsin.

Devamını okumak için tıklayınız.

Mübarek ahmaklık hikmetsiz akıldan yeğdir

Dostlarım beni uyarır bazen çok safsın diye. Karşındaki adamı tanımıyorsun, sana akıl veriyormuş ve yardım ediyormuş gibi davranıyor ama kendi menfaatini kolluyor. Sen de inanıyorsun ve ona yardım ediyorsun derler. Ben de Halik bilsin yeter, derim. Evet, saf bir tarafım var. Hatta benimkisi biraz ahmaklık düzeyinde saflık. Saflığımız bizi korur, derdim de nedenini bilmezdim. Ama şikayetçi değilim bu durumdan. Şairin dediği gibi zekamızla baş edebilirsiniz ama saflığımızla asla diyenlerdenim.

Şimdi siz bu adam kendi kendine yine ne anlatıyor diyeceksiniz yukarıdaki satırları okuyunca. İzah etmeme müsaade buyurunuz.

Birgün her zamanki gibi dersimden çıkmış, odama geçiyordum. Adetim olduğu üzere önce çaycıya uğrayıp büyük bardak çayımı aldım sonra odaya geçtim. Elimdekileri masanın üzerine bıraktım. Bir taraftan bilgisayarımı açmaya çalışırken diğer taraftan masanın üzerini toparlıyordum. Biri kısık sesle selam vererek içeri girdi bu arada. Öğrencilerden biri bir şey soruyor zannettim önce. Başımı kaldırınca uzun zamandan beri görmediğim eski bir arkadaşımı gördüm. Bu taraflarda bir işi varmış, işi erken bitmiş, bir arkadaşını görmek için üniversiteye gelmiş, onu ararken benim adımı görünce kapıdan içeri girmiş.

Belediye başkanı için bir ölçü de Mesnevi'den

Tahmin edebiliyorum, başlığı biraz tuhaf buldunuz. İzah etmeme müsaade buyurun. Malum, iki ay sonra yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. Siyasi partiler hazırlıklarına çoktan başladı. Cumhurbaşkanımız belediye başkanı adaylarında aradıkları özellikleri sıralarken aklıma Mesnevi'den "Deve ile Katır" hikayesi geldi. Belediye başkanı tipi olarak katır ve devenin pek alışık olmadığımız türden bir benzetme olduğunu ben de biliyorum. Hiçbir belediye başkanı kendisinin deveye veya katıra benzetilmesini istemez. Günlük dilde kullandığımız anlamıyla düşünür, deve için kaba saba, katır için de inatçı bir insan tipi akıllara gelebilir. Acele etmeyin böyle düşünmekle, başka anlamları da var. Ne mi? Buyurun. Önce Mesnevi'den hikayeyi okuyalım:

Yazının devamı için tıklayınız.

 

Bilmez insân kadrini âlemde insân olmayan

Geçenlerde bir arkadaşıma uğradım. Çay söyledi, içerken bir ara, hayırdır, dedi, artık Mesnevi’den hikayeler yazmıyorsun, hikayeler mi bitti, sen yazmayı mı bıraktın, diye sormaz mı? Şaşırdım, ne demek istiyor acaba dedim kendi kendime. Şaşkınlığım yüzüme vurmuş olacak ki şakayla karışık takıldı:

  • Kızma hoca, alıştırdın bizi hikayelere, o yüzden söyledim.

Yok, kızmadım felan dedimse de arkadaş beni teselli babında birkaç lakırdı daha etti, çayımı içtim ve müsaade isteyip ayrıldım.

Hem yürüyor hem arkadaşın dediklerini düşünüyordum. Ne Mesnevi’de hikaye biterdi, ne de ben yazmayı bırakmayı düşünüyordum. Sayılı olduğu için hikayelerin okunması bitebilir, ama her hikaye her okunuşta ilk defa okunuyormuş gibi yeni ve farklı kapılar açtığı için aslında hiç bitmez. O yüzden Mesnevi manalar ummanıdır ve içilmekle bitmez. Mesnevî’yi anladın mı okuduğun her hikâye Mesnevi’denmiş gibi gelir. Nasıl der gibi baktığınızı görür gibi oldum. Açıklayayım.

Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır

yahut

Ölümsüzlük ağacı nedir?

Geçenlerde bir vesile ile Mesnevi’nin ikinci cildinde geçen Ölümsüzlük ağacını arayan padişah isimli hikâyeyi okuyunca yıllar önce sorulan bir soru geldi aklıma nedense. Fi tarihinde bir öğrenci “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?” diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Bir kez daha cevap vermeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek. Ölümsüzlük meyvesinin olduğu hayat ağacı hakkında çok sayıda makale ve kitap var. Ben meselenin tarihi ve edebi yönüne hiç girmeyeceğim. Merak edenler Gönül Tekin’in Sümerlerden başlayarak dinlerde ve mitolojilerde geçen ölümsüzlük ağacı veya hayat ağacını anlattığı makalelerini okusunlar. Ben neyi kastettiğimi müsaadenizle Mesnevi’den bir hikâye ile anlatmaya çalışayım.

Mesnevi neden ‘dinle’ ile başlar?

Bişnev kelimesini duymayanımız yoktur. Mesnevi’nin ilk beytinin, ilk mısraının ilk kelimesi. Bişnev ez ney çün hikayet mikoned diye başlayan mısraın ilk kelimesi. Mevlana bize ilk olarak dinle diyor. Peki neden dinle diyerek başlamış sözlerine Mevlana? Şarihler de bu soruyu sormuşlar kendilerine. Dinle diyerek ne demek istedi acaba Mevlana?

Cevap aramışlar bu soruya, bir kısmı da bulmuş, anladığı kadarı ile dinle diye başlamasının nedenini açıklamışlar. Müsaadenizle sıralayalım.

  1. Kuran ‘oku’ diye başladığı için. Madem Allah, habibine oku, çağır, anlat diye sesleniyor, sen hakikate talip olan derviş, hiçbir şey bilmeyen kimse, Allah’ın resülüne oku dediği şeyleri dinle. Kuran’ı dinle, habibinin sözlerini dinle, resulünün varislerinin sözlerini dinle.

Mevlana’dan sağlıklı beslenme öğütleri

Böyle bir şeyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Bir ara iş çığırından çıkmaya başladı galiba diye düşünmeye başlamadım değil.

Ne demek istediğimi, neyi kastettiğimi biraz daha açayım. Efendim, malumunuz Mesnevi’den Hayvan Hikayeleri kitabı yayınlandıktan sonra çevremdeki insanlar kitapta benim yaptığım açıklamaları yetersiz buldukları için bana yardımcı oluyorlar sağ olsunlar. Ben de bunları sizinle paylaşıyorum. Bu sefer Aslan, Kurt ve Tilki hikayesini eksik anlamış ve yorumlamışım. Farklı bir katmanı daha varmış hikayenin, ama ben fark etmemişim.

Mesnevi’deki hikaye şöyle:

Ava giden aslan, kurt ve tilki*

Bir aslan, bir kurt, bir tilki birlikte ava çıkmışlar. Birbirlerine yardım ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı, onların yolunu kesmeyi planlamışlardı.

Üçü de beraberce o geniş ovada birçok av elde etmek niyetindeydiler. Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları ağırladı, onlara yoldaş oldu.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir

Ya da dervişlik halleri

Bayramların güzel taraflarından biri de uzun zamandan beri görmediğiniz eş dost ve akrabalarımızı görme imkanı bulmamız. Ben de yıllardan beri görmediğim akrabalarımı gördüm, sohbet ettik, halimizi hatırımızı sorduk, başımızdan geçen ilginç olayları paylaştık.

Köydeyiz, yine bir akşam, namazlar kılınmış, kavurmalar yenmiş, herkes kendisini taşıyabildiği bir koltuğa veya mindere zar zor atmış, kendisine birilerinin çay getirmesi için içinden Allah’a dua ettiği bir ortamda akrabalardan biri hiç ilgisi yokken bana işittirmek ister gibi bir şeyler anlatmaya başladı.

- Bir seferinde köyden İstanbul’a dönüyorum. Akşam oldu ve büyük oğlan açım demeye başlayınca biz de yolumuzun üzerindeki Amasya’ya uğrayalım dedik. Yeri gelmişken söyleyeyim, Amasya’yı çok beğendim. Tarihi eserleri öyle güzel ortaya çıkarmışlar ki insanın ayrılası gelmiyor. Bayıldım, diyeyim de gerisini siz tahmin edin artık. Amasya’nın tarihi camilerinden Mehmet Paşa Camiin önünde durduk, arabayı parkedip camiye gittik. İmamı bayram iznine gittiği için cemaatten birinin kıldırdığı akşam namazının ardından oğlanın karnını doyurmak için ırmak yoluna doğru yürüdük. Irmak, yanındaki yol, serin esen rüzgar, ırmağın karşı tarafındaki kral kayaları, evler, konaklar, hepsi o kadar harika idi ki içimden, ne güzel yer, burada bir gün akşama kadar kalabilirim dedim.

Kışın söz verip yazın unutmak

Daha önce anlatmıştım sizlere. Bizim büyük oğlan kitapta Papağan ve Bakkal hikayesini okuduktan sonra bana yanlış anladığımı söylemişti. Beni çok şaşırtacak şekilde hikayeye başka bir açıdan yaklaşmıştı. Ben de bunu hem yazmış hem de sağda solda anlatmıştım. Bizim küçük oğlan da okumuş doğal olarak. Okuduktansonra yanıma geldi ve biraz çıkışır gibi hafif sert bir tonda sordu:

- - Baba!

- - Efendim güzel oğlum.

- - Yazını okudum.

- - Ah çok teşekkür ederim. Hangisini?

- - Şu son yazdığın, içinde bakkal ve papağan olan.

- - Ha, onu mu, peki nasıl buldun, beğendin mi?

- - Beğendim ama benim söylemek istediğim başka bir şey.

- - Allah Allah, bizim çocuklara ne oldu böyle! Peki söyle.

Baba bakkala, evlat papağana benzer mi?

Bugünlerde pek neşeliyim. Şimdi siz memlekette bin türlü sıkıntı dert varken bu adam niye neşeli, diye sorarsınız içinizden, bilirim. Hatta

Alemde ki kâmil çeke gam zevk ede câhil

Mısraını hatırlayıp benim cahil olduğumu düşünenleriniz bile olabilir. Böyle düşünenlere de kızmam, alınmam, darılmam. Haklısınız, der geçerim. Memlekette derdin sıkıntının bitmediği bir dönem mi var? Bırakın memleketi, tarihte gamsız tasasız günlerimiz mi var? O halde şairin dediği gibi

Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner 
Gam ü şâd-ı felek böyle gelir böyle gider.

Sıkıntıları kendimize zevk edinmek en doğrusu. Konudan uzaklaşır gibi oluyorum, farkındayım. Neşemin nedenine geleyim. 

Selamet süslerden kurtulmakta

Zamanım azaldı. Merak etmeyin, hasta felan değilim. Görevimin bitmesine az bir süre kaldı. Onu kastederek zamanım azaldı dedim. Aklınıza yanlış şeyler getirmeyin hemen. Öteki zamanımın ne kadar olduğunu bilmediğim için azalıp azalmadığını da bilmiyorum. Ama o zamandan da her akşam bir gün daha eksildiğini biliyorum. Yine gevezeliğim tuttu, konudan uzaklaşmaya başladım. Yaşlanıyor muyum ne!

Hala Sultan’ın biyografisi olan bir yazma eseri bu hafta içinde bitirmem lazım. Yoğun bir şekilde üzerinde çalışıyorum. Hava almak için de arada sırada çıkıp dolaşıyorum. Arkadaşların odalarını ziyaret edip onlarla muhabbetle karıştırdığımız çaylarımızı içiyoruz. Yine bir çay dönüşü odama girdim, masama oturdum ve çalışmak üzere bilgisayarı açmış idim ki gözüme bir zarf ilişti. Daha önceden gördüğümü hatırlamıyordum. Üzerinde güzel bir el yazısı ile İsmail Hocamın dikkatine yazılı idi. Hemen sekreter hanımın yanına gittim ve zarfı göstererek bunu masamın üzerine sen mi koydun, diye sordum. Zarfa baktı, hatırlayamadı. Odanıza bir özgeçmiş bıraktım ama zarfı ben bırakmadım, deyince kimse geldi mi bugün, diye sordum. Genç olmasına rağmen yaşlı bir hanım gibi giyinen makyajsız ve saçları beyazlamış bir hanımın iş başvurusu için geldiğini ve odanızı merak etmesi üzerine birlikte içeri girip özgeçmişini masanıza bıraktık, deyince meseleyi anlar gibi oldum.

İçeri girdim, kapıyı kapattım, masama oturdum. Zarf açacağını alıp dikkatlice mektubu açtım ve okumaya başladım.

Görünüşe aldanma

Aman Allah’ım. Ne kadar ilginçti! Şimdi siz ne geçti bu adamın başından diye merak edersiniz. Arkadaş dediğin de merak eder zaten. Sağolun, varolun. Eksik olmayın. İnsanın kendisini merak eden dostlarının olması ne kadar güzel. Bence gerçek zenginlik de bu. Lafı uzattığımın farkındayım, kızmayın. Siz de adama keyifle iki laf ettirmiyorsunuz canım, hemen kızıyorsunuz. Konuya geliyorum tekrar. Korkmayın, bir kaza bela gelmedi. Kötü bir şey de olmadı. İlginç olup olmadığından bile emin değilim. Bana ilginç geldiği için öyle söyledim. Anlatayım, belki siz de ilginç bulursunuz.

Malumunuz, geçenlerde havaalanında bir kadın yanıma oturmuş, beni fırçalamıştı. Ben de her fırça yiyen adam gibi susmuş, sessizce kadını dinlemiş idim. Hani gelininden şikayet eden kadın, beceriksizmiş de, oğlunu doyuramıyormuş da felan. Ben de kadın gittikten sonra oturdum, olup bitenleri bir güzel anlattım. Hatırladınız sanırım.

Odamda çalışıyordum. Kapıdan kibar bir hanım sesi geliyor. Derken sekreter hanım içeri girip çok kibar bir hanımın geldiğini ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Niçin görüşmek istiyormuş diye sordum. Özel bir mesele olduğunu, benimle paylaşmak istediğini söyleyince merak ettim ve hem kadını görmek hem de içeri davet etmek için kapıya yöneldim.

Oğlumu doyuramıyorum

Az sonra anlatacaklarıma inanmayanlarınız olabilir. Herif amma da sallıyor, demiyeceğinizden emin olsam hikayeyi en başından anlatırım ama hem uzatmamak hem de inanılırlığımı zedelememek için anlatmayacağım.

Havaalanındayım. Her zamanki gibi yine vaktinden önce geldim. Bilgisayarımı açtım, Mesnevi’den hikayeler okuyorum. O kadar dalmışım ki yanımda oturan genç kalkmış, yerine bir yaşlı teyze oturmuş. Evladım ne okuyorsun, demese onun o

turduğunu da anlamayacağım ya.

- Sağolun, teyze, iyiyim. Siz nasılsınız?

Diye cevap verecek oldum kadın yüzüme tuhaf tuhaf bakmaya başladı.

- İyisin değil mi çocuğum?

- Çok şükür iyiyim. Siz nasılsınız?

Dedim. Bu kadın da niye aynı sorup duruyor, takıntılı mıdır, nedir dedim kendi kendime ve kafamı kaldırıp kendime yer bakmaya başladım. Kadın iyice telaşlandı.

- Evladım, bir şeyin yok değil mi?

- Teyze iki de bir bana bu soruyu sorup duruyorsunuz. Bende bir tuhaflık mı gördünüz?

Allah’ın kahrından kaçılır

Ahmağa verilecek en güzel cevap ancak sükuttur.

(İbni Hibbân

Bu kadar çok okunacağını bilmiyordum. Bilsem daha önceden yazardım, diyecek oldum lafı ağzıma tıkadılar:

- Önceden olacakları bilsen zaten bugün burada olmazdın.

Hay Allah, laf buraya nereden geldi şimdi! Dün neredeydim, bugün neredeyim, bir yerlerde olmam mı lazım? Ne biçim laf bu! Ben sıradan bir yazıdan bahsediyordum oysa. İnsan zaten bu devirde zor neşeleniyor. Haberler, facebook, yoldan geçenler, Fenerbahçe, trafik, insanın canını sıkan, moralini bozan o kadar çok şey var ki. Kırk yılın başında bir keyif alalım dedik, onu da çok gördüler. Olacakları bilsem burada olmazmışım. Nerede olurdum peki! Sanki olacakları herkes biliyor. Hani gaybı sadece Allah bilirdi? İmandan bir cüz bu üstelik. İçten gelerek söylediyse tecdid-i iman gerekir. Ben söylemiyorum bunu, bizim caminin her şeyi bilen hocası söylüyor. Ben aklıma bir şey takıldı mı önce ona sorarım. Din işlerinde şaka olmaz. Maazallah adam dinden imandan olur. Yine lafı uzattım, farkındayım. Konuya döneyim hemen.

İnsanda neşe bırakmıyorlar demiştim en son. Ne olmuş biraz sevinsem, kime ne zararı olur?

Kıymeti bilinmemek yahut ahırdaki ceylan

 

Yıllardan beri Mesnevi’yi okurum, hakkında yazarım. Anlıyormuşum gibi bir de sağda solda Mesnevi’yi anlatmışlığım da vardır. Ama hâlâ tam manasıyla anlamış değilim. ilk defa okuyormuşum gibi gelen hikâyeleri, sözleri var Mevlana’nın. İki türlü şaşkınlık yaşıyorum bu durumda. Biri benim aptallığıma, diğer Mevlana’nın büyüklüğüne. Kendime şaşırıyorum ve gülüyorum. Çünkü yıllardan beri okuduğumu ve anladığımı sandığım bu kitapta hâlâ anlamadığım yerler var. İkincisi ise Mesnevi’nin büyüklüğü karşısında şaşırıyorum. O kadar gizemli bir kitap ki her dolaştığımda daha önce görmediğim veya farketmediğim bir başka güzelliğini gösteriyor bana.

Bu adam ne geveliyor dediğinizi duyar gibi oldum, haklısınız. Biraz kendi kendime konuşuyor gibi oldum. Merâmımı ve ne kastettiğimi vuzuha kavuşturayım biraz.

Malumunuz, çocuklara Mesnevi’deki hayvan hikâyelerini açıklamaya çalışan bir kitap hazırladım. Bu aralar Mesnevi’deki hikayelerle ile hemhâl oldum anlıyacağınız. Sözü uzatmayayım tekrar, sadede geleyim.

Mesnevi’den Hayvan Hikayeleri

Bir kitabın hikayesi

Ben de her öğrenci gibi sınavlarda sorulduğunda cevap verecek kadar Mevlana ve Mesnevi’si hakkında bilgi sahibi idim. Ama Mesnevi’yi gerçekten okuduğumu, öğrendiğimi söylemem çok ama çok zaman sonra olacaktı.

Doktora konusu olarak Bursevi’nin Mesnevi Şerhi’ni tespit ettiğimizde ciddi olarak Mesnevi ile uğraşmaya başladım. Bugün dönüp arkama baktığımda o zamanlar tam olarak anladığımı söyleyemem. Hoş bugün de tam olarak anlamış değilim ya, neyse.

Tam olarak anlamaktan kastım şu. Doktoraya 1997’de başladım. Neredeyse yirmi yıl oldu. Tez yaptım, kitaplar hazırladım, makaleler yazdım, bildiriler sundum, konferanslar verdim. Mesnevi’den Hayvan Hikâyeleri kitabıyla ise neredeyse dört yıldan beri uğraşıyorum. En son tashih için okurken bile ilk defa düşündüğüm ve farkettiğim şeyler oldu. Eminim önümüzdeki sene de, ondan sonraki sene de farkedeceğim şeyler olacak. Bu durumda tam olarak anladığımı nasıl söyleyebilirim? Mesnevî her okunuşta yeniden yazılan canlı bir kitap.

Şöyle bir soru akla gelebilir. Tam olarak anlamadığın bir konuyu nasıl anlatacaksın? Hemen cevap vereyim. Böyle bir iddiam yok. Ben sadece anladığım kadarını dilim döndüğünde açıklamaya çalıştım. Hikayeler içinde kaybolmak, zevketmek de bize en büyük ödül oldu.

Bir yönetici tipi olarak katır ve deve

Tahmin edebiliyorum, başlığı biraz tuhaf buldunuz. Yönetici tipi olarak katır ve devenin pek alışık olmadığımız türden bir benzetme olduğunu ben de biliyorum. Günlük dilde kullandığımız anlamıyla düşünecek olursak deve için kaba saba, katır için de inatçı bir insan tipi aklınıza gelebilir. Acele etmeyin böyle düşünmekle, başka anlamları da var. Ne mi? Buyurun.

Hikaye Mesnevî’den.

Nasıl olmuş diye sormayın, bir katır ile bir deve arkadaş olmuş. Birlikte yolculuğa çıkmışlar. Deve iniş ve yokuşlarda, çakıllı ve kumlu yollarda pek düzgün ve pek rahat gidermiş. Buna karşın katır yokuş çıkarken zorlanır, inerken yuvarlanırmış. Devenin bu rahat ve sakin yürüyüşünü görünce dayanamamış, sormuş:

Karga ile leylek/keklik arkadaş olur mu?

Hayatım boyunca o kadar çok şaşırdım ki şaşırmamayı öğrendim. Öyle olaylara şahit oldum ki aklım havsalam almaz, nasıl olur diye sorar dururdum kendime. Bu olaylarda bir hikmet arardım bazen. Bazen anlamaya çalışırdım neden diye.

Beni önceleri şaşırtan, şimdilerde ise hakikatini anlamaya, görünene değil, ardına bakmaya ve görünmeyen kısmı görmeye sevkeden durumların biri hayatta birbirileriyle arkadaş olamayacağını, bir araya gelemeyeceğini düşündüğüm insanların evlenmesi veya iş yapması olmuştur. Meseleyi anlamamı ise yıllar önce bir kitapta okuduğum karga ile leylek hikayesi sağladı. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için hikayeyi aktarayım önce.

Çölde bir kargayı bir leylekle arkadaşlık yaparken gördüm. Çok şaşırdım, bir leylek neden bir karga ile arkadaşlık yapsın ki, diye düşündüm, durdum. Daha yakından görmek için yanlarına yaklaştım. Hayretler içinde yanlarına yaklaşınca ikisinin de topal olduğunu gördüm. O an anladım ki yükseklerde uçan ak pak olan leylek, kap kara bir karga ile bir zaafından dolayı arkadaşlık yapıyormuş.

Hikaye açık ama biraz daha açmaya çalışayım.

Fareler develeri yederse...

Bugünlerde karşılaştığım bir olay üzerine Mesnevi’deki deve ile fare hikayesi aklıma geldi. Hikaye, fare gibi boyunun, bilgisinin, aklının kıtlığına bakmadan hasbelkader bir yere gelip işgal ettiği makamın ağırlığını kaldıramayanları çok güzel anlatır. Kendini ve haddini bilmeyenleri de çok güzel tarif eder.

Hikaye şöyle:

Bir farecik bir devenin yularını eline geçirdi ve kibirle yola koyuldu. Deve çabuk olduğu için onunla birlikte yola düştü. Farecik de kendisini çok beğendi ve ¨Ne kadar da akıllı ve güçlüyüm, koskocaman deveyi götürüyorum¨ diye gururlandı. Deve, farenin kendini beğendiğini anladı ve içinden, az sonra görürsün ne kadar büyüksün, dedi ve sessizce fareciğin peşinden gitmeye devam etti.

Bir hikaye de ben anlatayım

FETÖ olarak bilinen ve 15 Temmuzdan sonra gerçek yüzünü millete tam olarak gösteren yapıyı anlatan bir çok yazılar yazıldı, yazılıyor. Örgütün her yönünün ele alındığı bu tür yazıların bir kısmında tarihteki benzerleri arandı. İlk benzetildiği örgüt Hasan Sabbah’ın Haşhaşileri idi. İlk kez Mustafa Öztürk'ün yaptığını zannettiğim bu benzetme hüsn-i kabul gördü ve neredeyse cemaat yerine Haşhaşi kullanılır oldu.

Benzetildiği ikinci yapı Batı'da bulundu. Erol Göka İlk Haşhaşiler başlıklı yazısında Murat Beyazyüz’in bir yazısından yola çıkarak Gülen cemaatini bu sefer Pythagoras ve Pythagorascılara benzetti ve ortak yönleri üzerinde durdu. Bu iki yazı örgütün yapısını daha iyi anlayabilmek için yapılan benzetmelerdi.

Örgütü Haşhaşilere benzeten Mustafa Öztürk bir yazısında bu sefer cemaatin önderini peygamberimiz dönemi meşhur münafıklarından Abdullah b. Übey b. Selûl’e benzetti. Cenaze namazı bile kılınmayan bu münafıka benzettiği yazısının başlığı Fethullah b. Übey b. Selül idi. Bu teşbih de çok tuttu. Mustafa Öztürk Hoca'nın konuda mahir olduğunu teslim edelim.

Çocuklar İçin Hazırlanan Mesnevî Hikâyeleri Üzerine

 

Ülkemizde özellikle son yıllarda Mesnevî’den seçilen hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşan kitapların sayısında bir artış gözlemlenmektedir. MEB’in ilk ve orta öğretim öğrencilerine yönelik 100 Temel Eser olarak bir liste tanzim etmesi ve bu eserleri tavsiye etmesi bu artışın nedenleri arasında ilk sırada sayılabi

Çoğu yayınevi, herhangi bir ölçüye başvurmaksızın, hazırlayanın yetkin olup olmadığını düşünmeden kitaplar hazırlatıp yayınlamaktalar. Bu kitapların büyük bir kısmı daha önce yayınlanan kitapların ufak tefek değişiklik yapılmış hali olduğu için neredeyse kitaplar birbirine benzemekte ve amaca tam olarak hizmet etmemektedir.lir

.

Bursevî ve Rûhü’l-Mesnevî’si

Bursevî ve Rûhü’l-Mesnevî’si

İsmail GÜLEÇ

Mesnevî, yazıldığı tarihten itibaren birçok kereler Türkçe’ye tercüme edilmiş ve tamamı veya bir kısmı muhtelif defalar şerh edilmiştir. Bu faaliyetler, yazıldığı tarihten günümüze kadar devam etmiştir ve devam edecek gibi de görünmektedir.

Mesnevî’yi kısmen şerh edenlerden biri de İsmail Hakkı Bursevî’dir (1652–1725). Tam adı, Şeyh İsmail Hakkı Bursevî el-Aydosî el-Üsküdarî el-Celvetî olan bu muhterem zât devrinin önde gelen simâlarındandır.

Bir Yunus Emre şarihi olarak İsmail Hakkı Bursevî ve şerhleri

[¨Bir Yunus Emre Şarihi Olarak İsmail Hakkı Bursevi ve Şerhleri¨, Yunus Emre Kitabı, yay. haz. Ercan Yılmaz, Fahri Tuna, Hüseyin Yorulmaz, Sakarya, Değişim Yayınları, 2014, s. 139-148.]

Bir Yunus Emre şarihi olarak İsmail Hakkı Bursevî ve şerhleri

Rûhü’l-Mesnevî’yi şerh ederken Arapça, Farsça ve Türkçe şiirlerden bolca örnekler vermiştir. Arap edebiyatından 16, Fars edebiyatından 19 şairin şiirlerini kullanan Bursevî, Türk edebiyatından ise 49 şairden örnekler vermiştir.

Konusu tasavvuf olan bir kitapta mutasavvıf şairlerin ilk üçte yer almasında bir olağandışılık bulunmamaktadır. Bursevî’nin mensubu bulunduğu tarikatın piri olması bakımından Aziz Mahmûd Hüdâyî’den sıkça alıntı yapılması anlaşılabilir bir durumdur. Ahmed Bîcân Efendi’den fazlaca alıntı yapmasının nedeni ise Bursevî’nin, onun Muhammediye isimli eserini şerh etmesiyle, dolayısıyla yakınen bilmesiyle açıklayabiliriz.

İki mutasavvıfın özel durumlarını göz önünde bulundurup değerlendirme dışı tutarsak Bursevî’nin şiirlerini en çok kullandığı şairin Yunus Emre olduğunu söyleyebiliriz.

Klasiklerin şerhleri klasik olabilir mi? Mesnevî örneği

[“Klasiklerin şerhi klasik olur mu? Mesnevi örneği” Bilim ve Sanat Vakfı Klasiği Yeniden Düşünmek Uluslararası Sempozyum, 7–10 Ekim İstanbul, İstanbul: Klasik Yayınları, 2008, s. 329-338.]

Klasiklerin şerhleri klasik olabilir mi? Mesnevî örneği

Sıralanan bu ölçülere göre, Doğu edebiyatında klasik olarak kabul edilen bir çok eser bulunmaktadır. Zaman içinde klasikleşen bu eserlerin, okuyucular tarafından daha iyi anlaşılması için kimi açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamalar, açıklaması yapılan metne göre hâşiye, hâmiş, talîk, telhîs, tahlîl ve tefsîr gibi isimlerle anılırken edebi eserler için “şerh” tercih edilmiştir.[2] Şerh, müşterek İslam kültürünün bir ürünüdür ve dinî metinleri anlama çabaları şerhi doğurmuştur.[3] Daha sonra bu yöntem edebi eserlere de uygulanmaya başlamıştır. Sâdî, Hâfız, Attâr, Mevlâna gibi Doğu edebiyatının zirve isimlerinin en az kendileri kadar şöhret bulan eserlerinin yanı sıra edebiyatımızın kimi büyük şairlerinin şiirleri, yüzyıllardan beri şerh edile gelmiştir.[4] Her biri bir klasik kabul edilen bu tip eserlere yapılan şerhler acaba klasikleşebilir mi? Bu bildiride bu sorunun cevabı Mevlâna’nın Mesnevî’si temel alınarak tartışılacaktır.

Mevlana’nın meşhur eseri, edebiyatımızda, üzerinde çok konuşulan, kendisinden sıkça bahsedilen ve çok okunan eserlerin başında gelir. Bulunmaması her ciddi kütüphanede bir eksiklik sayılan bu eserin, okuyucular tarafından daha iyi anlaşılması için yazıldığı tarihten bu yana defalarca tercüme ve şerh edilmiştir. Başlangıçta, birkaç beyit ve hikaye ile başlayan tercüme ve şerhler artarak ve yaygınlaşarak devam etmiş ve bugün koskoca bir literatür oluşturacak hale gelmiştir.

Mesnevî’den bahseden ve onun bir bölümünü şerh eden çok sayıda eser olmasına rağmen, Mesnevi’nin tamamı Türkçe olarak, günümüze kadar sadece sekiz kişi tarafından şerh edilmiştir.

MESNEVÎ’DEN SEÇİLEN BEYİTLERE BEŞ BEYİT İLAVESİYLE YAPILAN ŞERHLER

“Mesnevi’den Seçilen Beyitlere Beş Beyit İlavesiyle Yapılan Şerhler”, Uluslararası Mevlana Sempozyum Bildirileri 1, yay. haz. Mahmut Erol Kılıç, Celil Güngör, Mustafa Çiçekler, İstanbul: Motto, 2010, s. 473-484.

Mesnevî’den seçilen beyitlere beş beyit ilavesiyle yapılan şerhler

Mevlâna’nın meşhur eseri Mesnevî yazıldığı dönemden beri birçok defalar şerh ve tercüme edilmiştir.[2] Şarihler ve mütercimler içinde bulundukları durumlara göre bazen Mesnevî’nin tamamını (6 cilt), bazen belli bir bölümünü, bazen de kendilerinin seçtikleri kimi beyitleri şerh ve tercüme etmişlerdir. Biz bu bildiride Mesnevi’den seçilen beyitlere beş beyit ilave etmek suretiyle yapılan şerhler ve bu şerhlerin ortak özellikleri hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

BURSEVÎ’s interpretation of the Mesnevî: Rûhü’l-Beyân and the manners of interpretation

BURSEVÎ’s interpretation of the Mesnevî: Rûhü’l-Beyân and the manners of interpretation

One of interpreters who partially interpreted the Mesnevî even though he was not a Mevlevi himself was Ismail Hakkı Bursevî el-Celvetî. Compared to the other famous people of the time we have much more information[1] about Ismail Hakkı Bursevî and know that he was a renown scholar and a Sufi mystic. He was born in the town of Aydos which lies in modern day Bulgaria in 1653. He is known as Bursevî for he lived for many years and later died in the city of Bursa. Bursevî, who started his education in his town of birth, was introduced to Islamic mystic circles at a very young age. He came to Istanbul to get hymn lessons from the sheikh of the Celveti order Osman Fazlî and completed his education there. Bursevî’s maturing in Islamic mysticism and other studies took place during his years in Istanbul. In 1675, he was sent to Skopje by Osman Fazlî with the title of caliph to preach, lead and guide followers and from then till the death of his sheikh he tried to spread out the teachings of the sect under the directives of his leader. Bursa was his last appointment and till the day he died on July 20th, 1725 he guided the public with preaching, debates and the books he wrote. Bursevî’s tomb still exists in the cemetery of the mosque he constructed.

Gölpınarlı Şerhi’nin Diğer Mesnevi Şerhleri Arasındaki Yeri

[“Gölpınarlı Şerhi’nin Diğer Mesnevi Şerhleri Arasındaki Yeri”, Mevlana’yı Günümüze Taşıyan Üstâd: Abdülbâkî Gölpınarlı Sempozyumu, 17-18 Ekim 2007, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, İstanbul.] Mesnevî bir çok şarih tarafından defalarca şerh edilmiştir. Türkçe olarak Mesnevî’nin tamamına yapılan son şerh Abdülbaki Gölpınarlı’ya aittir. Bu bildirimde Gölpınarlı’nın yaptığı şerhin temel özellikleri ve diğer şerhlerden farkları üzerinde durmaya çalışacağım. Önce Gölpınarlı’nın önceki şerhlere yaptığı eleştirileri özetlemek istiyorum: Şarihler Mevlânâ’yı Mesnevî ve diğer eserleri ile değil, İbn Arabî ve onun eserleriyle şerh etmişlerdir. Oysa bu iki sufinin mezhebleri ve meşrebleri farklıdır ve tasavvuf anlayışları aynı değildir.

Mevlânâ’nın diğer eserleri okunmadan yapılan şerhler Mevlânâ’nın kastının ne olduğunu tam olarak gösterememektelerdir.

On a disputed question in a story by Mawlana Jalaladdin al-Rumi

In Mesnevi, the famous work of Mawlana Jalaladdin al–Rumi (d. 1273) there are pages of Koran, maxims, anecdotes of Enbiya, legends of Saints also some stories and short articles all of which are shared materials of classic East literature. Mawlana touches lots of points in these stories and motives. Sometimes he explains his theosophical, religious, philosophical, moral, pedagogical views, and opinions symbolically with a story by itself and sometimes with allegories making use of allusions which are one or a few versed motives and with allegories about resemblances and man-animal, internal-external relations.[1] In addition, some stories in Mesnevi are about Jesus Christ and Christians.

The first story of Mawlana about Christians is the story of Jewish Emperor who killed Christians for fanatacism. This story is Mesnevi’s third story of the first volume. This story between 321-739 verses is shortly like that:

Once, there was a cruel Jewish emperor who was killing the Christians and torturing them. Whatever this Jewish emperor did, how many did he kill, he could not intervene the Christiasnity’s spreading over. Thereupon, the trickster vizier of this emperor told him that he could not get rid of this religion by killing the Christians, but by corrupting their faith. Then they made a plan about how the corruption would occur. According to this plan, the emperor would both torture the vizier and let cut his hands and feet. Just at the time of hanging him, he would forgive the vizier and exile him to a distant region. When the vizier was exiled, he would tell that the reason of these torture was his being Christian, so he would gain the Christians’ trust. The plan was applied, the vizier was sent to a distant region hands and arms cut.

The Christians began to visit the vizier who was sermoning about their religion. When the vizier properly gain their trust after six years, he stayed in a private room which is a sign of practicing religious seclusions for forty days. He invited, in turn, the misters of the Christians who were divided into twelve tribes after these forty days. The vizier told each one that the leader of the Christians would be him, but they should not appear before his death. Then they gave each mister a roll. The information in each roll was just the opposite of the other. It was said “to fast” in one of them and in another one “not to fast”. After some time the vizier killed himself, then the misters of the Christians began to fight. During these fights their religion differentiate from each other. In this way, the emperor could not get rid of the Chrisitianity but he succeeded to corrupt it.

Mesnevî-i Şerîf'in Üçüncü Beytine Farklı Bir Şerh Denemesi

Mesnevî’nin bir çok isminden biri Mağz-ı Kuran, diğeri de Keşşâfu’l- Kuran’dır. Bu isimlerle anılmasının nedeni altı ciltten oluşan Mesnevî’de lafzen ve mealen iktibas edilen ayet sayısının 700 kadar olmasıdır. Bu sayıya telmih yoluyla işaret edilen ayetleri de ilave edecek olursak bin beş yüz kadar ayet tefsir edilmiş olmaktadır. Bu rakam Kur’ân’ın yaklaşık dörtte birine tekabül etmektedir ve Mesnevî’nin aynı zamanda iş’ârî bir Kur’ân tefsiri olduğunu göstermektedir.

Hüdhüd ile karga arasındaki kavga biter mi?

Hüdhüd ile karga arasındaki kavga biter mi?

Hüdhüd, geleneğimizde ve edebiyatımızın önemli figürlerinden biridir. Kutsal kitabımızda zikredilen bir kuşun edebiyatımıza ve geleneğimize böylesine yaygın bir şekilde girmesi çok şaşırtıcı olmamalı.

Hüdhüd, Kur’an’da Neml Suresinde geçer. Bu surede, hüdhüd öncü ve kılavuz bir kuş olarak anlatılır. 16-35. ayetler arasında anlatılan olayı kısaca özetleyelim.

Birisi size deve derse kızar mısınız?

Bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Laf döndü, dolaştı, hayvanlarla insanlar arasındaki benzerliğe geldi. Hepimiz günlük hayatta birilerini tarif ederken hayvanları kullanırız. Çok kurnaz olduğunu bildiğimiz birisine tilki, hafif bön olana öküz, çok çalışkana inek veya karınca, tenbele ağustos böceği, güçlü kuvvetli birisi mert ve yiğit ise aslan, kaba saba ise ayı, hain ise akrep veya yılan, üretken ve faydalı ise arı, uysal ise koyun deriz. Sesi güzelse bülbül, berbatsa karga gelir aklımıza. Hakaret etmek için de bir sürü hayvan ismi sıralanabilir. Bunların yanı sıra burada sayamadığım bir çok özelliği bir çok hayvana benzetebiliriz.

Messi formasını giyen çocuk

Adamın biri top oynamayı çok seven oğluna Messi’nin formasını almış. Çocuğu buna o kadar sevinmiş ki formasını hemen giymiş, uzun bir süre çıkarmamış. O kadar uzun giymiş ki kendini Messi sanmaya başlamış. Mahallede beraber oynadığı çocukları küçük görmeye ve kendisinin büyük bir futbolcu olduğuna inanmaya başlamış. Bir gün formasının havasını atmak için sokakta arkadaşlarının yanına gitmiş. Arkadaşları etrafını çevirmişler hemen ve sormaya başlamışlar:

- A kuzum, bu ne güzel bir forma böyle. Söyle bize sen Messi misin?

Bâb-ı Esrâr’ın Sırları

Ahmet Ümit, Türk edebiyatında polisiye roman deyince akla gelen ilk isimlerden biridir. Romanlarını eline alan bir çırpıda okur ve diğer romanlarını da hemen okumak ister. Bundan dolayı onun sadece bir eserini okumuş kimseyi biraz zor bulursunuz.

Bâb-ı Esrârda onun polisiye romanlarından biri.Her polisiye romanda olduğu gibi bu romanda da birden fazla cinayet var. Konusunu Şems-i Tebrizî’nin ortadan kaldırılışından alıyor.Ahmet Ümit, bu romanında yüzyıllardan beri devam eden,¨Şems kayıp mı oldu, yoksa öldürüldü mü¨ tartışmalarına bu romanıyla katılıyor ve bizleri de merak uyandıran bu olayı izlemeye ortak ediyor. Çok da iyi ediyor.

 

Tilki ile Karga Hikayesi

Tilki ile  Karga hikayesini bir de benden dinleyin,

La Fontaine masalları arasında yer alan Karga ile Tilki hikayesini bilmeyen duymayan yoktur. Bu hikayede tilki, kargayı kandırarak ağzındaki peyniri kapmayı başarır. Burada tilki kurnazlığı, karga da alıklığı ve saflığı temsil eder. Hikayenin sonunda ise karga ağzındaki peyniri yiyemediği ve kandırılarak kaybettiği için üzülür.

Asaf Halet Çelebi'de Gölpınarlı Eleştirisi

Asaf Hâlet Çelebi Mevlana ve Mevlevilik (Ankara: Hece Yayınları 2002) adlı kitabında Gölpınarlı’yı dört yerde tenkit etmektedir.

İlk eleştiri sema esnasında yapılan hareketlerin tasavvufi sembolleri üzerine Gölpınarlı’nın yaptığı yorumlaradır. Asaf Hâlet bu yorumları aşırı zorlama ve uydurma bulmaktadır. Gölpınarlı’nın Mevlevilik üzerine yazdığı kitabı hakkında da oldukça ağır ifadeler kullanmaktadır.

Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı

Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı *

Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı yayınlanalı neredeyse bir yıl oldu (İstanbul: Doğan Kitap, 2009) ve hakkında çok söylendi, yazıldı. Ben de bu yazıda roman hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Cezîre-i Mesnevî Şerhleri

[İsmail Güleç, “Türk Edebiyatında Cezire-i Mesnevî Şerhleri” Osmanlı Araştırmaları: The Journal of Ottoman Studies, XXIV (2004), s. 159–179.]

 

Türk Edebiyatında Cezîre-i Mesnevî Şerhleri

 

Dr. İsmail GÜLEÇ*

  

Cezîre-i Mesnevî, XVI. yüzyıl şâirlerinden Yûsuf Sîne-çâk’in Mevlana’nın (ö. 1273) Mesnevî’sinin altı cildinden seçip bir araya getirdiği 366 beyitlik eserinin adıdır.

Yûsuf Sîne-çâk, Vardar Yenice’sinden olup tanınmış Mevlevî şairlerindendir.

         Erbâb-ı muhabbet bizi Yûsuf bilür ammâ  

        Ashâb-ı hased gözine ey dûst Sinân’uz[1]

Dünya inananlar için niye zindan olur?

Peygamber efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde “Dünya mümine zindan kâfire cennettir.” (Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zühd 1) buyuruyor. Bu hadis üzerine yorum yapan hadis alimlerine göre; dünyanın mümine zindan olması, Rabblerinin ahirette inananlar için hazırladığı cennete nispetle dünya hayatının bir hapishane hükmünde kalmasıdır. Bunu da şu menkıbe ile güzel bir şekilde ifade ederler:

Ahmet Murat, “İnsanlığın ortak eseri"

“İnsanlığın ortak eseri”

  

Soru: Son zamanlarda Mevlana ve Mesnevi çalışmalarında  görece bir artış gözükmektedir. Batıda da bu yönde uyanmış bir merak gözlerden kaçmıyor. Bu çalışmaların seyrini, bir Mesnevi araştırmacısı da olarak siz nasıl karşılıyorsunuz?

 

 İ. G: Her şeyden önce bu tip çalışmaları olumlu bulduğumu belirtmeliyim. Bu tip çalışmaları kabaca ikiye ayırabiliriz. Üniversitelerimizin ilgili bölümlerinde yaptırılan akademik çalışmalar ve dışarıdan araştırmacıların ve konu hakkında özel ilgisi olanların çalışmaları. Bu çalışmalar birbirini destekler mahiyette olmalı, bir birine karşıt ve eleştirel olmadığı sürece sorun yok. Çünkü ikisinin de amacı farklı. Çalışmaların artmasının nedenlerinden biri de dünyanın içinde bulunduğu durum. Mevlana’nın hoşgörü ve barış üzerine söyledikleri savaşlardan ve anarşiden sıkıntı içinde olan günümüz toplumuna ilaç gibi geliyor. Bu yönüyle de Mevlana sadece Mevlevilerin değil tüm insanlığın ortak değeri olmaya başladı. 

İsmail Güleç ile Mesnevi Şerhi üzerine

Soru    : İsmail Bey, kitabın içeriği ile ilgili konuşmadan önce bize bu eserin hazırlanma sürecinden biraz bahseder misiniz?

 

Cevap  : Elinizdeki bu eser, yaklaşık dört sene süren bir çalışmanın neticesinde ortaya çıktı. Hocam Prof. Dr. Yekta Saraç ile tez konusunu tespit etmeye çalışırken, bana bu eserin hacimli olduğunu, yarısını aldığım takdirde diğer yarısının kimsenin yapmayacağını, benim ise tezi verdikten sonra tekrar yapıp yapmayacağım konusunda emin olamadığını, dolayısıyla birkaç ay daha fazla çalışarak bu işin altından kalkabileceğimi söyledi. Hocamın bu teklifini çok istekli olmamakla birlikte kabul ettim ve çalışmaya başladım. Şimdi düşündüğümde, iyi ki böyle bir eseri çalışmışım diyorum kendi kendime. Hem bir eserin kütüphane raflarından kurtulmasına vesile oldum, hem de hazırlık aşamasında benim için çok verimli oldu.

"Mesnevî'nin Ruhu"nu Yayına Hazırlayan Dr. İsmail Güleç ile...

"Mesnevî'nin Ruhu"nu Yayına Hazırlayan Dr. İsmail Güleç ile...

16.12.2004

 

İnsan Yayınları, İsmail Hakkı Bursevî'nin "Rûhu'l Mesnevî"sini yayınladı. İlk defa Türkçeye tercüme edilen eser, 1174 sayfalık tek cilt halinde okurlara sunuldu. Kitabı yayına hazırlayan Dr. İsmail Güleç'le "Mesnevî'nin Ruhu"nu konuştuk.

 

Dr. İsmail Güleç, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde Öğretim Görevlisi. İsmail Hakkı Bursevî'nin "Rûhu'l Mesnevî" isimli Mesnevî Şerhi'ni hazırladı. Osmanlıcadan günümüz Türkçesine aktarıp dipnotlandırdı. Eserin sadeleştirmesine ise devam etmekte.

Dağılmış incileri toplamaya’ yardım etmek

Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 4/6 (Fall 2009) s. 213-230.

 

‘Dağılmış incileri toplamaya’ yardım etmek:

Şerh Tasnifi Meselesine Küçük Bir Katkı

İsmail Güleç*

OZET

Prof. Dr. Atabey Kılıç, 12–13 Nisan 2007 yılında İstanbul Üniversitesi’nde tertip edilen Prof. Dr. Abdülkadir Karahan Anısına I. Uluslararası Klasik Edebiyat Sempozyumu’nda sunduğu bildirisinde şerhlerin geçmişten günümüze henüz teorik bir zemine oturtulmadığı üzerinde durmuş, konunun önemine dikkat çektikten sonra şerhleri çeşitli yönlerden tasnif etmişti. Prof. Kılıç, tasnifinde şerhleri, geleneksel-modern, manzum-nesir, dil ve muhteva olmak üzere dört ana başlık altında örnekler vererek incelemişti. Biz de bu bildirimizde, Mesnevî şerhlerini biçim ve muhtevalarına göre tasnif etmeye çalışarak şerh geleneğimizi teorik zemine oturtma çalışmalarına katkıda bulunmak istiyoruz.

“Dünden Bugüne Mesnevi Öğretimi ve Mesnevihanlık” Dergâh 234 (Agustos 2009)

“Dunden Bugune Mesnevi Ogretimi ve Mesnevihanlik” Dergah 234 (Agustos 2009)

1. Hocam malumunuz Eskiler mesnevi’yi “deryâ-yı mârifet” diye nitelendirmişlerdir. Hatta Molla Cami Mevlana’dan bahisle: “peygamber değil ama kitabı var.”tabirini kullanmış. Hocam Mesnevi’yi asırlardır hep gözde ve okunur kılan amil nedir? Yazarı mı, icazı mı, ruhu mu nedir?

Bunların hepsi diyebiliriz. Yazıldığı dönemin özel durumu, yazan kimsenin şahsiyeti ve nüfûzu, yazılan metnin biçimi ve muhtevası, hepsi bir araya gelince de böyle bir eser ortaya çıkmış. Bu tür eserler nadir olur. Çünkü çıkmaları için özel zamanlar gerekir. Tarihte de böyledir.

"Mesnevi sadece serhlerden anlasilmaz" Dergah Agustos 2009

1. Hocam malumunuz Eskiler mesnevi’yi “deryâ-yı mârifet” diye nitelendirmişlerdir. Hatta Molla Cami Mevlana’dan bahisle: “peygamber değil ama kitabı var.”tabirini kullanmış. Hocam Mesnevi’yi asırlardır hep gözde ve okunur kılan amil nedir? Yazarı mı, icazı mı, ruhu mu nedir?

Bunların hepsi diyebiliriz. Yazıldığı dönemin özel durumu, yazan kimsenin şahsiyeti ve nüfûzu, yazılan metnin biçimi ve muhtevası, hepsi bir araya gelince de böyle bir eser ortaya çıkmış. Bu tür eserler nadir olur. Çünkü çıkmaları için özel zamanlar gerekir. Tarihte de böyledir.

Hz. Mevlânâ Yazıları

New York’ta Beş Minare’de Mevlana

New York’ta Beş Minare’de Mevlana

Mahsun Kırmızıgül’ün çok konuşulan filmi New York’ta Beş Minare’de üç yerde Mevlana ve Mevlevilik ile ilgili konuşmalar ve sahneler var. Bunların birinde Hacı Gümüş’ün (Haluk Bilginer) kendisini öldürmelerinden korkan arkadaşı Marcus’a (Danny Glover) ölümden bahsederken Mevlana’nın meşhur gazelinin ilk bir kaç beytini okuduğu sahne:

Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma

Mevlana’nın Eflatun’dan farkı nedir?

 

Mevlana’nın Eflatun’dan farkı nedir?

Sokrates ve Eflatun, kimi alimler ve mutasavvıflarca bir veli kabul edilir. Onun, hocası Sokrates’ten naklettiği konuşmalarda tasavvufa benzer o kadar çok yön bulursunuz ki şaşırır kalırsınız, veli olduğunu söyleyenlere hak verecek duruma gelirsiniz. Özellikle Devlet isimli eserinde ideal bir şehir hayatının nasıl olması gerektiğini anlatırken çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiği üzerinde durduğu ve bilgiye nasıl ulaşılacağını anlattığı bölümlerde inanılmaz derecede benzerlikler görebilirsiniz.

Ben meramımı lafı uzatmadan bir örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Mevlana ile Nasreddin Hoca arasında fark var mı?

Yazının başlığını garip veya ilginç bulanlarınız olabilir. Mevlana’nın ve Nasreddin Hoca’nın tarihi şahsiyetlerini merak edenler tarihçilerin yazdığı kitapları okusunlar. Benim dikkatinizi çekmek istediğim konu başka. Beni meselenin hakikat yönü ilgilendiriyor. Lafı daha fazla uzatmadan iki küçük örnek vererek meramımı ifade etmeye çalışacağım.

Mevlana, Mesnevi’nin beşinci cildinin 1089. beytinden itibaren adalet ile zulüm arasındaki farkı bizlere şöyle anlatır:

Yazılarım

ismailgulec.net