Tarih ve Gelenek Yazıları

Can özünden besmeleyi çekince her şey yanar

Sözleri Abdürrahim Karakoç’a bestesi Ekrem Çelebi’ye ait;

Can özünden besmeleyi çekende
Dil yanmazsa ben yanarım sultanım
Hak uğruna bir sefere çıkanda
Yol yanmazsa ben yanarım sultanım

Türküsünü dinlerken aklıma nedense hep Mevlid’in tevhid bahri gelir ve o bahri dinler gibi türküyü dinlerim. Neden düşündüğümü izah edeyim, haklı olup olmadığıma siz karar verin.

Malum, rebiyülevvel, yani Mevlit ayındayız. Ben, Mevlid’in bizim kültürümüzdeki yerini şekerin içindeki çaya benzetiyorum. Şekerin çayın içinde erimesi gibi kültürümüzde erittik. Çaya baktığımızda şekeri göremiyoruz ama içildiğinde tadını alıyoruz. Mevlid’i de asırlardan beri dinleye dinleye iliklerimize kadar sindirdik, kültürümüzün her zerresine işledik, ancak dikkatlice baktığımızda anlıyoruz. Abdurrahim Karakoç’un türküsüne de Mevlid’in kokusu ve tadı gizlenmiş gibi.

Dede Korkut’un Homeros’tan farkı nedir?

Homeros'un Iliada ve Odysseia isimli eserleri ile Dede Korkut hikayeleri arasındaki benzerliğe dair yapılmış birçok çalışma var. Benzerlikleri ve farklılıkları öne çıkaran çalışmalardan yola çıkarak birtakım görüşler ileri sürülür. En çok karşılaştırılan hikâye ise Truva savaşından evine dönen Odysseus'un başından geçenler ile Basat'ın Tepegöz'ü Öldürdüğü Destan arasındadır.

Odysseus'un Penelopeia'ya kavuşmak için verdiği mücadele ile Pay Püre Bey oğlu Bamsı Beyrek'in Banu Çiçek'e kavuşmak için verdiği mücadelede birçok benzer nokta bulunur. Ayrıca Salur Kazan'ın Evinin Yağmalanması ve Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi hikayeleri arasında da benzerlik bulunur. Kazılık Koca oğlu Yiğenek ile Iliada arasında da ciddi benzerlikler olduğu hemen fark edilir. Araştırmacılar, bu benzerliklerin ve farklılıkların sebepleri üzerinde çeşitli görüşler ileri sürer.

Ağabey

Ağabeyiniz var mı? Veya ağabey misiniz? Size ağabey diyen birileri oldu mu? Siz birilerine kardeşim veya ağabey diyor musunuz? Demiyorsanız çok şey kaybetmişsiniz. Neden mi? Bana birkaç dakikanızı ayırırsanız izah etmeye çalışayım.

Ben geleneksel bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’un mütevazi semtlerinden birinde büyüdüm. Çocukluğumuzda, bize, yaşça bizden büyük olanlara abi denmemiz öğütlendi. Bizden bir yaş da büyük olan herkese abi derdik. 10 yaşındaki bir çocuğun kocaman bir adama ismiyle hitap ettiğini işittiğimde çok şaşırmıştım. Uzun zaman algılayamamış, bir anlam verememiştim. Bir çocuğun kendinden büyük, babası yaşında birine ismiyle hitap etmesi bana çok garip gelmişti. Çocukluğumda öğrendiğim bir hakikat yerle bir olmuş gibiydi. İnancı sarsılmış bir adama dönmüştüm.

Daha sonra, meğer ben ağabeylik meselesini ne kadar büyütmüşüm, diye düşünmeye başladım. Batılılar da böyle değil miydi? Onlar da yaşı ne olursa olsun birbirlerine karşı isimleriyle hitap etmiyorlar mıydı? Demek normali buydu, dedim ve kabullendim ama ben yine benden büyüklere abi demeye devam ediyordum.

Bil ki kurban böyledir

Mevlanâ’nın kurbanı tarif ettiği rubaisini bilirsiniz ama hatırlatmak için şuraya yazayım:

Ey dil, to vü derd-i û, ki dermân înest
Gam mî-hor o dem me-zen, ki fermân înest
Ger pây ber-arzû nihâdî yek çend
Küştî seg-i nefs-râ vü kurbân înest

Şöyle buyuruyor Hazreti Pîr:

Ey gönül! Sen ve onun derdi, derman budur. Gam çek ama şikâyet etme, ferman budur. Eğer arzularını ayaklarının altına alırsan o zaman köpek nefsini öldürürsün, kurban da budur

Güzeli en güzel yapmak

Müsaade ederseniz, haddimi aşma pahasına, sanatı tarif etmek istiyorum: Sanat, haseni ahsen, yani güzeli en güzel yapmaktır.

Nasıl mı? Anlatayım efendim.

Hadisçilerin zayıf bulduğu bir hadis-i şerif var. “İnne ahsene'l-hasen el-huluku'l-hasen." Yani “Güzelin en güzeli, güzel ahlaktır.”

Ne kadar güzel söz değil mi? Bugünlerde güzel ahlâka ne de çok ihtiyacımız var. Bakın bu sözden biz neler üretmişiz, güzeli nasıl en güzel yapmışız?

Bu söz hattatların da dikkatini çekmiş ve bu sözden güzel yazılar çıkarmışlar. Önce bir hattat sadece hadisin metnini talik hatla güzelce yazmış.

Ramazan'da fıkralar da öğreticidir

Ramazan, kişinin Allah ile olduğu kadar beşer ile münasebetlerinin de zirve yaptığı aydır. Bir taraftan ibâdetler ile manevi bir iklime girilirken öte yandan iftarlar, teravihler, sonrasında bazen sahura kadar süren meclisler, muhabbetler kişileri hem Allah'a hem de birbirine yaklaştırır, muhabbetin artmasına vesile olur.

Sohbetlerin vazgeçilmezi, anlatılan Ramazan fıkralarıdır. Fıkralar bile bir nasihat içindir ve dinleyenleri güldürürken düşündürür, unuttuklarını hatırlatır, hoşgörülü olmayı öğretir. Birkaç fıkra ile ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım.



Yalansa

Hikâyeler Allah’ın askeridir!

Bizim geleneksel eğitimimizde ve yetişmemizde hikâyelerin çok önemli yeri var desem, sanırım itiraz etmezsiniz.

Hikâyeler, maalesef eskisi kadar hayatımızın içinde değil ve gün geçtikçe de unutuyoruz. Oysa Kuran’ın dini anlatma yollarından biri de hikâyeler. Cenab-ı Mevla, kutsal kitabımızda bize bazı hakikatleri kıssalar yoluyla anlatmaz mı? Kuranî yöntem din öğretiminde iki farklı mecrada takip edilir. İlki hocalar tarafından camide vaazlarda ve hutbelerde, diğeri de tekkelerde, sohbet meclislerinde.

Sufiler arasında hikâye anlatmak kadim bir gelenek ve müritlerin yetişmesi için çok önemli. Sülûkun bir parçası. Erken dönemde yazılan tasavvuf kitapları büyük sufîlerin başından geçenlerin anlatıldığı hikayelerle doludur. Bugün bir kesimin menkıbe diye küçümsediği ve önemsemediği hikayeler en başından beri tasavvufî eğitimin bir parçası oldu, olmaya da devam ediyor.

Bize Bâb-ı Âlî değil Bâb-ı Ali peşinde koşanlar lazım

Zor zamanlarda yaşıyoruz. Nereye evrileceğimizi kestiremediğimiz günler içindeyiz. İstikametimizi ve nerede duracağımız bilemez olduk. Bâb-ı Ali’yi unutup Bâb-ı âli peşinde koşar olduk.

Şimdi siz bana Bâb-ı âlî ile Bâb-ı Ali arasında ne fark var diye sorarsınız, bilirim. O halde anladığım kadarı ile izaha gayret edeyim.

Bâb-ı âlî

Bâb-ı âlî ‘yüce kapı’ demek. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı hükümeti mânasında kullanılan bir tabir. Pakalın meşhur sözlüğünde bâb-ı âlîyi “Osmanlı imparatorluğunun münkariz olduğu güne kadar devlet idaresinin merkezi sayılan yere verilen isim” olarak tarif eder.

Benim sevdiceğimde din var, iman yok

Anadolu irfânı sıkça telaffuz edilen kavramlardandır. Bu sözü kullananlar, hemen peşinden Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli isimlerini de sıralar ve kendi meşreplerince anladıklarından yola çıkarak Anadolu irfanını açıklamaya çalışır. Açıklamalarına itiraz etmeyeceğim ama benim Anadolu irfanından anladığım onlardan biraz farklı. Ben Anadolu irfanı denilince, Anodolu’da Kuran ve sünnet zemininde gelişen tasavvufî hayatın Türkün töresi, örfü ve adetleri içinde erimesini ve sinmesini anlıyorum. Camide kılınan namazdan kız istemeye, komşuluktan alışverişe kadar hayatın her anına sirayet eden bu ruhun masallar, ninniler, hikayeler, bilmeceler, darb-ı meseller ve türkülerle nesiller boyunca aktarıldığını ve bu ruhla beslenenlerin Anadoolu irfanı ile yoğrulduğunu düşünüyorum.

Bu yoğrulmanın ne olduğunu daha önce fıkra, masal, bilmece gibi anonim halk edebiyatı ürünleri üzerinden göstermeye çalışmıştım. Bu sefer de bir türkü üzerinden göstermeye çalışayım.

Üniversite demek biraz da gelenek demek

Üniversite dediğimiz yükseköğretim kurumunun tarihsel gelişimine bakıldığında birçok süreçten geçtiğini ve her süreçte kendini var eden birtakım özellikler ve nitelikler kazandığını görürüz. Gordon Leff’in üniversitelerin oluş süreçlerinden bahsederken üzerinde durduğu konulardan biri de üniversite geleneği idi ve üniversiteyi var eden özelliğin gelenek olduğunun altını çizerek ifade eder.

Bugün dünyanın önde gelen üniversiteleri, hatta üniversite denilince akla gelen Oxford, Cambridge, Harvard, MIT, Sorbonne gibi üniversiteler bu şöhretlerine kadim geleneklerine sahip çıkarak ulaştıkları, araştırmacıların üzerinde ittifak ettikleri konulardandır. Kuruluş tarihlerini mümkün olduğunca geriye götürmenin altında geleneğinin ne kadar köklü olduğunu gösterme gayreti yatar.

Üniversite her şeyden önce bir kültür alanıdır ve her üniversitenin genel kültürü yanında kendine has bir kurum kültürü de olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında aynı şehirde yan yana iki üniversitenin birbirinde benzediği kadar farklı olabildiğini de görebiliriz. Üniversiteyi o farklar büyütecek ve farklı bir noktaya getirecektir. Birbirini taklit eden üniversiteler ile gelenek oluşturmak pek mümkün olmaz.

Sülaymaniye’nin dibine bina dikmek

Birkaç günden beri sosyal medya bir tweet ile çalkalanıyor. Mimar Sinan’ın yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin dibine İlim Yayma Vakfı’nın bina diktiği ve caminin önünü kapattığına dair fotoğraf ve yazılar, bu fotoğraf üzerinden İlim Yayma Vakfı’nı, hükümeti ve Müslümanları aşağılamalar, hakaretler, küçük görmeler ve burada zikredemeyeceğim bir sürü bühtanlar. Hatta hakaret ve laf çakma neredeyse yarışa döndü.

Birçoğunu tanıdığım adı sanı belli kişilerin de aynı iddiaları tekrar ederek bu milletin değerleri ile araları pek iyi olmayanların değirmenlerine su taşıdıklarını görünce de çok üzülüyorum. Süleymaniye’nin, Fatih’in etrafını derleyip toparlayan, depo veya imalathane olarak kullanılan eski medrese sofalarını, hücrelerini önce boşaltıp sonra restore eden ve yıkılmaktan kurtarırken bir teşekkürü esirgeyenler bugün ecdadın eserlerine saygı duyulmuyor diye yeri göğü inletiyor, söylemedik laf bırakmıyorlar.

Masallarımızda bile Kur'ân'dan izler var!

Başlığı çok mu iddialı buldunuz? O zaman bana müsaade edin, önce Kur'ân’da anlatılan bir kıssayı tefsirlerden nakledeyim, sonra da bir masal anlatayım. Aralarında benzerlik olup olmadığına siz karar verin.

Kur'ân-ı Kerîm’de Ahkâf sures, 21-29. Ayetler arasında Hz. Hûd’un kıssası anlatılır. Ahkâf, Âd kavmini kavminin yaşadığı bölgenin adıdır. Hz. Hud, yüksek ve taştan binalar ile cennete nazire olarak bağ ve bahçeler inşa eden kibirli Âd kavmini, putları bırakıp yalnız Allah’a kulluk etmeleri, aksi halde büyük bir felâkete uğrayacaklarını haber vererek uyarır. Âd kavmi bu uyarılarına kulak asmaz, küfür ve inkârlarında ısrar ederler. İnkâr ve haddi aşmalarının cezası olarak, her şeyi yıkıp yok eden korkunç bir kum fırtınası ile helâk edilir. Bunun mahiyetine dair ise tefsirlerde yer alan rivayetlerden biri şöyledir.

Metinlerle Eğitim Tarihi
Baba bu kitabı niye yazdın?

Metinlerle Eğitim Tarihi, 2012-2104 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Programları Tezsiz Yüksek Lisans Programında verdiğim aynı adla verdiğim dersin notlarından oluşuyor.

Çin, Hind, Sümer, Mısır, Yahudilik, Yunan, Roma ve Hristiyanlıkla ilgili muhtelif metinlerde eğitim ile ilgili bölümlerinin özetlenmesinden ve kısa örneklerden oluşuyor.

Unutulan bir gelenek: Tardiye

Atalarımız, Müslüman olduktan sonra, özellikle Selçuklularla birlikte, ister başkentte ister taşrada yaşasın, ister okumuş olsun ister okumamış olsun, erkek-kadın, yaşlı-genç ayırımı yapmadan ortalama her Müslümanın bilmesi gerektiğini düşündüğü bilgileri derleyip yazdıkları muhtasar kitaplarla adeta bir hap haline getirip öğretirken cemaatle yapılan ibadetleri de belirli bir disiplin altında yapılmasını sağladı.

Uzun asırlar içinde teşekkül eden ibadet hayatına dair geleneklerimiz, içinde yaşadığımız çağın bazı inanç ve düşünce akımlarının da etkisiyle, özellikle son elli yıl içinde maalesef peyderpey unutulmaya ve terk edilmeye başlandı. Hatta bazı geleneklerimizi ve ibadet hayatımızdaki uygulamaları hocalarımız bile bilmez oldu.

Tardiye’yi de unuttuk

Tardiye de unuttuğumuz ibadet geleneklerden biri. Bir edebiyat terimi olarak tardiyeyi “mesnevi içinde farklı vezinde yazılan gazel” olarak tarif ediliyor. Müstakil bir nazım biçimi olarak ise beş mısradan oluşan ve kendine has vezin ve kafiye düzeni olan muhammeslere deniliyor. Arap şiirinde avcı şiirlerine de deniliyor ama bizde bu anlamıyla kullanılmamış. Unuttuğumuzu söylediğimiz gelenek derken dini musiki içinde bir form olarak yer alan tardiyeyi kast ediyoruz.

Tarih derslerinde hangi kitapları tavsiye edilmeli?

Geçenlerde ehibbâdan biri durduk yerde bir soru sordu:

Bir lisede tarih öğretmeni olsan çocuklara hangi kitapları tavsiye edersin?

“Bu da nereden çıktı şimdi” der gibi bakınca peşinden ilave etti:

- Bizim çocuk lise 3. sınıfta okuyor. Tarih öğretmeni her dönemde iki olmak üzere şu dört kitabı tavsiye etmiş.

Dedi ve kitapların isimlerini söyledi. Çok şaşırdım çünkü tarih öğretmeninin tavsiye ettiği kitaplardan biri bir gönül ve kültür adamına aitti ve aralarında bildiğim tek kitap oydu. Diğer üç kitaptan ikisini ilk kez duydum, diğerini ise bugün üniversite tarih hocaları arasında bir anket yapılsa ve gençlere okutulacak üç kitap ismi sorulsa hiçbirinin ismini yazmayacağı, ismi söylenerek sorulduğunda ise “asla okutmayın” cevabını alacağınız bir tarihçiye ait idi.

Saferi zafer eylemek

Allah’a şükürler olsun, eskilerin saferü’l-hayr dedikleri safer ayını da gördük. Hiç düşündünüz mü, neden safer ile hayır bir araya getirilmiş?

Bu sorunun cevabı Hz. Peygamberimiz öncesi döneme kadar gidiyor. Cahiliye dönemi Araplarının içini, Safer gelince huzursuzluk kaplar, başına gelecekleri düşündükçe tedirgin olurlarmış. O yüzden safer ayını hiç sevmezler ve uğursuz safer derlermiş. Bunun da birkaç nedeni var. İlki saferle birlikte savaşların başlaması. Haram aylarda savaşmayan Araplar, muharrem ayı biter bitmez savaşa kaldıkları yerden devam ederlermiş. Savaş, felaket anlamına geldiği için safer demek felaket ve savaş demek oluyor haliyle.

Bir diğer rivayete göre, bu ayda veba salgını olmuş ve insanların yüzü sararmış. Bu yüzden sararmak anlamında safer demişler. Yemen’de düzenlenen Saferiyye panayırına katılamayanlar büyük sıkıntı çektikleri için saferin uğursuz sayıldığına dair bir rivayet de var.

Mâh-ı Muharrem oldu. Meserret, haramdır.

Muharrem, hicrî takvimin ilk ayı ve 08 Ağustos Pazar akşamı ile girdik ve ertesi gün, yani 09 Ağustos, senenin ilk günü. 10 Muharrem ise, mâh-ı muharremde meserretin haram olmasına neden olan Hz. Hüseyin’in şehid edildiği tarih.

Fuzûlî, Hadikat'üs Sûeda’sına, Cebrail'in, Hz. Peygamber’e Hz. Hüseyin'in gelecekte şehid olacağı haberini vermesiyle başlar. Peygamberimiz hüzün içinde Hz. Hüseyin'i kimin şehid edeceğini sorar. Cebrail: “Hüseyin'i, senden sonra senin ümmetinden birileri Kerbelâ çöllerinde şehit edecek" der. Hz. Peygamber ağlamaya başlar. Hz. Ali, Hz. Peygamber'in birden ağladığını görünce ona niçin ağladığını sorar. Hz. Peygamber aldığı haberi anlatınca Hz. Ali de ağlamaya başlar. Az sonra yanlarına Hz. Fâtıma gelir. Bir yanda babası, öte yanda kocası ağlamaktadır. Niçin ağladıklarını sorar ve acı haber ona da söylenir. Bu sefer Hz. Fâtıma da ağlamaya başlar. "Babacığım bu iş ne zaman olacak" diye sorunca Hz. Peygamber, 'Benden, senden, Ali'den ve Hasan'dan sonra olacak” diye cevap verir. Hz. Fâtıma: 'Ey babacığım bu musîbet olduğunda sen olmayacaksan, ben olmayacaksam, Ali olmayacaksa, abisi Hasan olmayacaksa benim mazlumum için kim ağlayacak, kim üzülecek, yavrum garip mi kalacak?” diye sorduğunda Cebrail şu müjdeyi verir:

'Ey kadınların en güzeli ve en azîzi! Senin oğluna âhir zaman ehlinden Ehlibeyt bağlıları, Ehlibeyt âşıkları, kıyamete kadar ağlayacak."

Yüzyıl öncesinin yangın söndürücüleri

Ateş dünyayı var ettiğine inanılan dört elementten biri. İnsanlar her şey gibi ateşi de doğadan öğrendiler. Bizim itikat dilimizle söyleyecek olursak Allah, Adem’e ve oğullarına dünyada nasıl yaşayacaklarını doğa, bitki ve hayvanlar yoluyla öğretti.

İnsanlar ateşi de doğadan öğrendi. İlk ateşin yanan ormanlar, fışkıran yanardağlardan öğrenildiği var sayılıyor. Demek ki orman yangınları insanlık kadar hatta ondan da eski. Hz. Adem’den beri de ateşten hem kaçıyor hem onsuz yaşayamıyoruz. Hz. Adem’den bu yana değişmeyen tek şey ateş karşısındaki acizliğimiz.

Nasıl korunuyorduk?

Ateş, Osmanlı şehirlerinin en büyük düşmanı olmuş tarih boyunca. Birbirine yaslanan ahşap evlerden birinde patates kızartılırken çıkan bir kıvılcım koca İstanbul’u yakardı. Sadece İstanbul mu, Edirne ve Bursa da aynı kaderi paylaşır. Osmanlı arşivinde Edirne dönemine ait evrakın çok az olmasının nedenlerinden birinin Edirne’de çıkan yangınlar olduğu söylenir.

Serçeşme Hünkâr Hâce Bektâş-ı Velî Şöleni

Malum, bu yıl Yunus Emre, Mehmet Âkif Ersoy, Ahi Evran ve Hâce Bektâş-ı Velî'yi anma yılı ilan edildi. Bu kapsamda birçok resmi ve sivil kurum ve kuruluş, çeşitli etkinliklerle adı geçen büyük insanları anma adına birtakım etkinliklerde bulunuyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de Hâce Bektâş-ı Veli'yi anmak için 30 Temmuz - 01 Ağustos tarihleri arasında Serçeşme Hünkâr Hâce Bektâş-ı Velî Şöleni düzenliyor.

İBB yetkililerinin verdiği bilgiye göre festival boyunca konserler verilecekmiş, sergiler, panel ve konferanslar düzenlenecekmiş, cemevleri ve Bektâşî tekkeleri ile Alevi dernek ve vakıfları stant açacakmış. Ancak Belediye'nin ilgili sitesinde sadece konser programı yer alıyor.

Festival adını ilk gördüğümde inanamadım. İçeriğini ve neden yapıldığını anlamaya çalıştım ve kendimce makul bir gerekçe bulamadım. Müsaadenizle ikna olmadığım hususları sırasıyla arz edeyim.

Seyyid Osman Adapazarî ve bestelenmiş ilâhileri

Kültür hizmeti deyince akıllarına birkaç sanatçıya konser verdirmek gelen belediyelerin yanında, gerçekten kültür hizmeti yapan belediyelerin de olduğunu görmek, hayatımızı musilaj gibi saran kültürsüzlük ve kabalık arasında bize ilaç gibi geliyor.

İstanbul'da birkaç belediyenin özgün ve değerli birçok çalışmayı kaybolma girdabından kurtardığını sevinerek görüyor idik. Bu sefer böyle bir çalışmayı Sakarya'da, Serdivan Belediyesi'nin yaptığını görmek bizi ziyadesiyle sevindirdi ve ümitlendirdi.

Yapılan işin ne olduğunu anlatırsam sanırım sevinmekte ve ümitlenmekte haklı olup olmadığımı daha iyi anlayacaksınız.

Adapazarı, Sait Faik, Faik Baysal, Necati Mert gibi isimleri tüm Türkiye'de bilinen edebiyatçıların yetiştiği ve yaşadığı yer. Son dönem başarılı romancılardan Ayfer Tunç da Adapazarlı. 1290-1320 tarihleri arasında Osman Gazi ve Orhan Gazi ve arkadaşları tarafından fethedilen Sakarya ve civarı tarih boyunca yol üstünde olmasının verdiği avantajla birçok meşhura bazen uzun süreli bazen birkaç gün de olsa ev sahipliği yapmış. Gelip geçen zevât-ı muhteremin isimlerini sıralayacak olsam sayfalar sürebilir.

Sadece koçlar, develer kurban olmaz

Kurban insanlık tarihi kadar eski, köklü. Semâvî olsun, olmasın tüm din ve inançlarda olan bir ibadet kurban.

Kitaplarda yazılanlara göre Allah’a sunulan ve kabul edilen ilk kurban Habil’in kuzusu. Kardeşinin kurbanı, yani Allah’a yaklaşmak için sunduğu hediyenin kabul edilip kendisininkinin kabul edilmemesini kabullenemeyen Kabil, kardeşini öldürür. Olayı Kuran’dan dinleyelim:

“Onlara Âdem’in iki oğlu hakkındaki haberi gerçek olarak oku. Hani her biri birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. -Kurbanı kabul edilmeyen-, ‘Seni öldüreceğim’ demişti. O da, ‘Allah sadece müttaki olanlardan kabul eder. Andolsun sen beni öldürmek için bana elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Ben âlemlerin rabbinden korkarım. Ben dilerim ki sen benim günahımı da kendi günahını da yüklenesin ve cehennem halkından olasın. Zalimlerin cezası budur’ dedi. Nefsi kendisini kardeşini öldürmeye yöneltti ve nihayet onu öldürdü.”

Kurbanı kabul edilen, ilk kurban oldu. Değinip üzerinde durmadan konumuza devam edelim.

Her yerin kendine mahsus bir âdâbı olduğu gibi mihrâbın ve caminin de bir âdâbı var.

Son iki yazıda mihrâbın ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmıştık. Mihrapların özel mekanlar olduğunu ve imam efendilerin de Hz. Peygamber’den tevarüs ettikleri bu özel mekânın mehâbetine riâyet etmeleri gerektiğinden bahsetmiştik.

Ne yazık ki imamlarımız arasında sayıları çok az da olsa mihrâbın mehâbetinin farkında olmayanlar ve ihmâl edenler var. Kimi imam efendilerin, vekili oldukları kişinin ve bulundukları makamın farkında değillermiş gibi davranmaları bizi çok üzmekte.

Eski köye yeni âdet
Daha önce görmediğimiz yeni uygulamalara da şâhit oluyoruz zaman zaman. İki gün şahit olduğum birini anlatayım. Bir yakınımızın cenaze namazını kılmak için camiye gittik. Vakit ikindi idi. Ezan okundu, camiye girdik. Önce sünnet kılındı, sonra farz. Müezzin, olmayan bir köy camisiydi. Hoca efendi hem imamlık hem müezzinlik yaptı. Namazdan sonra tesbihâtı yaptırdı ve camiden çıkmamız da doğal olarak gecikti.

Dört kapının dördüncüsü: Mihrâb

Cami, İslam’da ibâdet hayatının merkezini teşkil eder, mihrâb ise caminin merkezini. Çünkü mihrâbın bir anlamı da sadr, yani “bir mekânın en kıymetli yeri” olmasıdır. Ona mihrâb denilmesinin nedeni caminin en kıymetli yeri olduğundan olsa gerek.

Mihrâb, kaynaklarda “İslâm sanatında cami, mescid ve namazgâhlarda kıbleyi ve imamın namaz kıldırırken duracağı yeri gösteren mimari eleman” şeklinde tarif edilir ama ben kısaca imamın namaz kıldırırken durduğu yer diye açıklayayım.

Mihrâbdan bahseden kaynaklarda onun tarihsel gelişiminden ve mimari özelliklerinden uzun uzun bahsedilir. Ancak ben, bu yazıda size, mihrâbın simgesel anlamından bahsedeceğim.

Aziz Doğanay’ın, ilgilisi olanların mutlaka edinmesi gereken, Mimari ve Tezyinî Unsurlarıyla Câmî isimli camileri her yönüyle ele alıp incelediği çok değerli bir kitabı var. Doğanay, eserinde, selâtin camilerin bölümlerini anlatırken dört kapısı olmasından da bahseder.

Afganistan, bize uzak bir yer değil

Bugünlerde asker gönderip göndermemekle ilgili bir tartışma vesilesi ile Afganistan'ı yeniden duymaya başladık. Afganistan ismini ne zaman duysam içim cız eder ve bazı şeylerin kopup gittiğini hissederim. Ülkede yıllardan beri süren iç savaşın getirdiği yıkım sonucu ortaya çıkan yoksulluk ve istikrarsızlık haberlerini, çocuklarını daha güvenli bir ülkede yetiştirmek isteyenlerin yaptığı göçler ve göç yollarında verilen canlarla ilgili haberleri büyük bir üzüntü ile takip ederim.

Türk tarihinin ve kültürünün önemli bir parçası olmasına rağmen bizden çok farklı ve bize çok uzak bir ülke imiş gibi konuşulması ise benim için daha da üzücü.

Afganlar kim?

Afganlar, Peştunlar ile Akhunların karışımı sonucu ortaya çıkan bir millet. Yani kanlarının yarısı Türk.

Küfretmenin bir bedeli olmalı

Günümüzde, özellikle sosyal medyada birilerinin işaret etmesiyle tanıdık tanımadık kimselere hakâret ve küfür etmek neredeyse vak'a-yı âdiyeden oldu. İşlerin bu noktaya gelmesinde kimi siyasetçi esnafının ve gazetecilerin hakâreti alışkanlık haline getirmesinin de payı var.

"Acaba Osmanlılarda küfredenlere ne ceza veriliyordu?" diye merak ettim ve bu konuda bir numaralı başvuru kaynağım İstanbul Kadı Sicilleri'ne müracaat ettim. İSAM'ın katkılarıyla 60 cilt olarak yayımlanan defterler dijital ortama aktarılmış ve bir de arama motoru eklenmiş. Merak ettiğiniz herhangi bir şeyi kolayca buluyorsunuz. Bundan 20 sene önce bulmak için bir yıl uğraştığınız belgeleri birkaç saniyede buluyor, birkaç saat içinde de okuyorsunuz. Araştırmacılar için büyük kolaylık. Bu hizmeti sunanları minnet ve şükranla anıyorum.

Biz tekrar konumuza dönelim.

Taksim meydanının süsü: Taksim camii

93 Harbi'nden sonra Ruslar Taksim'e bir kilise yapmak isteyince II. Abdülhamid de bir cami yapmaya karar verir. O tarihlerde gündeme giren Taksim'e cami inşâ edilmesi hikâyesi nihâyet gerçekleşti. 1878'te inşâsına karar verilen cami ancak 143 yıl sonra 2021 yılında yapılabilen caminin yapılmasında emeği geçenlerden, ilk düşünenden, yapanlardan, yaptıranlardan, vesile olanlardan, gayret edenlerden, en ufak katkısı bulunanlardan Allah râzı olsun. Göçenlere rahmet eylesin, kalanlara selâmet versin.

İşin tarihi ve siyasi tarafı bir tarafta dursun, meseleye bir başka zaviyeden bakmaya çalışacağım. Tabi, o konular da önemli ama benim için daha önemli olan yapılan işin güzel olması ve hep yapıldığı yere hem de yapanlara yakışması.

Bizde son elli yılda inşâ edilen camilerin mimarisi için maalesef pek iç açıcı şeyler söylenilemez. Bir ma'bede yakışacak güzellikle camiler inşâ etmeyi beceremedik uzun süre. Evlerimiz gibi camileri de kötü inşa ettik. Son zamanlarda ise güzel evler inşâ edildiği gibi güzel camiler de inşâ edilmeye başlandı. Taksim Camii'ne bu açıdan baktığımızda ise gelecek nesillere miras bırakılacak âbidevî yapılardan biri olmaya namzet gibi.

Fethin ilk şehitleri: Duatepe ve Makam-ı Şühedâ

Bugün, İstanbul'un fethinin 568. yıl dönümü. Her ne kadar farkında olmasak da dünyanın en önemli olaylarından birinin yıl dönümü. Hem Batı hem de bizim için çok önemli bir tarih. Roma'nın, Türklerin eline geçmesinin Batı için ne anlam ifade ettiğini Avrupa tarihini çalışanlar çok iyi bilir. Osmanlıları cihan imparatorluğuna taşımasını ise tarihçilerimiz çok iyi bilir.

Bu kutlu fetih, birden olmadı. Uzun yıllar süren hazırlık aşaması oldu. Fethe giden yolların taşları teker teker döşendi, ilmik ilmik dokundu. Fetih için yapılan hazırlıklardan biri de bugün Boğaziçi Üniversitesi'nin bulunduğu tepede inşâ edilen tekkenin öncesinde yapılanlar idi.

Makam-ı Şuhedâ

Fatih'in otağını kurup namaz kıldığı ve fetih duası yaptığı söylenilen yerin adı Duatepe. Aklına İstanbul'u fethetmeyi koyan Fatih, Bizans hakkında bilgi toplamak üzere görünüşte tarım ve hayvancılık yapmak üzere bölgeyi kiralar ve Akşemseddin'in de arkadaşı olan Seyyid Mahmud Bedreddin ve ailesini yerleştirir. Fatih'in buraları kendine teslim edecek kadar güvendiği bu mübarek zât, Seyyid Mahmud Bedreddin, devrinde önemli biri olmalı.

Arapların gözüyle Türkler

Malum, birkaç haftadan beri Kudüs'ü konuşuyoruz ve endişe ediyoruz. İsrail'in tamamını işgal etmeden durmayacağı anlaşılan, fanatik ve yobazların baskısıyla saldırdıkları Mescid-i Aksâ'yı ve Müslümanları savunmak için elimizden şimdilik üzülmek ve tepki göstermekten başka bir şey gelmiyor.

Bu tepkiyi abartılı bulan ve nedense bu gibi durumlarda sayıları az da olsa ortalığı karıştırmayı vazife addeden birileri, Arapların, Türklere ihanet ettiğini söyleyerek İsrail'i haklı buluyor ve sadece Arapların bunu hak ettiğini dile getirmedikleri kaldı.

Tarih, öyle bir köhne dükkandır ki istedikten sonra her şeyi bulursunuz ve işinize geldiği gibi de kullanırsınız. Maalesef günümüzde, sosyal medyanın mahvedici özelliğini bilenler, bir fotoğraf veya bir cümleyi istismar ederek amaçlarına hizmet etmediğini düşündükleri kişilerin hayatını kararttıkları gibi tarihi de arzu ettikleri şekilde verebiliyor.

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Mâni sadece eğlendirmez, öğretir de

Ramazan ayındayız. Ramazan'la ilgili her şeyi konuşuyoruz, yazıyoruz. İbâdet hayatının yanı sıra günlük hayattaki değişiklikler, eğlenceler, bekçi fasılları, davulcu mânileri, meddah ve Karagöz oyunları, zengin iftar sofraları, Bektâşî fıkraları, Ramazan'ı konu edinen şiirler ve öykülerin yanı sıra halk arasında söylenilen Ramazan mânileri de var.

Ramazan mânilerini sadece bir eğlence aracı olarak görürsek, yanılırız. Mâniler, halkın din ve ahlâk eğitiminin bir parçasıdır. Aynı zamanda, tarih bilgisinin de kaynağıdır. Henüz küçük bir çocuk iken çocukta Allah ve peygamber sevgisinin, ibâdetlerin, güzel ahlâkın öğretilmesinde ve gönüllere yerleşmesinde mühim bir vazîfe îfâ ederler.

İbâdet ve ahlâk eğitimi, sadece mânilerle olmuyor elbette. Eğitimin parçası, ilk eşiği. Dine ait duyguların çocukların gönlüne işlenildiği bu ilk evrede, tam olarak anlamını bilmediği birtakım kavramlar, zihne mâniler yoluyla işlenir.

Bir Bilene Sormak Lâzım

Bugünlerde, ülkemizde en çok tartışılan konuların başında, zannımca aşı olma meselesi geliyordur. Tartışılsın. Bilenler, bildiklerini anlatsın, doğruları söylesin, muhalefet edenler de neden karşı çıktığını anlatsın. İş bu kadarı ile kalsa iyi, ancak kalmıyor ki. Lâf kıtlığında asma budamak için birbiri ile yarışan televizyoncular, konu ile ilgisi ve bilgisi meşkuk ve malûmâtfurûş birkaç kişi ile Hz. Âdem aleyhisselâm efendimizden bu vakte gelinceye değin, dünyadaki tüm gelişmeleri ve ilimleri bilen gazetecileri karşılıklı oturtup horoz dövüştürür gibi kışkırtıcı sorularla birbirine saldırtıp "Oh ne güzel, herkes bizi seyrediyor", diyerek ellerini ovuştura ovuştura seyrediyor. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi dağılan kadro, ertesi gün bir başka konuda, çadırı kurup tiyatroya yeni bir oyun ile devam ediyor.

Etsinler, bir şey diyeceğim yok. Alt tarafı seyretmeyiz, olur biter. Ama geçen gün bir arkadaşımızın annesi, beni gördüğünde, bir şey bildiğimi zannederek iki soru sorunca yazmadan edemedim. İlki aşı olup olmayacağım, ikincisi de aşının orucu bozup bozmayacağı idi.

Ramazan âdetleri değişmez mi?

Ben "Nerede eski Ramazan'lar" diyenlerden değilim. Eskidendi, adı üzerinde. Her senenin Ramazan'ın ayrı ayrı değerli olduğunu düşünürüm. Kültür değiştikçe, malûm, âdetler de değişiyor. Ama bu, eski Ramazan'ları merak etmemize ve bugüne taşınacak olanları aramamıza da mâni değil. Bilebildiğim ve bulabildiğim kadarı ile eski ramazan âdetlerini yazayım. Hangisinin bugün olacağına, hangisinin olmayacağına siz karar verin.

Sarayda olanlar

Huzur dersleri: 1759'dan, 1924'te hilâfetin kaldırılmasına kadar, sadece Ramazan ayında padişahın huzurunda, devrin meşhur âlimleri tarafından verilen tefsir dersleri.

Hırka-ı Saadet alayı: Saray'da Mukaddes Emânetler Dairesi'nde muhafaza edilen Hırka-ı Saadet'in sultan ve Hırka-ı Şerif Camii'nde saklanılan Hırka-ı Şerif'in halk tarafından ziyaret edilmesi.

Bâkî ile Nev’î arasında geçen bir tartışma

Şairler arasındaki tartışmaları takip etmek zevkli olur ve öteden beri okumayı birbirlerine yazdıkları şiirleri okumayı severim. Birini sizinle paylaşayım, bakalım bana hak verecek misiniz?

16. asrın önde gelen üç şairinden birinin, belki de birincisinin, Bâkî olduğu konusunda edebiyat tarihçileri hemfikirdir. -gerçi Hayâlî Bey için daha büyük şairdir diyenler de vardır- Bâkî'nin sınıf arkadaşları, kendi gibi ileride meşhur olacak Nev'î, Üsküplü Vâlihî, Edirneli Mecdî, Hoca Sâdeddin, Karamanlı Muhyiddin gibi âlim ve şairlerdir.

Mülâzımlar arası rekâbet

Bâkî'nin yaşadığı çağda, medresede mezunlarının mülâzemet adı verilen müderris ve kadı olmak için sıra bekleme düzeni vardı. Medrese sayısının artması ile mezun sayısı da çoğalınca birikmeler olur.

İlmi dimağında meknûn bir âlim Mehmet Genç Hoca

Birkaç gün önce sosyal medyada, Mehmet Genç ile Erol Özvar'ın Osmanlı Ekonomisi Üzerine Konuşmalar isimli kitaplarının çıktığını görmüş ve almak için sipariş sepetine eklemiştim. Hayfa ki kitap elime ulaşmadan ve okuyamadan, dün akşam (18 Mart 2021) aldığımız bir haberle Hoca'mızı kaybettiğimizi öğrendim. Şeref Hanım'ın veciz şekilde ifâde buyurduğu gibi;

Çâre yok bir vechile geldikde vakt ü sâati
Câm-ı mevti nûş eder pîr ü civân bây u gedâ

Mehmet Genç Hoca'mız da mevt kadehinden nûş etmişti.

Özel sohbetlerinde az da olsa bulunma lütfuna eriştiğim, "Bir âlim var mı?" sorusu karşısında akla gelecek ilk isimlerden biri olan Mehmet Genç Hoca'nın akademik çalışmalarını takdir etme cür'etinde bulunacak değilim. Çünkü bunu yapmaktan âciz olduğumu biliyorum.

Geçmişten günümüze, en çok konulan kız isimleri

Ülkemizde her sene sonunda çeşitli istatistikler yayınlanır. Bunlardan biri de o sene doğan çocuklara verilen isimler hakkındadır. Beşer senelik dönemlerde değişen isimler olmakla birlikte hiç değişmeyen isimler de yer alır.

Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada 2020 yılında, en çok verilen erkek ismi Yusuf, kız ismi ise Zeynep imiş. Elif ve Defne ise Zeynep'ten sonra isimler. Sıralama, Asel, Azra, Eylül, Nehir, Eslem ve Asya şeklinde devam ediyor.

Son yıllardaki durum bu. Peki önceki yıllarda nasıldı?

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, yani 1923-1930 arasında doğan kız çocuklarına en çok verilen isimler, Fatma, Ayşe, Emine, Hatice ve Zeynep. Bu beş isim, 1990'lı yıllara kadar sıralaması değişmekle birlikte konulmaya devam etmiş.

22 Mürekkep Damlası yahut bir ömrün muhassalası

Her ne kadar lâyık olamasam da öğrencisi olmakta iftihar ettiğim muhterem hocam İsmail Erünsal ile yapılan söyleşi, iki kapak arasına girdi. Halil Solak'ın titizlikle ve sabırla bir yılı aşkın bir sürede hazırladığı kitabı okuduktan sonra Erünsal gibi bir bilim adamını tanıdığım ve öğrencisi olduğumdan dolayı iftihar ettim. Öte yandan, ona lâyık olmadığımı ve tembel öğrencisi olduğumu düşünerek utandım.

Dikkatlice ve özellikle konu ile ilgilenenleri en az iki kere okuması gerektiğini düşündüğüm kitap 22 bölümden oluşuyor. Her bir bölümü bir mürekkep damlası olarak düşünmüş hocam. Siz hocamın damla dediğine bakmayın, her biri bir derya.

Bir ömrün muhassalası

Kitap, hocamın akademik hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, yazıp çizdiklerinin ihtisârı. Bu haliyle de diğer nehir söyleşilerden biraz farklı. Bunun nedenini de kendi sunuş yazısında açıklıyor.

Sırtında yük taşıyan bir hayvanı görsem ben taşıyorum sanırım!

Başlığı, Dursun Çiçek'in, Türkünün Ötesi Neşet Ertaş (İstanbul: Muhit Kitap, 2021) isimli kitabından ödünç aldım. Beğenerek ve ilgi ile okuduğum kitapta altını çizdiğim birçok yer oldu. Ama hiçbiri, Dursun Çiçek'in Neşat Ertaş'tan işittiği bu cümle kadar etkilemedi, sarsmadı beni.

Babası Muharrem Ertaş'ın bir eşeği vardır ve her yere eşeği ile gider. Büyük ustanın vefâtından sonra heykeli yapılır. Heykelde Muharrem Usta, eşeği üstündedir. Neşet Usta, "Canın üstüne başka bir can olmaz. O, eşek bile olsa can taşıyor, yıllarca onun üstünde duracak babam. İndirin babamı. Yan yana üç ayrı can olarak yapılsın, kabul etmem öbür türlü." der ve heykele bile rızâ göstermez.

Öyle bir hassasiyet ki günümüzde hiçbir hayvan hakları savunucusu, bu kadar müessir bir cümle kuramaz. Bence o sözü söyleyebilmek, hayvan haklarından çok daha öte bir şey olmalı.

Regâibiye: Regâip gecesini anlatan şiirler

Bugün üç ayın ilk Cuma gecesini, yani Regâip kandilini idrak edeceğiz. Kesin olmamakla birlikte, kâinatın övüncü efendimizin anne karnına bu gece düştükleri ve bu yüzden özel bir gece olduğu rivâyet edilir.

Kandillerde okunmak üzere şiir yazmak, edebiyatımızda bir gelenek. Mevlid kandilinde okunmak üzere mevlitler, Mirâc kandilinde okunmak üzere mirâciyeler yazılmış iken Regâip kandilinde okunmak üzere Regâibiyenin yazılmasını 18. asra kadar beklemek zorunda kaldık. Hz. Peygamber'in anne karnına düştüğü geceye, beyitlerde veya şiirlerin, özellikle mevlitlerin bir bölümünde değinilirken, bu konuyu müstakilen ele alan şiirler yoktu. 18. asırda ilk yazılan regâibiyenin ardından yazılmaya başlandı ama sayısı diğerlerine göre hâlâ çok az.

Mehmet Akkuş tarafından yayımlanan Halveti-Uşşâkî şeyhi Salâhî Efendi'nin (ö. 1783) Regâibiye'si bilinen en eski şiir. Âlim Yıldız'ın tanıttığı Üsküdarlı Sâfî'nin (ö. 1901) Leyle-i Regâib başlıklı şiirinden başka Hakan Yekbaş'a göre; Receb Vahyî, Kemâlî Efendi, Ârif Süleyman Bey, Mehmed Fevzî Efendi, Şemseddin Canpek'in de regâibiyeleri var.

Rektörlüğün kısa tarihçesi

Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör atanması birkaç günden beri tartışılıyor. Tartışmaların siyasi tarafına ve kimi gruplar tarafından yönlendirilmesi konusuna girmeden, üniversite tarihi içinde rektörlerin atanma biçimlerini anlatmaya çalışayım.

Dünyada üniversite adını kullanan ilk eğitim kurumu, Bologna Üniversitesi'dir. 1088'de kurulan bu üniversiteyi, 1200'de kurulduğu kabul edilen Paris Üniversitesi takip eder. Daha sonra Avrupa'da başlıca merkezlerde üniversiteler kurulur. Üniversitelerin bugünkü halini alması ise sekiz asrı bulacaktır. Tarihçiler, bu sekiz asrı dört evreye ayırır. Biz de bu dört evrede rektörlük makamının gelişimini aktarmaya çalışalım.

Modern erken dönemde üniversiteler

İlk kurulan Bologna ve Paris Üniversitesinde iki farklı yapı vardı. O vakitler, öğrenciler ve öğretmenler, rektörünü birlikte seçerdi.

Kızılbaş sûfîliği ne demek ola?

Bir önceki yazıdan sonra birkaç arkadaş ve okuyucunun, "Kızılbaş sûfîliği de nedir?" sorusuna muhatap olunca cevap vermek üzerime vâcib oldu.

Alevilikle ilgili tartışmalardan biri de Alevîğin ne olduğu meselesidir. Alevilik, bir tarikat mi, cemaat mi, din mi, mezhep midir? Yoksa bunlardan daha farklı bir inanç sistemi mi? Bu konuyu uzun zamandan beri düşünür, ancak Aleviliği nasıl tanımlayacağımı bilemezdim. Cevap verememenin nedeni ise günümüz Alevileri ile Alevi kaynakları arasında bir türlü kuramadığım ilgi idi. Rıza Yıldırım'ın her türlü takdiri hak eden son çalışması Menâkıb-ı Evliyâ'yı okuduktan sonra zihnimde taşıdığım bu sorunun cevabını da öğrenmiş oldum. Rıza Yıldırım'ın da ısrarla üzerinde durduğu ve en azından benim ilk defa duyduğum "Kızılbaş Sûfîliği" isimlendirmesi ile Alevîliğin bir tarikat olduğunu öğrendim.

Yıldırım'a göre, Kızılbaş sûfîliği, Safevî devletinin kurucu tarikatı Erdebiliyye ile Türkmen dindarlığının kaynaşması sonucu ortaya çıkan oluşum.

Hoş geldin Alman Aleviliği, hoşça kal Kızılbaş sûfîliği

Geçtiğimiz günlerde, gazetelerde Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti hükümetinin, 10 Aralık'tan itibaren Aleviliği bir din olarak tanımaya başladığına, karşılıklı hak ve yükümlülükler belirlendiği "staatsvetrag" denilen bir devlet antlaşması yapıldığına dair haberler çıktı. İslâm din olarak kabul edilmeyip camilerin dernek konumunda görüldüğü Almanya'da cemevleri bu antlaşmaya göre ibadethane kabul edilecek.

Ülkemizde de cemevleri üzerinden başlayan tartışmalarda, Alevileri farklı inanca mensup kabul edip İslâm dairesinden çıkarmak isteyenlerin sesini işitiyorduk. Avrupa'dan gelen bu haberlerden sonra, böyle düşünenlerin şimdilik cılız ve ürkek sesle dile getirilen taleplerini çok uzun olmayan bir gelecekte, daha sık ve daha yüksek sesle işiteceğimizi görmek için kâhin olmaya gerek yok.

İBB'nin düzenlediği tören, Şeb-i Arûs mu?

İBB, 17 Aralık akşamı, Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde Evrensel Mevlânâ Âşıkları Vakfı ile birlikte bir Şeb-i Arûs töreni düzenledi ve canlı yayınlandı. İBB'nin böyle özel günlerde etkinlik yapması tabii ki güzel bir şey. Buna itiraz edecek değilim şüphesiz. Ancak kaş yaparken de göz çıkarmamak lazım. Öyle düzenleyecekse hiç düzenlememesi daha iyi. Çünkü törende, gereksiz tartışmalara yol açacak ciddi sorunlar vardı.

Söz konusu Şeb-i Arûs töreninde gördüğüm çok önemli üç sorun var. İlki Konya'dan, geleneğin temsilcilerinden, post serme ve meydan açma yetkisi verilmemiş, yani böyle bir töreni yönetmek için gereken ehliyet ve liyâkata sahip olmayan biri tarafından yönetilmesi, ikincisi mutrip ve semâ heyetinde kadınların olması, üçüncüsü ve sonuncusu Kur'ân'ın ve Naat-ı Mevlânâ'nın Türkçe okunması. İlk düğme doğru iliklenseydi, ikinci ve üçüncü düğmeler de doğru iliklenmiş olacaktı.

Şeb-i Arûs: Vuslat günü

Hz. Mevlânâ (ö. 1273), bundan tam 747 sene önce sevdiğine kavuşmak için bekâ yurduna göç etti. Göçtüğü güne de "şeb-i arûs", yani "düğün günü" denilmesini istedi. Bir sûfi için ölüm, korkulup kaçılacak bir şey değil aksine istenilecek ve sevinilecek bir şeydir.

İlk dönem sûfilerinden Dâvud-ı Tâî (ö. 781), birine iyi dilekte bulunacağı zaman, "Ölümün bayramın olsun" ifadesini kullanırmış ve ölümü, zindandan kurtuluş günü olarak görürmüş. Erken dönem sûfilerinden Ebû Bekir et-Tamestânî (ö. 951) ise "Ölüm, âhiretin kapısıdır ve oradan girmeden vuslat gerçekleşmez" diyerek ölümü, vuslat olarak tarif eder.

İlk YÖK başkanımız kim?

Durun. Hemen, "İhsan Doğramacı" demeyin. Onu kastetmediğimi anlamış olmalısınız. İstanbul Üniversitesi, İTÜ, Marmara Üniversitesi ve daha çok sayıda kurumumuz, kuruluşunu çok daha eski dönemlere götürdüğü gibi ben de Yüksek Öğretim Kurumu'nun kuruluşunu eski tarihlere götürerek bu soruyu soruyorum. Madem ben sordum, cevabını da önce ben arayayım.

Osmanlılarda kurulan ilk medresenin İznik Medresesi olduğu ve kurucusunun da Dâvud-ı Kayserî olduğu bilinir. Ancak medreselerin kurumsallaşması ve yasasının çıkarılması, Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethinden sonra olur.

İstanbul'un fethine kadar Nizamiye medreselerini taklit eden Osmanlı medreseleri, ilk kez Fâtih Sultan Mehmed döneminde farklılaşmaya ve düzeni değiştirmeye başlar. Bu dönem, yükseköğretim ile ilgili ilk yasal düzenlemelerin yapıldığı ve değişimin görüldüğü dönem olur.

Kınalızâde’ye göre ideal öğretmen

Âlim, müderris, kadı, devlet adamı ve şair olan Kınalizâde Ali Efendi’nin (ö. 1572) kaleme aldığı güzel ahlâk felsefesine dair meşhur bir eseri vardır: Ahlâk-ı Alâî.

Kınalızâde, İstanbul kütüphanelerinde yüze yakın nüshası olan, yani çok okunan ve bilinen bu eserinin ikinci bölümünde aile ahlâkı üzerinde durur. Bu bölümde Müslüman-Türk ailesini adeta bir devlet teşkilatı gibi anlatır, tüm aile bireylerinin görevleri hakkında bilgi verir.

Bu kitabın önemi müellifinin hem devleti hem dini hem de eğitimi biliyor olmasıdır. Kınalızâde bu bilgileri, halk ile muhatap olmasına vesile olan müderrislik, kadılık ve Anadolu kazaskerliği görevleri esnasında edinir ve toplumu yakından tanır. Kınalızâde, milletin ve devletin bekâsı ve selâmeti için bildiklerini ve gördüklerini sistemli bir şekilde kaleme alırken kuramda kalmaz, tecrübelerinden de hareketle makul ve uygulanabilir şeyler söyler. Söyledikleri doğrudan topluma ve hayata dokunur.

Bağışçının şartı kanun gibidir

Vakıflar, her dinde ve her toplumda kutsaldır ve değerlidir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı geleneği içinde toplumun ve devletin hayati kurumlarının başında vakıflar gelir. Çünkü günümüzde devlet ve belediyeler eliyle verilen hizmetlerin büyük bir kısmı vakıflar yoluyla karşılanırdı.

Bizde vakıf ve bağış geleneğinin güçlenmesinde, âyetlerin ve hadislerin, Allah yolunda harcama yapmayı, garip gurabaya, fakir fukaraya, muhtaç ve kimsesizlere yardım etmeyi, iyilik yapmayı, yardımlaşmayı, hayırlı ve faydalı işlerde yarışmayı öğütlemesinin de büyük rolü var.

Vakıf nedir?
Vakıf, “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” olarak tarif edilir.

Karabağ: Mûsîkî ve mûsîkîşinâs memleketi

Bugünlerde Karabağ ile ilgili haberleri sık duyar olduk. Bu kadîm Türk yurdunun Ermeni işgalinden kısmen de olsa kurtarılmasının sevincini yaşıyoruz. İnşallah tamamının işgalden kurtarıldığı günleri de görürüz.

Karabağ sadece coğrafi bir bölge değil. Azerbaycan müziği ve şiiri için oldukça önemli bir merkez aynı zamanda. O kadar önemli ki Azerbaycan mûsîkîsinden bahseden kitaplarda Karabağ bölgesinde yetişen şairler, âşıklar, bestekârlar ve müzik adamları önemli bir yer tutar.

Biliyorsunuz, Karabağ, bölgenin adı. Bölgedeki en önemli mûsîkî merkezi, birkaç gün önce işgalden kurtarılan Suşa vilâyeti. Âşıklar mektebi sayılabilecek meclislerin ilkinin Suşa’da kurulması, oradaki müzik dünyasının canlılığının delili.

Bir babadan oğluna salâvât ihtârı

Geçtiğimiz günlerde, Zeytinburnu Belediyesi himâyesinde, Kazlıçeşme Kültür ve Sanat Merkezi'nde, İbrahim Müteferrika'dan sonra ülkemizdeki matbaacılık tarihinin en önemli ismi Ebüzziya Tevfik Bey'in kurucusu olduğu Matbaa-i Ebüzziya çalışmalarının yer aldığı "Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi" sergisi, Ömer Faruk Şerifoğlu'nun küratörlüğünde açıldı. Halen devam eden sergide aileye ait, çoğu ilk kez gün ışığına çıkan önemli belgeler sergileniyor. Sergi ile birlikte, yine Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı, sergide sergilenen aileye dair belgelerin ve yazıların yer aldığı bir de kitap yayımlandı.

Mektupla uzaktan eğitim

Kitapta şüphesiz çok dikkat çekici belgeler var ama benim içlerinde dikkatimi en çok, Ebuzziya Tevfik'in, Konya'ya sürgüne gönderildiğinde, okula gitmesine izin verilmeyen en küçük oğlu Velid Ebuzziya'ya yazdığı mektuplar çekti.

Kulun ettiği ihsâna değmez minneti

İnsanlık hallerini ifade eden güzel ve anlamlı kelimelerden biri de “minnet”tir. O kadar güzel ve anlamlı ki ideal insanı tarif ederken ilk sıraladığımız özelliklerden biri, kula minnet etmemesidir.

Minnetin sözlüklerde;
• Yapılan bir iyiliğin yükü, ağırlığı altında ezilme, iyilik yapana karşı kendini dâima borçlu hissetme;
• Yapılan iyiliğe karşı teşekkür etme, şükür, hamdetme;
• İyilik, yardım, bağış, lütuf, kerem anlamları yanı sıra yapılan bir iyiliği başa kakma şeklinde açıklanır.

Mevlid-i Kaside-i Bürde'den okumak

Malum, Mevlid Haftası’ndayız ve Hz. Peygamber’in dünyayı teşriflerinin 1449. sene-i devriyesini idrak ettik, ediyoruz. Herkes gibi ben de bu hafta gelince, bir şey yapma gayretine düşerim. Yıllardan beri iki şey yaparım. İlki mutlaka usûl ve makam bilir güzel sesli bir hanendeden mevlid dinlerim. Bazen aynı bahri önce Bahriyeli Aziz, Bekir Sıtkı Sezgin ve Kâni Karaca gibi bir üstattan daha sonra günümüz hanendelerinden birinden dinlerim. Böyle hoş sadâlı hâfızlarımız olduğundan da Allah’a şükrederim.

Bu hafta içinde yaptığım ikinci şey, mevlidi farklı metinlerden okumak. Bu sene nasibime, Dr. Bünyamin Ayçiçeği’nin hazırladığı, Necip Efendi’nin Kaside-i Bürde şerhi, Muhtasar Tevessül düştü ve kitaptan mevlid ile ilgili kısmı okumak oldu.

Ömer Seyfettin’in İlk Namaz’ı

Ömer Seyfettin bizim neslin tüm hikayelerini bildiği ve kahramanlarını hatırladığı büyük hikayecilerimizdendir. Çocukluğumda tüm hikayelerini okuduğum bu büyük hikayecinin ders kitaplarında mutlaka olması ve her orta öğretim öğrencisinin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm bir hikâyesi var: İlk Namaz. Ömer Seyfettin bu hikayesinde soğuk bir kış gecesinde sıcacık yatağından kalkıp abdest aldıktan sonra penceresini aralar ve mahallesine bakar.

Mahallesinin ışıkları yanmaya başlayan evleri ve camii ona on beş seneden beri hiç bırakmadan kıldığı sabah namazlarının ilkini hatırlatır ve okuyucuya kendine has o tatlı ve akıcı üslubuyla ilk kıldığı namazı anlatmaya başlar.

Hayat: Yolculuk içinde yolculuk

Malum, iki kapılı bir han olan bu dünyada gece gündüz yürüyoruz. Ve biz bu dünya misafirhanesinde bir ömürlük misafiriz. Misafirin, dilimizde iki anlamı var. Biri konuk, diğeri yolcu. İkisi de evi ve vatanı dışında olmayı, yani yolda bulunmayı, yolculuk yapmayı gerektiriyor. Bu, genel yolculuk. Bir de yolculuk içinde yolculuk var. Gazali’ye göre iki türlü yolculuk var: Rihle ve sefer.

Rihle

Rihle, talebelerin ilim için yaptıkları yolculuk ile hocaların araştırma yapmak için çıktıkları fiziksel yolculuk olarak tanımlanıyor. Bir hadiste, “İlim elde etmek amacıyla evinden çıkan kimse evine dönünceye kadar geçirdiği tüm zamanını Allah yolunda harcamış sayılır” buyurulduğundan, İslâm coğrafyasında ilim öğrenmek için yolculuk yapmak yaygın bir gelenek haline geldi. Başlangıçta hadis öğrenmek için yapılan yolculuklara rihle denilirken daha sonra, tüm ilimleri öğrenmek için yapılan yolculuklar için de kullanılmaya başlandı. Bu yolculukların altında devrin meşhur âlimlerinden icâzet alarak adlarını ulema silsilesine yazdırma arzusu da vardı şüphesiz.

Bana kahramanını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim

Geçen haftayı bir şarkıcının iki arkadaşı ile birlikte yaşlı bir adamı dövmesi üzerine çıkan tartışmalarla geçirdik.

O olayda şarkıcının ve adamlarının işlediği suçlar göründüğünden çok daha fazla. Kendinden büyük biri ile sokak ortasında tartışmak, hakaretler etmek, kavgada rakibinden önce vurmak, kendinden büyük birine el kaldırmak, güçsüz ve zayıf birine saldırmak, muhatabının karşılık vermediği halde vurmaya devam etmek, aman diyene el kaldırmak, yere düşmüş birine tekme atmak, öleceğini zannederek kelime-i şehâdet getirmesinden adamın içine düştüğü durumu anlamamak, kelime-i şehâdeti ezan sanmak, dinin simgelerinden birini duyduğunda azılı din düşmanı gibi saldırmak, dine ve dindarlara hakaret etmek, büyük ve önemli bir iş yapmış gibi göğsünü gererek evine gitmek.

Cemaatler kendini nasıl denetler?

Bir önceki yazıda Osmanlı döneminde tarikatları denetlemek için alınan önlemleri anlatmaya çalışmıştık. 1812 tarihli fermanla birtakım düzenlemeler yapılarak tarikatları denetlemek için ilk adım adılmış, şeyh efendiler müntesiplerinden ve zaviyelerinden sorumlu tutulmuştu. Zaviyelere şeyh atanması bir kurala bağlanmış, asitaneden habersiz zaviyelere şeyh atanamayacağı, asitane şeyhlerinin de şeyhülislam tarafından onanması kuralı getirilmişti. İdari bakımdan şeyhülislamlığa bağlanan tarikatlar mali bakımdan da vakıflara bağlanmış ve denetlenir olmuştu.

Zamanla bu ferman yetersiz kalmaya başladı çünkü tekke sayısı fazla idi. Tekke vakıflarının ciddi miktarlara varması konuyu biraz daha düşünülür hale getirdi. İdari bakımdan denetlemek için şeyhülislamlık içinde üyeleri şeyhlerden oluşan Meclis-i Meşayih kuruldu ve tarikatların denetlenmesi bu daireye bağlandı. Ayrıca her tarikat kendi zaviyelerini denetlemekle yükümlü kılındı.

Geldi mah-ı Muharrem doldu gözler yaşlar ile

Müslümanların Ramazan orucu farz olmadan önce oruç tuttukları Muharrem ayına eriştik, hamd olsun.

Ramazandan sonraki en faziletli orucun tutulduğu Muharrem ayına eriştik, hamd olsun.

Peygamber efendimizin 9-11 Muharrem günlerinde yani bu sene 28-29 ve 30 Ağustos tarihlerine tekabül eden günlerde oruç tutmamızı tavsiye ettiği aya girdik, hamdolsun.

Müslümanların traş olmadıkları, çamaşır değiştirmedikleri, yıkanmadıkları, cinsi münasebette bulunmadıkları, sofralarına su koymadıkları, eğlenceden uzak durdukları günlere girdik, hamd olsun.

Ziyafet vermek için sekiz neden

Geçenlerde bir yerlerde gördüm. Bir kadın hamile kaldığını öğrenince dostlarıyla kutlamak için ziyafet veya daha güncel bir söyleyişle parti veriyormuş. Çocuğun cinsiyeti belli olunca da ikinci parti. Doğduktan sonrakileri biliyorduk ama bunları ilk defa öğrendim.

Bu parti verme nedeni gençler arasında da farklılaşmaya başlamış. Tanışılan gün partisi, evlenme teklif etme partisi, söz kesildiği gün partisi, nişanlanılan gün partisi ve daha birçok özel günün yıldönümünde parti verildiğini okuyunca aklıma rahmetli annem geldi. Mesela ben evlilik teklif etme günü partisi vermek istiyorum anne, desem bana önce oğlum sünnette, örfümüzde yeri var mı diye sorar, peşinden baban yapmış mı, diye ilave ederdi.

Eyyam-ı bahurdan başka Berdü’l-acûz de var!

Murat Bardakçı üstadım eyyam-ı bahur günlerini açıklayan çok güzel bir yazı yazdı. Yazıyı kaleme almasına ise eyyam-ı bahur günleri başladı, haberi üzerine birilerinin;

Kemâl-i cehl ile da’vâ-yı irfan eylemek olmaz

Sözü hilafına akıl ve mantık ile izah edilemeyecek şeyler söylemesi olmuş.

Yazıyı okuyunca bir taraftan gülerken bir taraftan da üzüldüm. 50 yaşına geldiği halde eyyam-ı bahuru duymamış olmak bir noktada hoş görülebilir.

Ayasofya’da Bayram Namazı

Başlığı görünce aklınıza hemen Yahya Kemal’in;

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de

Dizeleriyle başlayan Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri geldi değil mi! Hayır, size bahsedeceğim yazı bir şiir değil. İkincisi de yazarı Ruşen Eşref Ünaydın.

İyi bir gözlemci ve kelimelerle resim çizecek kadar usta bir tasvirci olan Ruşen Eşref’in pek bilinmeyen veya diğer eserlerinin gölgesinde kalmış bir kitabı var: Ayrılıklar (İstanbul: 1923). Kitapta yazar muhtelif dergi ve gazetelerde yayınlanmış İstanbul’a ve İstanbul insanının yaşayışına, geleneklerine vb. dair anılarına, bilgilere yer vermiş.

Sizin tarihiniz, kültürünüz ve kökünüz nedir?

Malumunuz, Ayasofya 10 Temmuz 2014 tarihi yayınlanan karar ile resmen müzeden camiye çevrildi. İki hafta içinde hazırlanarak 24 Temmuz Cuma günü kılınan Cuma namazı ile de fiilen de cami olmuş oldu.

Dünyada ve ülkemizde doğal olarak lehte ve aleyhte farklı şiddetlerde tepkiler oldu. Benzer şekilde ülkemizde de tepki gösterenler ve eleştirenler oldu. “Ülkenin onca derdi varken sırası mıydı şimdi?”, “Durduk yerde Batı ile niye kötü oluyoruz?”, “Günde şu kadar turist geziyordu, yılda şu kadar para geliyordu, milyonlarca gelirden olduk”, “İnsanlığın ortak malı, evrensel miras”, diye eleştirenler oldu.

Namaz günü ise “Niye şunu çağırmadınız?”, “Salgın var, böyle kalabalık toplanılır mı?”, “Bu ne biçim hutbe!” “Kılış da nereden çıktı?”, “İçeri neden vatandaş almadınız?” diyerek eleştirenler oldu.

Ayasofya’da sadece namaz kılınmazdı

Şükürler olsun, Ayasofya Camii ibadete açıldı. Üç imam ile beş muezzin atandı ve artık orası bir cami, müze değil.

Peki Ayasofya müze olmadan önce orada sadece namaz mı kılınırdı? İmam ve müezzinler dışında görevlileri var mıydı?
Hayır, sadece namaz kılınmazdı ve imam ve müezzinler dışında görevliler de vardı. Bildiğim kadarı ile anlatayım.

Ayasofya vaizliği
Osmanlılarda cami vaizliği büyük bir makam idi ve özellikle selatin camileri vaizleri ulemanın önde gelenleri arasından seçilirlerdi.

Ayasofya sıradan bir mabet değildir

Ayasofya’nın yıllar süren esaretinden kurtuluşuna şahit olduk. Allah’a binlerce kez hamd ü senalar olsun. İlk günlerin şaşkınlığı geçtikten sonra alınan kararla ilgili birçok tartışmaya şahit olacağımıza şüphe yok. Ben meselenin bir başka boyutuna dikkat çekmeye çalışacağım.

Meselenin birçok boyutu var şüphesiz. Dini olduğu kadar hukuki, iktisadi, uluslararası ilişkiler, tarih, sosyoloji, turizm taraflarından meseleye bakıp lehte ve aleyhte görüş ileri sürebilirsiniz. Ama ben Ayasofya’nın devlet için sembolik önemi üzerine bir şeyler söyleyeceğim. Yazmadan önce bu yazıda söylenilmek istenen düşüncelerin derli toplu ifade edildiği Bünyamin Bezci’nin Kriter dergisinde yayınlanan yazısını okumanızı tavsiye ediyorum.

Bezci söz konusu yazısında benim meseleyi şu cümleler ile çok güzel özetliyor.

Taraklı Sarıkız ve Kızlar Türbeleri

Sakarya’nın merkeze en uzak ilçelerinden biri olan Taraklı şehrin güneybatısında ve 65 kilometre uzaklıkta şirin ve tarihi bir kasabadır.
Tarihi İpekyolu üzerinde bulunan Taraklı, Ertuğrul Gazi zamanında Osman Bey’in silah arkadaşlarından Samsa Çavuş tarafından Bizanslıların elinden alınması Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan öncesine gidiyor, bir rivayete göre 1289, bir diğerine göre 1293.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde halkın şimşir tarak ve kaşık yapmasından dolayı Yenice Tarakçı olarak geçen kasabanın adı zamanla Taraklı’ya dönüşür.

Ölümün eşiğinden dönmek

Hz. Âdem’in yeryüzüne indirildiğinden her gün kaç kişinin öldüğünü takip ettiğimiz bugünlere gelinceye değin insanoğlu için değişmeyen bir hakikat var. Süleyman Çelebi bu hakikati çok veciz bir şekilde dile getirmiş:

Her ne denlü çok yaşarsa bir kişi
Âkıbet ölmekdürür ânın işi

İsterseniz 150 yıl yaşayın, sonunda ölüm gelip bizi bulacak. Ölüm ne kadar eski ise ölümsüzlüğü aramak da o kadar eski.

Hukuk sadece yasalarda mıdır?

Hukuk denilince aklına kanun, mahkeme, yasa ve yönetmelik gelenlerden misiniz? Eğer öyleyseniz bundan sonra yazdıklarımı lütfen dikkatli okuyunuz.

Rahmetli babama birini tanıyıp tanımadığını sorduklarında hukukumuz vardır, derdi bazı tanıdıkları için. Ben anlamazdım bu cümle ile babamın ne demek istediğini. Anlamak için daha çok fırın ekmek yemem gerekeceğini de bilmezdim.

Mitoloji, efsane, menkıbe

Mitoloji dediğimizde eğer önünde başka bir sıfat gelmezse akla antik Yunan ve Roma mitolojisi gelir. Batı'da gelişen sanatlar da mitolojik kahramanlar ve özellikleri bilinmeden anlaşılmaz. Mitolojileri de efsaneler takip eder. Efsane dini bir mahiyet alırsa da menkıbe olur. Bu değişim ve gelişimi bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım.

Unutulan bir Muharrem adeti: Hadîkatü's-Suedâ okumak

Malum Muharrem ayına girdik, aynı zamanda yeni bir hicri yıla. Peygamber efendimizin gözünün nuru ve çok sevdiği torunu Hz. Hüseyin'in, Muaviye'nin oğlu Yezîd'in emriyle Basra valisi Ubeydullah b. Ziyâd tarafından 10 Muharrem 61'de (10 Ekim 680) Kerbelâ'da şehid edildi. Bu tarihten itibaren Müslümanlar, özellikle Şii dünyası bu olayı her yıl hatırlayarak acısını tazeledi. Türkler de Şiiler kadar abartılı olmasa da Muharrem gelince özellikle tekkelerde Hz. Hüseyin'in şehadetini anlatan ilahilerle Kerbala'yı anmayı adet haline getirdiler.

Batı'ya doğru yürüyen Aslan'ın Anadolu'daki ilk fethi: Ani

Ağustos zaferler ayı. Neredeyse büyük bir zaferin yıldönümü olmayan günü yok. Son birkaç yıldan beri de 26 Ağustos günü bize Anadolu'nun kapılarını ardına kadar açan Ahlat ve Malazgirt Anadolu'nu Fethi 1071 Anma Günü'nü kutluyoruz.

Bu arada Cumhurbaşkanlığı himayelerinde gerçekleşen kutlamalardan bahsederken bölgeyi ve önemini çok iyi bilen ve bizlere öğreten merhum Haluk Dursun Hoca'mızı minnet ile bir kez daha yad edelim.

Ramazanda ne okumalı?

Yine bir mübarek ramazan ayı içindeyiz. Yenilenme ve muhasebe ayı. Kişinin kendini mercek altına aldığı ve düzeltmeye çalıştığı ay. Kötü alışkanlıkları olduğunu düşünenler bırakmaya çalışacaklar. İbadetlerini gereğince yerine getiremediklerini düşünenler bundan sonra daha düzenli yapmak için kendilerine söz verecekler. Dindar olduğunu düşünenler de daha zahidane yaşamaya çalışacaklar, daha çok nafile ibadet yapacaklar.

Bir kadem-i şerif öyküsü

Her ramazanda yaptığımız işlerden biri de Hz. Peygamber’e ait eşyaları ve izleri taşıyan nesneleri teberrüken ziyaret etmekti. Bu sene ziyaretten mahrum kaldığımız bu emanetlerden biri de kadem-i şerif, yani peygamberimizin mübarek ayaklarının izi.

Kadem ayak demek. Sonuna gelen şerif ise mübarek ve kutsal anlamında kullanılan bir sıfat. Kadem-i şerif ise mübarek ayak anlamına geliyor ve Hz. Peygamber’e ait ayak izlerinin olduğu taşları veya tuğla zeminleri ifade etmek için kullanılıyor.

“Nakş-ı kadem-i saâdet” de denilen kadem-i şeriflerin önemli bir kısmı İstanbul’da. 

Devamını okumak için tıklayınız.

On bir aydan beri beklenen misafir

Bu yıl da Ramazan’a kavuştuk çok şükür. Biraz mahzun geldi ama olsun geldi ya. Kavuştuğumuz için binlerce kez şükürler olsun.

Ramazan gelmeden yapılan hazırlıkları sıralayacak halim yok ama birini de söylemeden duramayacağım. O da ramazanı şiirle karşılama adeti.

Eski şairlerimiz ramazanın gelişini ramazaniye adını verdikleri şiirler yazarak karşılarlardı. Ramazaniye yazan şairlerden biri de Bahtî mahlasıyla şiirler yazan I. Ahmed’dir. Tebası hoş geldin der de sultanı demez mi?

Sultan Ahmet olarak şöhret bulan I. Ahmet Osmanlı sultanlarının en dindarlarından biridir. Kardeş katlini uygulamayarak en büyüğün sultan olmasına imkan sağlayan geleneği başlatan da odur. Henüz 27 yaşında iken vefat eden Sultan Ahmet’ten kaynaklarda hayırsever, zahid, mütevazi, cömert ve sanatkarları himaye eden biri olarak bahsedilir. Aziz Mahmut Hüdayi’ye karşı çok hürmetkar olan padişaha karşı Hüdayi de kayıtsız kalmamış, onun birkaç şiirini bestelemiştir. Yaptırdığı Sultanahmet Camii ile unutulmaz sultanlar arasında giren Sultan Ahmet, camiin inşaatı başlarken yorulana kadar kazma sallayarak bizzat çalışmıştır. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Miracı bir de ediplerden dinleyin

Kandil gecelerini nasıl ihya edersiniz? Sadece ibadet ederek mi? Benim birkaç yıldan beri yaptığım bir iş var. Edebiyatımızda miracı anlatan eserleri okumak veya mevlitlerin miracın anlatıldığı bahisleri okumak. Bu sene malum, evlerdeyiz, çocukları da toplayıp yüzyıllardan beri bu topraklarda yapıldığı gibi sesli okumak niyetim var. Belki bu vesile ile böyle bir adet başlatırım evde.

Hz. Peygamber’in miraç mucizesini öğrenmek için aklımıza gelen ilk kaynak siyer kitaplarıdır. Onlardan da ilgili bahis okunabilir. Ama ille de edebi metinler. Niçin ısrar ettiğimin anlaşılması için bir örnek vereyim. Hamidullah’ın meşhur siyer kitabından tamamını alıntılamayacağım için sadece miraç olayının gerçekleştiği gecenin başlangıcını şuraya alayım:

Devamını okumak için tıklayınız.

Bedr'in aslanları ancak o kadar şanlı idi

Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale şehitleri ve gazileri için yazdığı şiirin Türk edebiyatının abidevi metinlerinden biri olduğu erbabının ve ehlinin kabul ettiği değişmez bir hükümdür. Büyüklüğü hem konusundan hem de şiirin kusursuz olmasından geliyor. İçerik ve biçimin mükemmel olduğu bu şiirin Çanakkale şehit ve gazilerinin Bedir savaşına katılan ashab-ı kirama benzetildiği mısraı zaman zaman tartışılıyor.

Sadece o mısraı aldığımda meselenin anlaşılmasında sıkını yaşanacağını düşündüğüm için birkaç beyit öncesinden alarak alıntılıyorum.

Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor; 
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! 
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. 

Devamını okumak için tıklayınız.

İstiklal Marşı'nın diğer milli marşlardan farklı olan tarafı nedir?

12 Mart 1921. İstiklal Marşının kabulünün üzerinden 99. yıl geçmiş. Merak ettim ve birkaç ülkenin milli marşının ilk mısraını tetkik ettim ve bizim milli marşımızla mukayese etmek istedim. Milli marşları okuduğumda bir kısmının ülkenin güzelliklerine övgü, bir kısmı tarihine saygı, bir kısmı bağımsızlık mücadelesi ve bir kısmı da halkı öne çıkarıyor.

Ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Mesela Almanlar. Almanların milli marşı;

Birlik, hak ve özgürlük 
Alman vatanı için

ile başlıyor ve

Almanya Almanya her şeyin üstünde 
Dünyadaki her şeyin üstünde.

Devamını okumak için tıklayınız.

Ne Mustafa ne akıncı

Kıbrıs’ın İslam’la tanışmasının tarihi 649, Türklerle tanışmasının tarihi 1571 yılına kadar gider. İslam’ın kalıcı olması ise Türklerin adayı 1571’de fethetmesiyle mümkün olur. 1964-1974 arasında Kıbrıs Türkleri adanın Türk ve Müslüman olarak kalması için bir kez daha canlarını feda ettiler ve 1571’den beri adanın Müslüman ve Türk kalmasını sağladılar. Ada Türkleri onca baskıya rağmen adada dimdik ayakta duruyor ve durmaya da devam edecek.

Kıbrıs Türkü Türkiye’de layıkı vechile pek bilinmez. Kıbrıs’ı da pek bilmeyiz aslında. Öyle birkaç gün geçirmekle bilinecek bir yer değildir. Kıbrıs Türkü Batı Trakya ve Doğu Rumeli Türklerinin kardeş çocuklarıdır. 14. Asırda Balkanlara akan Türkmen obaları 1571 fethinden sonra da bu sefer Kıbrıs’a geldiler. O tarihten beri de oradalar ve kıyamete kadar orada duracaklar.

Devamını okumak için tıklayınız.

Şah İsmail namaz kılar mıydı?

Basında çıkan cemevlerinin ibadethane sayılıp sayılmaması tartışması bana, birkaç yıl önce sosyal medya ortamında bir arkadaşımızın sorduğu şu soruyu hatırlattı:

Yardım talebi: Aşağıda kaydedilen "Şah Hatâyî" mahlaslı nefesteki "İki rek'at namaz"ı anlamakta zorluk çekiyorum, anlamama yardımcı olabilir misiniz?

Şâhım gelir sağa sola bakınur
Şah hışmından gökte melek sakınur
Allah deyu ism-i a'zam okunur
İki rek'at namaz vardır kılana"

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

Miftahu’s-Saâde’ye göre hoca ve talebe

Nasreddin Hoca’nın fıkraları meşhurdur ve her biri bir hikmet taşır. İlk dinlediğimizde güleriz ama biraz düşününce ilk aklımıza gelen anlamından çok daha derin anlamları olduğunu fark ederiz.

Söylediklerimi bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım. Hoca’ya sormuşlar;

  • Hocam, eskiyen ayı ne yaparlar?
  • Ne yapacaklar, kırpıp kırpıp yıldız yaparlar!

Fıkra bu kadar. Eski ay nedir, yıldızlar kimlerdir, düşünelim mi biraz?

Devamını okumak için tıklayınız.

Susarak konuşanların filmi: Dilsiz

Murat Pay’ın Maşuk’un Nefesi ve Miraciyye isimli belgeseler filmlerinden sonra beklediğim ilk uzun metrajlı filmi Dilsiz’i vizyondan çabucak kalkacağı endişesiyle bir arkadaşımla birlikte gün içinde işi gücü bırakıp gittim ve seyrettim. İyi ki gitmişim, odama döndüğümde sabahki halimden eser yoktu üzerimde. Muhabbet yağmuru ile yıkanmış gibiydim ve adeta ruhum temizlenmişti.

Başından sonuna kadar gözümü kırpmadan seyrettiğim filmde ara verildiğinde aklıma ilk gelen şey filmin şeridi mi koptu yoksa bir başka arıza çıktığı oldu, ara olabileceğini hiç düşünmedim bile. Filmin sonunda jenerik dönerken fonda çalan şarkı bitmeden kimse salondan çıkmak istemedi. Sanki film bitmemişti ve devam edecek gibiydi. Salonu temizlemeye gelenler olmasa kimsenin çıkacağı yoktu salondan. Emeği geçen herkesi tebrik ederim.

Devamını okumak için tıklayınız.

İkinci hırkanın, Hırka-ı Saadet’in öyküsü

Bir önceki yazımızda Hz. Peygamber’in veladetini tes’îd ettiğimiz şu günlerde size onun iki hırkasının, Hırka-ı Şerif ve Hırka-ı Saadet’in öyküsünü anlatacağımı söylemiş ve Veysel Karani’ye verilen Hırka-ı Şerif’in hikayesini anlatmıştım. Sıra ikinci hırkanın Hırka-ı Saadet’in hikayesinde.

Hırka-ı Saadet

Hz. Peygamber’in bir şaire hediye ettiği ikinci hırka bugün Topkapı Sarayı’nda, Kutsal Emanetler Dairesi’nde.

Hırka-i Saâdet, 124 cm. boyunda geniş kollu, siyah yünlü kumaştan dikilmiş krem renginde yün astarlı bir hırka. Kumaş uzmanları bu hırkanın gerçekten Hz. Peygamber’e ait olup olmadığını inceliyorlar ve o devre ait olduğu anlaşılıyor. 

Devamını okumak için tıklayınız.

İki hırkanın öyküsü

Hz. Peygamber'in veladetini tes'îd ettiğimiz şu günlerde size onun iki hırkasının, Hırka-ı Şerif ve Hırka-ı Saadet'in öyküsünü anlatmak isterim.

Hırka elbise üstüne giyilen, genellikle ceket boyunda, yün veya pamukludan yapılmış, önü açık, kollu, dışarıda veya soğuk havalarda evde de giyilen bir kıyafet. Peygamberimize hürmetlerinden dolayı dervişler de hırka giyerler.

Kıbrıs bizim neyimiz olur!

Geçen haftayı KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın yaptığı, o adı ve soyadı taşıyan birine hiç yakışmayacak talihsiz ve incitici açıklamayı tartışarak geçirdik. Başta siyasiler olmak üzere gereken cevabı Türkiye’de ve KKTC’de fazlasıyla aldı ve alacak. Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden bir zatın çevresinde kendisine Türkiye’nin içinde bulunmuş olduğu şu ortamda böyle lakırdılar etmesinin ne siyaseten ne de ahlaken doğru olduğunu söyleyecek bir Allah’ın kulu yok muydu?

Ona üstelik yazılı yaptığı bu açıklamanın Türkiye’de PKK/YPG’nin savunulması anlamına geleceğini, kamuoyunda büyük tepki çekeceğini hatırlatacak bir danışmanın olmaması bir başka fecaat. Var da uyarılmasına rağmen bu açıklamaları yaptıysa o zaman burada söylemeye dilimin varmadığı başka bir durum söz konusu ki o daha da beter.

Devamını okumak için tıklayınız.

Nedir bu Tahirlerin Nefi'den çektikleri

Adı Tahir olup da Nefi’nin meşhur şiiri ile yapılan bir espriye muhatap olmayan var mıdır, bilmem. En azından bizim ve bizden sonraki neslin yoktur herhalde. Hâlen edebiyat derslerinde bu şiir örnek olarak veriliyorsa yeniler de bilir. Nefi’nin bahsini edeceğimiz şiiri, derslerde özellikle edebi sanatlar bahsinde tevriye için verilen örneklerin başında gelir ve şiir anlaşıldıktan sonra öğrenciler mutlaka gülerler. Hele bir de sınıfta Tahir adında biri varsa “Vay onun hâline!” Artık bir süre sınıfın esprilerine katlanmak zorunda kalmaktan başka elinden bir şey gelmez.

Methiye ve hicviye şairidir; Nefi. Dili çok keskin, bazen çok acıtıcı. Dostlarına bile kıyacak kadar gözü kararıyor, eğer canını sıkacak bir şey görürse. Bu yüzden de başına gelmedik kalmıyor. Affediliyor, yine yazıyor ve cezalandırılıyor.

Devamını okumak için tıklayınız.

Unutulan bir Murarrem geleneği: Hadîkatü’s-Suedâ okumak

Malum Muharrem ayına girdik, aynı zamanda yeni bir hicri yıla. Peygamber efendimizin gözünün nuru ve çok sevdiği torunu Hz. Hüseyin’in, Muaviye’nin oğlu Yezîd’in emriyle Basra valisi Ubeydullah b. Ziyâd tarafından 10 Muharrem 61’de (10 Ekim 680) Kerbelâ’da şehid edildi. Bu tarihten itibaren Müslümanlar, özellikle Şii dünyası bu olayı her yıl hatırlayarak acısını tazeledi. Türkler de Şiiler kadar abartılı olmasa da Muharrem gelince özellikle tekkelerde Hz. Hüseyin’in şehadetini anlatan ilahilerle Kerbala’yı anmayı adet haline getirdiler.

Bu ayda özellikle 9-11. günlerde üç gün oruç tutmak, tıraş olmamak, banyo yapmamak, elbiseleri değiştirmemek, cam bardakta su içmemek, kana kana su içmemek, sofralara bıçak koymamak, her türlü eğlenceden uzak durmak, 

devamını okumak için tıklayınız.

Bir adamın karakter sahibi olduğunu nasıl anlarsınız?

İnsan mı demeliydim yoksa? Bugünlerde adam-kadın tartışması kelimeler üzerinden yürütülüyor. Konudan sapmamak için o bahsi bir başka yazıya bırakarak sorumuzun cevabını aramaya başlayalım.

Bu soruya herkes farklı cevaplar verebilir. Hatta siz de bir ölçek geliştirebilirsiniz. Çevrenizde çok beğendiğiniz ve karakter sahibi olduğunu düşündüğünüz birini örnek alır, onun hayran olduğunuz özelliklerini sıralarsınız, alın size bir ölçek daha.

Ben bu sorunun cevabını Fevrî’nin Sokullu Mehmed Paşa’yı ve ahlakını anlattığı eseri Ahlak-ı Mehmed’de arayacağım ve yüksek seciye sahibinin nasıl olması gerektiğini izah etmeye çalışacağım. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Makdısî’ye göre Türklerin 25 fazileti

Çalışkanlığı ve üretkenliği ile örnek aldığımız hocalarımızdan Prof. Dr. Ramazan Şeşen, Cahız’ın Türklerin Faziletleri isimli eserinden sonra Ebu Muhammed el-Makdısî’nin Türk Memlüklerinin Faziletleri (İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2019) isimli eserini de Türkçemize kazandırdı. Hocamızı Memlüklular ve Eyyubiler üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra Arapçadan tercüme ettiği eserleri ile de biliyoruz. İslam coğrafyacıları ve eserleri üzerine olan çalışmaları alanında en önemli başvuru eseri.

Resmen emekli olsa da fiilen emekli olmayan ve birbirinden değerli eserleri dilimize kazandırmaya devam eden Ramazan Şeşen Hoca’nın son tercümesi olan el-Makdısî’nin eseri iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Memlüklular tarihi anlatılır iken ikinci bölüm Mısırlılara Türkler Mısır’ın tuzudur darbımeselini dedirten Memluk Türklerinin üstün meziyetlerine ayrılmış. Eser Abbasiler döneminde Türklerle tanışan Arapların Memlük Türklerine (1250-1517) bakış açısını yansıtması açısından önemli. Eminim günümüzde de Makdısî gibi düşünen Arapların sayısı düşünmeyenlerden daha fazladır. 

Devamını okumak için tıklayınız.

İskeçe'nin Ova Köylerindeki Türbe ve Tekkeler

İskeçe’nin etrafındaki yakın köylere ova köyleri denildiğini ben İskeçe’ye gelince öğrendim. Öğrenince tasnifi de ona göre yaptım. Kırklar Tekkesi ile başlayalım anlatmaya.

Kırklar Tekkesi

Kırklar Tekkesi adını yanına kurulduğu nehirden alıyor, diğer Yeniceler ile karışmasın diye buraya Yenice-i Karasu demişler. Bir zamanlar İskeçe’den daha büyük ve merkez iken zamanla İskeçe’ye bağlı bir köy haline gelmiş. Bazı yerlerin böyle kaderleri oluyor. Bir deprem, bir yangın, bir doğal afet her şeyi değiştirebiliyor. Yenice’nin de kaderi değişmiş.

Yenice’de İskeçe’de olmayan abidevi eserler var. Vezir Mustafa Paşa camii ve Defterdar Ahmet Paşa külliyesi gibi eserler İskeçe’de yok. Evliya Çelebi Yenice’den bahsederken İskeçe’den hiç bahsetmez mesela. Kaynaklarda Hasan Baba, Mahsun Baba, Mercan Ana, Müsellem Baba, Öksüz Baba, Taybe Sultan, Ali Baba ve Ahmet oğlu Ahmet Baba türbelerinin adının olması boşuna değil. Ama gittiğimizde elimizdeki listeden sadece Kırklar tekkesini bulabildik.

İskeçe Balkan Köyleri Türbe ve Tekkeleri

İskeçe Balkanlardan denize kadar uzanan, hem denizi hem de dağı olan harika bir yer. İskeçe, dağın bitip ovanın başladığı yerde olduğu için köyleri  Balkan köyleri ve ova köyleri olarak tarif ediyorlar. Balkan köyleri ile başlayalım biz de.

Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe

İskeçe’nin dağ kolunda bulunan köylerden biri Şahin. Bu sokaklarından bir arabanın zor geçtiği ve herkesin motor kullandığı köy adını Lala Şahin Paşa’dan alıyormuş. 1375’lerde kuruluyor köy, oldukça eski. Bu güzel köyde iki türbe var. Biri köyün içindeki camiin içinde, evet içinde yanlış okumadınız. Diğeri de camiin tam karşısındaki tepede. Bir rivayete göre ikisi de makam türbesi.

Bölgede daha önce hiçbir yerde görmediğim bir şey türbenin camiin içinde olması. Girişte, yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte. Muhtemelen cami yeniden inşa edilirken ve genişletilirken içeride kalmış olmalı. Camii de türbenin olduğu yere inşa etmişler zaten ilk yapıldığında. Türbenin duvara gelen taraflarında çini ile kaplanmış ve İstanbul Karaca Ahmet dergahından alınma şu ibare kuşak yazısı olarak dönülmüş: Hüve’l-Hayyü’l-Baki Menba-ı feyz-i Hüda mazhar-ı nûr-ı Hüda kutbü’l-arifîn Karaca Ahmed hazretlerinin dergah-ı muallâsıdır. 1350. Ketebehü Abdülkadir. Belli ki burası için yazdırılmış bu yazı. Aynı yazı bir mermer kitabe olarak da yazılmış ve sandukanın baş tarafında duvara dayalı bir şekilde duruyordu.

İskeçe Bektaşi Tekkesi ve Hacı Hasip Baba Türbesi

İskeçe’nin doğusundaki aşağı mahallelede Christou Kopsida 34’te bugün küçük bir kısmı kalmış bir Bektaşi tekkesi var. Gittiğimizde kapalı olduğu için içine giremediğimiz cadde ile sokağın köşesindeki kuçkuç tekkesi de denilen Hasip Baba tekkesi beyaz badanalı, kiremitli, orta büyüklükte kagir bir yapı. Önünde de dört mezar olan avlusu var. Belli ki büyük bir kısmı yola ve çevresindeki evlere gitmiş.

Tekke meşhur 1826 Vaka-ı Hayriye’den sonra tahrip edilir ve boşaltılır. Bu baskı uzun sürmez ve yirmi yıl içinde baskı gevşer, bir müddet sonra da Bektaşiler üzerindeki takibat kalkınca tekke yeniden faal olur. O dönemlerde postta Kesriyeli Hafız Kemalî Baba oturmaktadır. Hafız Baba’nın vefatının ardından yerine Limnili İbrahim Baba gönderilir. İbrahim Baba dergahın halini görünce üzülür ve İstanbul’dan, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’dan yardım ister. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba bu iş için o zamanlar 86 yaşında olan Sütlüce Caferâbad dergâhı postnişini Hacı Hasib Baba’yı görevlendirir ve gönderirken de tamirat için bir tarih düşürür. Bu dörtlük kitabe olarak hâlen dergahın girişinde kapının üstünde asılır. Bir kısı boyanmış kitabe şöyle:

Kuzey Yunanistan'ın incisi: Selanik

Türkler arasında Selanik ismini duyup da heyecanlanmayan var mıdır acaba? Jön Türk hareketinin beşiği, İttihad ve Terakki’nin kurulduğu, Gazi Mustafa Kemal’in doğduğu, Türklerin “İstanbul’un bir parçası”, Yahudilerin “şehirlerin anası” dedikleri Kuzey Yunanistan’ın en önemli şehri. Osmanlılar döneminde çok dilli ve çok kültürlü kozmopolit bir şehir iken günümüzde bu özelliğinden eser kalmayan bu güzel şehirden 1912 yılında çekildik. Bizim ardımızdan iki dünya savaşı iki deprem geçiren şehir bayağı değişmiş.

Selanik 1387 baharında Çandarlı Hayrettin Paşa ve Gazi Evrenos Bey tarafından fethedildi. Her yerde olduğu gibi Selanik’te de Türkler Rumlara çok iyi davrandı ancak Ankara Savaşı’ndan sonra Bizans’a geçen Selanik, tekrar Türk hakimiyetine geçmek için 1430 yılını bekleyecekti. Bizans’ın Venediklilere sattığı şehri zorlu bir muhasaradan sonra alan II. Murad Venediklilerden kaçan Rumları geri çağırdı, mallarını iade etti ve yüzyıllarca sürecek Türk barışı şehre hakim oldu. Hatta papazların Türklere gizli geçitleri göstererek şehrin alınmasında yardımcı olduğu ve bu yüzden manastıra imtiyazlar verildiği rivayet edilir. İspanya’dan kaçan Yahudilerin bir bölümü de Selanik’e yerleştirilince şehrin ticaretinin yanı sıra ilim ve kültür faaliyetlerini geliştirdiler ve Osmanlı coğrafyasında ilk matbaayı burada kurdular. Sebatay Sevi’nin de burada yetiştiğini hatırlatmama gerek var mı?

Tırhala yahut Trikkala

Biz Tırhala diyoruz, Yunanlar Trikkala/Trikala diyorlar. Arta’dan Orta Yunanistan’ın tam ortasında olan bu şehre dağların arasından geçerek gittik.

Tırhala Yunanistan’ın en eski şehirlerinden biri imiş. I. Beyazıd ve Gazi Evrenos Bey’in 1394’de sulh ile alır bu güzel şehri. Sırp yöneticilerden kurtulmak isteyen halk Hristiyan nüfusa ve kiliselerine dokunulmaması şartıyla Türklerin idaresini tercih ederler. Sulh ile alınan bu güzel şehir yine bir anlaşma sonucu 1881’de yeni kurulan Yunanistan kırallığına bırakılır.

Şehirde Türkler ve Rumların yanında İspanya’dan kaçıp Osmanlılara sığınan Yahudiler de yaşamaya başlar. Ticaretin geliştiği şehirde kırmızı keçi derisi meşhurmuş. Pamuk ve ipek de şehrin ekonomisini canlandıran ürünlermiş.

Narda yahut Arta

Narda

Arta

Orta Yunanistan’ın bir diğer güzel şehri de Arta yahut bizim deyişimizle Narda. Göl ile dağ arasındaki düzlükte kurulu bu küçük ve sevimli şehir denize yaklaşık 15 km uzaklıkta. Yanya’nın 70 km güneyinde yer alan Narda’ya dağların ve ormanların arasında geçen yaklaşık bir saatlik keyifli bir yolculuktan sonra vardık. Şehir adını yakınında bulunduğu körfezden alıyor. Barbaros Hayraddin Paşa’nın Preveze Deniz Savaşına hazırlanan donanmasını burada konuşlandırdığını söylersem sanırım daha iyi anlaşılacak. Preveze de Narda’ya 45 dakikalık bir mesefade zaten.

Şehir sulh ile bize geçmiş ve biz de sulh ile devretmişiz. Yanya’nın fethinden sonra despotunun Osmanlı Devleti’ni tanıması üzerine 1449’da Türklerin idaresine geçer ve ismini de Narda olarak değiştirir atalarımız. Narda demelerinin iki nedeni olduğu rivayet ediliyor. İlki körfeze dökülen ırmağın adından dolayı. Evliya Çelebi ise buranın narlarının şöhretinden dolayı bu ismin verildiğini düşünüyor. Ama bana Türkçe söyleyiş kolaylığından dolayı verilmiş gibi geliyor. Türkler ve Rumlarla birlike Yahudilerin de yaşadığı Narda dört asrı aşkın bir süre sonunda Berlin Anlaşması ile de (1878) Yunanistan’a bırakılır ve 1881’de fiilen terkedilir. Müslüman halkı da kuzeye göç eder.

Yanya yahut Ioannina

Yanya, Yunanistan’ın kuzeybatısında Epir denilen dağlık bölgenin çok önemli bir merkezi. Yarımada üzerine kurulu şehir coğrafi ve tarihi özelliklerinden dolayı turistlerin gözdesi. Kuzeyi ve doğusu dağlarla, batısı göl ile çevrili bu güzel kent Yunancada "Yahya'nın Şehri" anlamındaki adını koruyucu azizi olan Aziz John’dan alıyor.

Türkler Yanya’ya ilk önce şehrin despotunun Arnavut saldırılarına karşı yardım istemesi üzerine Gazi Evrenos Bey’in kumandanlığında 1390’larda gelir. Saldırıları savuşturan ve sükuneti temin eden Evrenos Paşa kalenin dışında, göl kenarında Livadiyot mahallesinde cami, mektep ve zaviyeden oluşan bir külliye kurar. Evrenos Paşa’dan kırk yıl sonra 1430’da sulh yoluyla alınır. Osmanlı döneminde Yanya gelişir, büyür ve şehir Ortaçağ kalesinin dışına taşar ve sancak merkezi olur. Epir’in bu önemli Bizans merkezi Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin sulh içinde yaşadıkları bir huzur kentine dönüşür.

Kesriye yahut Kastoria

Aynı adla anılan gölün kenarında kurulmuş güzel ve şirin bir kasaba Kesriye. Şehre girerken gördüğümüz manzaradan etkilendiğimizi söylersem sanırım güzelliği hakkında sizde kanaat oluşmasına yardımcı olurum.

Selanik’in yaklaşık 200 km batısında olan bu kasaba adını Yunanca “Kunduzların yaşadığı yer” anlamına gelen Kastoria’dan almış. Osmanlılar döneminde de şehir kürk ticaretinin merkezi imiş. O yüzden zengin kürk tacirlerinin yaptırdıkları muhteşem konakları var. Bir kale, kışla, camiler, medrese ve tekkelerin olduğu bu kasaba Yunan Ortodoks kültürü için de önemli bir yer imiş. 16. asırda irili ufaklı 72 kilise bulunuyormuş ve bir kısmında sanat değeri taşıyan freskler mevcutmuş. Beş yüz sene şehri yöneten Türklerin 72 kiliseden hiçbirine dokunmamaları ve günümüze kadar gelmesi sanırım anlayanlar için çok derin şeyler söyler ve ne kadar büyük bir millet olduğumuzun bir başka sağlam delilidir.

Sinan Bey'in şehri: Karaferye

 

Rivayete göre şehir ismini fatihlerinden almış. Gazi Evrenos Bey tarafından 1373’te fethedilen şehrin yönetimi ve korunması Karaferye Gazi’ye verildiğinden ismi ile anılır olmuş derler ama bana makul gelen diğer rivayet. Şehrin Yunanca adı Veria, eski Makedon krallarından Veres’in kızının ismine nispetle konulmuş. Kara sıfatı ise şehrin üç tarafını kuşatan kara ormanlardan gelirmiş. Ayrıca Türklerde renk isimlerinin aynı zamanda yön bildiren birer sıfat olduğunu düşününce ismin Rumca ismin önüne onu niteleyen bir ek ile oluştuğunu söyleyebiliriz. Karaveria’yı Türkler Karaferye olarak Türkçeleştirmişler.

Gazi Evrenos Bey Türbesi

Yenice-i Vardar (Giannitsa)

Yunanistan’da adı Yenice olan iki belde var. Biri günümüzde Giannitsa olarak bilinen Vardar Yenicesi veya Yenice-i Vardar, diğeri de Karasu Yenicesi, İskeçe’de. İkisinin iki ortak özelliği var, biri ilk kurulduklarında merkez olmaları. Diğeri, tanımlayan isimlerini yanlarına kuruldukları ırmaktan alıyor oluşları. Bu durum tesadüf olmasa gerek.

Sizlere anlatmaya çalıştığım Vardar Yenice’si Selanik’in yaklaşık 50 km kuzeybatısında. İsminden de anlaşılacağı gibi burası ilk defa Türkler tarafından kurulmuş bir şehir. Kuran da Rumeli’nin fethedilmesinde ve Türkleşmesinde büyük emekleri olan Batı Trakya fatihi Gazi Evranos Bey. Her ne kadar çoğu günümüze kadar ulaşmamışsa da Gazi Evrenos Bey şehrin üst tarafına cami, kervansaray, imaret, medrese gibi her Türk beldesine olan binaları inşa ettirmiş, halkın ihtiyacı olan suyu da 10 kilometre uzaklıktaki dağdan yer altından ve kemerlerle şehre akıtıp hamamlar ve çeşmeler yaptırmış.

Cüppe giymenin de bir adabı var

Haziran ayı mezuniyet ayı. Özellikle 15’ne kadar ilk, orta ve liseler, 15’inden sonra da üniversitelerin mezuniyet törenleri oluyor ve mezunlar ile aileleri de bu güzel ve mutlu günlerinde çektirdikleri fotoğrafları sosyal medyada bol bol paylaşıyorlar.

Paylaşmalarında bir sorun yok, mezun olan öğrencilerin buna hakkı var. Normal olmayan ise bu işin iyice amiyane tabir ile cılkının çıkması, neredeyse belediyenin düzenlediği kurslar için bile mezuniyet törenlerinin düzenlenmesi ve cüppe giyilmesi.

Bazı törenlerde cüppe giyildiğini görünce gülüp geçiyoruz ama üniversitelerde de garip ve tuhaf mezuniyet törenleri ve cüppe giyip kep fırlatma törenleri düzenlendiğini görünce ister istemez sadece gülmüyor, aynı zamanda üzülüyoruz. 

Yazının devamı için tıklayınız.

Asker oldum piyade

Malumunuz, geçen hafta yeni askerlik kanunu Cumhurbaşkanı’nın imzalamasıyla resmen yürürlüğe girdi. Artık yeni bir dönem başlıyor. Yeni askerlik sistemi ne getirecek ne götürecek bilmiyorum, ülkemizin güzide güvenlik uzmanları tartışadursun. Ben yine meselenin başka tarafındayım. Askerlik kısalıp bedelli kanunlaşınca aklıma askerlik günlerim geldi. Korkmayın lütfen, burada size uzun uzun askerlik anılarımı anlatmayacağım elbette. Haberi okuyunca aklıma gelen bir mektuptan bahsedeceğim.

Bu arada mektuplardan bahsedince yaşlandığımı ve geçen asırda kaldığımı hissettim birden. Neyse, bu konuyu daha fazla deşmeyeyim.

Devamını okumak için tıklayınız.

Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'ye neden karşı çıktı?

Öyküsü olan kitapları daha sahici bulurum. Bu kitabın da bir öyküsü var. Sayar Hoca'nın Fatih'teki evlerinin bir arka sokağının adı Bedreddin Simavi Sokağı ve bu sokaktan yıllarca sokağa ismini veren zatı düşünmeden geçmiş. Kendisine Varidat şerhini bizzat belirterek miras bırakan dedesi ve mensubu bulunduğu muhit için oldukça önemli ve değerli olan Şeyh'in nasıl biri olduğunu anlaması ise çok sonraki yıllarda olacaktır. Dedesinden sadece kitap tevarüs etmemiş, Bedreddin'e karşı muhabbeti de geçmiş. Bu kitap bu haliyle müşfik ve hoca bir dedeye karşı yerine geç de olsa getirilen bir teşekkür. Çocukluğundan kalan hatıraların onu olgun yaşlarında çıkacağı yolculukta arkadaşlık ve rehberlik yaptığını görüyoruz. Hoca'nın Şeyh Bedreddin ile arasında bir duygusal bağ olduğunu görmek ve söylemek de mümkün. Bu bağ kimi yorumlarında Hoca'yı öznel davranmaya sevk etmiş olabileceğini düşünmedim değil.

Devamını okumak için tıklayınız.

Ortaçağın Gökdelenleri: Katedraller

Birkaç günden beri dünya 'teki Notre-Dame Katedrali'ni konuşuyor. Çatısında çıkan  binanın üst kısmını ortadan kaldırdı. Çok şükür ki yangın iç kısımlara sıçramadan kontrol altına alınabildi ve artık kaç yıl süreceğini bilemediğimiz bir tamir ve tadilat sürecine girecek.

Murat Bardakçı yazınca öğrendik: Meğer 'in  hayâli "Notre-Dame'ın kulelerine sancak dikmek"miş. Otranto seferinden dolayı 'yı duyar, bilirdik ama 'i ilk defa duymuş olduk.

Fatih'in, kulelerine sancak dikmek istediği Notre-Dame Katedrali hakkındaki bilgileri kısa bir sorgulama ile internetten öğrenebilirsiniz. Merak edip de birçok örneğini gezdiğim katedraller hakkındaki izlenimlerimi anladığım ve gördüğüm kadarı ile anlatayım:

Devamını okumak için tıklayınız.

Medreseler hakkında ne biliyoruz?

Bizim tarihe taraflı yaklaşmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Bizim için bir şey veya kişi ya çok iyidir ya da çok kötü. Hepimizin zihinlerinde muhtelif kaynaklardan beslenen önyargılar var, ismini duyduğumuz anda bazen düşünmeden ezberlenmiş o cümleler dökülüverir ağzımızdan.

Medreseler de böyle. Okullarda bize öğretilen medreselerin kötü ve geri olduğu, ülkenin gelişmesinin önündeki kurumların başında geldiği değil mi? Acaba gerçekten öyle mi? Medreseleri ne kadar tanıyoruz? Batılılar kadar tanımadığımız kesin.

Devamı için tıklayınız.

Kılıç yetmez, kalem de olmalı

Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki söz düellosu

Bir yönetmen veya roman yazarı bana Osmanlı hanedanından kimin hayatını film yapayım veya yazayım diye sorsa hiç düşünmeden Cem Sultan ve Şehzade Mustafa derdim. Şehzade Mustafa bir sonraki yazının konusu olsun, Cem Sultan’ı neden söylediğimi açıklamaya çalışayım.

Cem Sultan öyle birkaç satırla anlatılacak sıradan bir şehzade değil. Şehzade olarak bilinse de aslında o bir sultan. Diğer şehzadelere pek verilmeyen sultan lakabının onda ne güzel durduğunu görmüyor muyuz? Ha isminin önünde ha ardında ne fark eder!

Kendisi de çok iyi bir eğitim alan Fatih Sultan Mehmed oğullarının da çok iyi bir eğitim alması için bir babanın yapabileceği her şeyi yaptı. Cem Sultan henüz küçük bir çocukken Edirne Sarayı’nda Arapça ve Farsça’yı öğrendi, şiirle tanıştı. Öyle ki Kastamonu sancak beyliğine tayin edildiği sırada, daha on yaşında iken gazel yazdığı rivayet edilir. Çünkü şehzadeler bir yandan silahşörlük ve binicilik talimleri alırken öte yandan devrinin en büyük alimlerinden ve şairlerinden ilim ve kültür tahsil ederlerdi. O yüzden Konya’ya gittiğinde çevresine Sa‘dî-i Cem, Haydar, Sehâyî, La‘lî, Kandî ve Şâhidî gibi şairleri topladı. Cem Sultan bu şairlerden bir kısmı ile sadece yediklerini içtiklerini değil, kaderini de paylaştı. O yüzden onlara “Cem şairleri” dendi. Böyle bir dostluğun ikinci örneği var mı bilmiyorum.

Deliler: Korku bile onlardan korkardı

Deliler ismini son zamanda gösterime giren bir film sayesinde sıkça duymaya başladık. Böylece tarihimizin pek bilinmeyen bir yönünü de öğrenmiş olduk. Deliler 15. yüzyılın sonlarında Fatih döneminde Rumeli’de kurulmuş hafif süvari birliği. Kelimenin aslı bir rivayete göre “delil”, bir başka rivayete göre “dilir” iken zamanla hiçbir akıllı insanın yapmaya cesaret edemeyecekleri işleri yaptıklarından dolayı halk bunları deli diye çağırır olmuş

Devamı için tıklayınız.

Mağusa Lala Mustafa Paşa Camii (St Nicholas Katedral)

Bana “Suriçi’nin en büyük, en önemli ve en güzel binası hangisidir?” diye sorsanız hiç düşünmeden Lala Mustafa Paşa Camii derim. Cami derken Ortaçağların gökdelenleri olan katedralden çevrilme bir cami. Çünkü Türkler bir şehri fethettiklerinde ilk olarak şehrin büyük kiliselerinden birini fetih hakkı olarak camie çevirir, daha sonraki yıllarda da yeni bir cami inşa ederlerdi. Bu kuralı Mağusa için yarım işletmişler. Şehrin en büyük kilisesini camie çevirmişler ama daha sonra yeniden büyük bir ulu cami inşa etmemişler.

Türkler 9 Ağustos 1571 perşembe günü görkemli bir törenle Mağusa’ya girerler. Fetih hakkı olarak şehrin en büyük ve görkemli kilisesini içindekileri boşaltıp minber ve mihrab ilave ettikten sonra camie çevirirler ve Lala Mustafa Paşa ilk cumayı maiyetindekilerle birlikte 17 Ağustos 1571’de burada kılar. Sinan Paşa da bir yıl sonra katedralin çan kulelerine minare ekler. Kuşatma esnasında isabet eden güllelerle dökülen taşlar yerine konulur, yıkılanlar yapılır. Bunu yaparken de genel görünüşü muhafaza ederler. O kadar muhafaza ederler ki Sinan Paşa’nın fetihten bir yıl sonra çan kulesine eklediği minaresi olmasa cami olduğu hiç anlaşılmaz.

Mağusa Surları

Ortaçağlardan günümüze kadar ulaşan en uzun ve kalın surlar Mağusa’da bulunuyor. Dimdik ayakta duran surlar Ortaçağ ve Rönasans askeri mimarisinin en önemli örneği aynı zamanda. Sadece bu surları gezerek Ortaçağda bir şehrin nasıl savunulduğunu ve nasıl kuşatıldığını anlayabilir ve anlatabilirsiniz.

Surlar ilk kez Lusinganlar tarafından inşa ediliyor. Elli metre mesafe ile iki sıra halinde inşa edilen surların dış duvarları daha alçak. İç surlar ise yüksek olmasına karşın kalın değillerdi ama devrine göre oldukça muhkemdi. Çünkü ateşli silahlar henüz kullanılmıyordu. Venedikliler kaleye hakim olunca artık yaygınlaşmış olan ateşli silahlara karşı surları kalınlaştırarak güçlendirdiler. Surların çevresine hendekler kazmayı da ihmal etmediler.

Yaklaşık kare planlı şehrin etrafını saran 3.8 km uzunluğunda, 18 metre yüksekliğinde, bazı yerlerinde 9 metreyi bulan genişlikte 15 kulesi olan oldukça büyük surlar iri kesme taşlar kullanılarak yapılmış.

Yakın dönem tarihine ışık tutan bir kitap: Yozgatlı İhsan Efendi

Yıllarca çok önemli görevlerde bulunduğu ve çok başarılı yayınlara imza attığı halde sadece ilgili kimseler tarafından bilinirken Cumhurbaşkanı adayı olunca tüm Türkiye’nin tanıdığı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kırk yılı aşkın bir süreden beri babası İhsan Efendi hakkında topladığı bilgileri derleyerek kitaplaştırdı ve geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Kitap sadece İhsan Efendi’nin hayatını değil, Osmanlının son dönemini, bir Osmanlı alimini, yurtdışında yaşayan bir Türkün hayatını, Osmanlılığın ne demek olduğunu bu kitapta somut olarak görüyoruz.

Kitabı elime alınca bitirmeden bırakamadım. Özellikle meraklıları heyacanlandıracak bilgilerin ve anekdotların yer aldığı kitap birçok konuda bilinenleri tashih edecek, merak edilen konulara açıklık getirecek ve yeni tartışmalara yol açacak bilgilerin yanı sıra Osmanlıların son dönemleri, Cumhuriyet’in ilk yılları Türkiye’si hakkında bilgi bulabileceğimiz, dönemin bir taşra şehri, o şehrin ileri gelen bir ailesi, eğitimi, Mısır ve Ezher, Ezher’e giden Türk öğrenciler ve bugüne kadar hakkında yazılmayan bir şeyin kalmadığı Mehmet Akif hakkında bilgi veren eşsiz bir kaynak. Yalnız sıradan bir okurdan daha fazlasını istiyor ve bekliyor kitap. Eğer satır aralarını okuma beceriniz varsa yazılanlardan daha fazlasını da kitaptan öğrenebilirsiniz.

Kıbrıs'ta bir antik kent: Salamis

İsmi ilk defa İ.Ö. 6. asırda duyulan Salamis, Mağusa’nın 6 km kuzeyinde deniz kenarında, bir zamanlar suların aktığı Kanlıdere olarak bilinen Pedios nehrinin döküldüğü yerde kurulmuş Kıbrıs’a gidince mutlaka gezilip görülmesi gereken bir antik kent. Peşinen söyleyeyim, burayı gezmeyi düşünüyorsanız ekimden mayısa kadar olan dönemde gidin ve yanınızda mutlaka yiyecek ve içecek bulundurun. Birkaç saatten önce gezilemeyecek bu yerde dolaştıktan sonra çevresinde ve içindeki ağaçların altında birşeyler içmek ve atıştırmak gerekebilir. Bir de yürüme sorunu olanlar sadece girişe yakın yerleri ziyaret etmekle yetinsinler. Zira parkur hem uzun hem yorucu.

Anadolu’dan gelen kavimler ve Akalar tarafından kurulduğu söylenen Salamis’in tarihi M. Ö. 11. asırda Fenikelilere kadar uzanıyor. İÖ 6. yüzyılda para basılan bu şehrin adına ilk kez 6. yüzyıla ait yazıtlarda rastlanıyor. Arkeologlara göre Enkomi İÖ 1075 yılında büyük bir deprem geçirdikten sonra halkıyavaş yavaş buraya göçerek Salamis'i kurmuşlar. Kıbrıs’ın kaderi ne ise Salamis’in kaderi de o olmuş. Akdeniz’e hakim olmak isteyen her egemen güç Kıbrıs’ı ve onun zengin şehirlerine hakim olmak isteyince bundan Salamis de bundan nasibini almış.

Sofyalı Bâlî Efendi ve Türbesi

En kolay bulduğumuz türbelerden biri Bâlî Efendi türbesi idi. Navigasyona yazdık ve elimizle koymuş gibi bulduk. Ancak Bâlî Efendi olarak yazarsanız bulamazsınız, Hram Sveti Prorok İliya yazacaksınız. Çünkü kiliseyi türbenin bahçesine inşa etmişler.  Ve türbe yoldan görünmüyor. Kiliseye gider gibi bahçesine gireceksiniz, sağa dönüp kilisenin yanından arka tarafa geçeceksiniz, solda sevimli öksüz ve yetim bir çocuk gibi yalnız duran türbeyi sizi bekliyormuş gibi görürsünüz.

Türbenin bulunduğu semtin adı olan Salahiye’nin ilginç bir öyküsü var. Salahiye denmesinin nedeni bir rivayete göre bölgeye bir camii inşa ettiren Kadı Yusuf Salahaddin’den geliyormuş. Bâlî Efendi’nin türbesinin ardından burası Bali Efendi olarak bilinmeye başlamış. Bulgarlar başa geçince de ismi Bulgarlaştırmışlar, Balcı Köy manasına Medeno Selo adını vermişler. Derken Bulgarların başına geçen Alman prens, Vitoş dağının eteklerindeki bu köyü çok beğenmiş ve adı bu sefer Kralın Mekanı anlamında Kniajevo olmuş. O günden beri de bu isimle anılıyor.

Bâlî Efendi kimdir?

Bizden evvelkiler nasıl mektup yazardı?

Ahfâdı olduğumuz Osmanlılar dünyanın en düzenli ve kurallı devleti idi, dense itiraz edecek ilim adamının çıkacağını sanmıyorum. Dünyanın en düzenli ve zengin arşivine sahip olmaları onların devlet işlerini ve işleyişini adeta bir kanaviçe gibi ördüklerini gösteriyor.

Bu düzenli ve kurallı yapıyı öğrenmek için kaynaklara baktığımızda şaşkınlığımız ve hayranlığımız giderek artıyor. Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili: Diplomatik. (İstanbul: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, 1994) isimli eserinde bürokrasinin yazışmaları ve kurallarını görebiliyoruz. Peki devletin yazışmaları böyle ise halkın yazışmaları nasıldı? Onların yazışmaları da böyle kurallara bağlı mıydı?

Evet, onların bağlı olduğu kurallar vardı ama kuralları belirleyen toplumun bedi zevki idi. Vatandaşların yazışmalarında kolaylık ve alışkanlık sağlamak için kaleme alınan mektup, tebrik, tâziye, dilekçe gibi yazı örneklerinin yer aldığı inşa veya münşeat mecmuaları bize toplumun bedi zevkinin nasıl olduğunu gösterir.

Fahreddin Paşa'ya ait olduğu söylenen dörtlük üzerine

BAE’nin ne yaptığını bilmeyen dışişleri bakanının Fahreddin Paşa’ya bühtanda bulunan bir tweeti paylaşması üzerine gündem Fahreddin Paşa ile doldu. Hoş, ondan önce bizden birileri de buna benzer hezeyanlarda bulunmuşlardı, ağızlarının payları verildi. Tarihçiler televizyonlarda konuyu tartışıyorlar, anlaşıldığı kadarı ile bir müddet daha tartılaşacak. Ülkede neredeyse herkes Fahreddin Paşa’nın kim olduğunu öğrendi. Bu bakımdan faydalı olduğu bile söylenebilir. Yakında filmi, dizisi ve kitapları da çıkar.

Tartışma ülke gündemine yerleşince doğal olarak sosyal medyada da Fahreddin Paşa ile ilgili birçok paylaşımlar olmaya başladı. Bir tweette Fahreddin Paşa’ya atfedilen bir dörtlüğü görünce bu satırları karalamaya cür'et ettim. Söz konusu dörtlük şöyleydi:

Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz
Cân verir cânânı veremez Türkler
Ebedî hâdimü’l-harameyniniz
Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler

Tarihçiler için edebiyat bilgisi gerekli midir?

Tarihçiler için edebiyat bilgisi gerekli midir?

Yazıma başlıktaki soruyla başlıyorum. Tarihçiler için edebiyat bilgisi gerekli midir? Gerekliyse neden gereklidir? İyi bir tarihçi olmak için edebiyat bilmek gerekli midir?

Aslında bu soruyu çevirerek de sorabiliriz. Edebiyatçılar için tarih bilgisi gerekli midir? Osmanlı edebiyatı çalışan biri olarak bu soruya hiç tereddüd etmeden evet diye cevap veririm. Yararlandığım kaynakların neredeyse yarısı tarih kitapları ve araştırmaları. Lisans döneminde tarih bölümünden dersler almanın verdiği kolaylıktan ve aşinalıktan mıdır, bilmem ama benim hocalarımdan da gördüğüm iyi bir Osmanlı edebiyatçısı olmak için tarihçiler kadar olmasa da tarih bilgisine ihtiyaç duyduğumdur.

Bir edebiyatçı olarak tarih bilgisine bu kadar ihtiyaç duyarken iyi bir Osmanlı tarihçisinin edebiyat bilgisine ihtiyacının en az benim kadar olduğunu düşünüyorum.

Sanırım başlıkta sorduğum sorunun cevabını da vermiş oldum. Madem bir soru sorup cevabını da verdim, o halde gerekçelerini de açıklamam gerekir.

Şah İsmail Namaz Kılar Mı?

Facebook’ta bir arkadaşımızın şöyle bir paylaşımını gördüm:

Yardım talebi: Aşağıda kaydedilen "Şah Hatâyî" mahlaslı nefesteki "İki rek'at namaz"ı anlamakta zorluk çekiyorum, anlamama yardımcı olabilir misiniz?

Şâhım gelir sağa sola bakınur

Şah hışmından gökte melek sakınur

Allah deyu ism-i a'zam okunur

İki rek'at namaz vardır kılana"

Soruyu soran kişi muhtemelen iki rekat namaz ile ne kastedildiğini biliyordu. Emin olmak veya başka bir anlamı olup olmadığını öğrenmek için soruyordu. Belki de bir şeyleri öğretmek amacıyla sormuştu. Verilen cevaplar meselenin rayından çıkıp başka bir yöne doğru akmaya başladını gösteriyordu. Basit bir soru “Alevilikte namaz var mı, yok mu?” tartışmasına döndü.

Yapılan yorumları dört ana başlık altında özetleyebilirim.

Klasik Türk Şiirinde İbn Sina ve Hekimliği

GİRİŞ

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük alimlerinden biri olarak kabul edilen büyük İslam alimi ve filozofu İbn Sina, (981-1037) zekasıyla çok küçük yaşlardan itibaren çevresinin dikkatini çekmiş, küçük yaşlarda Kur'an-ı Kerim'i hıfz etmiş, dil ve edebiyatın yanı sıra dini ilimleri de tahsil etmiş büyük bir şahsiyettir. İbn Sina kendisini İbn Sina yapacak geometri, aritmetik ve felsefe derslerini babasından öğrenmiş, ilimde belli bir dereceye geldikten sonra da tıp ilmine ilgi duymuş ve üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Devrin meşhur hekimlerinden dersler alarak büyük bir hekim ve eczacı olmuştur. Bu başarısı onun saray hekimi olmasını sağlamış, böylece sarayın zengin kütüphanesinde bilmediği kitapları görmüş, bulamadığı kitapları okumuştur. Bu kütüphane ona İbn Sinâ olmanın kapılarını açmıştır.

Pirî Paşa Camii ve Türbesi

Yine bir pazar günü, üstelik hava da güneşli. Evde oturacak halimiz yok ya. Aldım tayfayı çıktık yola. Ver elini Lefke.

Lefke’yi çok severim. Zaman zaman giderim. Sessiz, sakin, yeşil ve huzur verici bir yer. Tarih Lefke’de evler, konaklar, camiler ve resmi binalar ile dimdik ayakta. Macunları, meşhur Yafa portakalı ve pekan cevizi ile hurması bütün tadlarıyla bizi selamlıyor. Lefke’yi dünyaya tanıtan bir diğer isim ise Şeyh Nazım Kıbrısî. Lefke’yi uluslarasılaştıran cami ve türbe adetâ birleşmiş milletler. Her milletten insan var ve İngilizce neredeyse Türkçe kadar konuşulan bir dil. Şeyh Efendi bile sohbetini hem Türkçe hem de İngilizce yapıyor.

Lefke’de üç camii var. Mahkemeler Camii, Şeyh Nazım Camii ve Pir Mehmet Paşa Camii. Bir diğer söyleyişle, Aşağı Cami, Orta Camii ve Yukarı Camii. En eskisi ise en sonuncusu ve ben sizlere sonuncusunu tanıtmaya çalışacağım.

Kantara Kalesi

Adanın doğusundaki bekçi

Kıbrıs’ın kuzey sıradağları üzerinde adaya gelen dost ve düşman gemileri gözetlemek üzere doğusundan batısına doğru dizilmiş üç kale var. En küçüklerini ortalarına almış üç kızkardeşe benzettiğim bu kalelerden ilk olarak ortasındaki Buffavento Kalesini yazmıştım, daha sonra da St Hilerion’u. Sıra adanın en doğusunda yer alan Kantara Kalesinde. Sizlere bu sefer bu kaleyi tanıtmaya çalışacağım.

Yine güneşli bir pazar günü, havanın henüz tam manasıyla ısınmadığı, terletmeyecek kadar serin, üşütmeyecek kadar sıcak bir bahar günü gezdim bu kaleyi. Denizden yaklaşık 700 metre yükseklikte bir noktada inşa edilen kale konum itibarıyla öyle bir yere kondurulmuş ki hem adanın kuzeyindeki denize, hem doğusundaki denize, hem Dipkarpaz’a kadar uzanan o çıkıntı yarımadaya, hem de Maserya ovasına hakim. Dolayısıyla kuş adaya kuzeydoğu ve doğudan gelecek her türlü gemiyi görmek mümkün.

Derviş ve Sultan

Yahut

Dervişler ve Sufi Çevreler Üzerine

Geçtiğimiz günlerde Haşim Şahin’in oldukça önemli bulduğum bir kitabı yayınlandı. Kitap Yayınevi tarafından yayınlanan bu kitapta yazarın daha önce muhtelif dergilerde ve kitaplarda yayınlanmış erken dönem Osmanlı toplumunun ruh ve zihin dünyasının şekillenmesinde müessir olmuş zevatın biyografilerini mihverine alan makalelerinden oluşuyor. Kitabın ismi kitabın ikinci bölümünü aynı zamanda; Dervişler ve Sufi Çevreler. Bu kitabı ben hazırlamış olsaydım Sultan ve Derviş adını verirdim. İçinde Gelibolulu’da Dini Hayat ve Klasik Çağ’da İstanbul’da Nakşıbendilik gibi yazıları dışarıda bırakır, bunların yerine yazarın Taptuk Emre ve Karaca Ahmed gibi aynı dönemde yaşamış mühim şahısları konu edinen makaleleri ilave ederdim ve Osmanlıların ilk iki asrının tarihini padişahlar ve dervişler üzerinden anlatmaya çalışırdım. Bu haliyle de konuyu bütünleştirmiş olurdum.

Saint Hilarion basit bir kale değildir

Saint Hilarion Efsaneleri

Saint Hilarion kalesini tanıtmaya çalışğım yazının sonunda kale ile ilgili efsanelerin ayrı bir yazı konusu olduğunu söylemiş ve bir sonraki yazıda sadece bu konuya ele alan bir yazı yazacağımı belirtmiştim. Sözümüzü yerine getirelim.

Her şeyden önce kalenin kendisine has bir karizması olduğunu ve efsane üretmeye uygun bir zemini bulunduğunu söyleyelim. Kalenin beni etkileyen tarafı taşların üzerinde olmanın verdiği bir vahşilik ve doğallıkla kale içindeki yapıların naifliğinin ve güzelliğinin bir arada uyum içinde olması. Bu eşsiz uyum bir o kadar eşsiz panoramik manzara ile birleşince insanların dikkatini çekmemesi ve etkilenmemesi mümkün değil. O kadar muhteşem bir görüntüsü var ki etkilenmemek mümkün değil. Söylenenlere göre Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler filmindeki kale bu kaleden mülhem inşa edilmiş. Filmi gözlerimin önüne getirmeye çalışınca aralarında gerçekten bir benzerlik olduğunu düşündüm.

 

Saint Hilarion Kalesi

 

Kıbrıs’ı doğudan batıya doğru kesen iki sıradağ var. Biri Zafer Burnu’ndan Koruçam’a kadar sıralanan bazı kaynaklarda Girne olarak da geçen ama daha çok Beşparmak olarak bildiğimiz ve söylediğimiz sıradağlar. Diğeri de Rum kesimindeki Türklerin Karlıdağ adını verdikleri Trodos.

Yaklaşık 170 kilometre uzunluğundaki Kuzeydeki sıradağlar üzerinde değişik dönemlerde yapılmış üç kale var: En doğusunda Kantara, ortada Buffevento ve batısında da Girne’nin sırtını dayadığı 732 metre yükseklikteki tepelerin üzerinde St Hillarion Kalesi. Gözetleme amaçlı inşa edilen bu üç kaleden bugün en sağlamı ve belli olanı St Hillarion. Sadece gözetleme değil, aynı zamanda Girne’den Lefkoşa’ya geçişi de kontrol eden bir noktada. Size bu kaleyi tanıtmaya çalışacağım.

Bir Hristiyan Ermişi: Aziz Barnabas

Kıbrıs doğal güzelliklerinin yanı sıra tarihiyle de oldukça dikkat çekici. Çok zengin bir tarihi birikim var burada. Antik Yunan ve Roma döneminden kalma şehir kalıntıları var. Erken Hıristiyanlık dönemine, özellikle Ortodoksluk için çok önemli din adamlarının mezarları ve adlarına inşa edilen kiliseler var. Bizans, Lusignanlar, Venedikler dönemlerine ait anıtsal mimari eserler var. Ve bizim için önemli iki dönem. Hz. Peygamber’in vefatının ardından başlayan Müslüman fatihlerin akınları ve Osmanlılar tarafından fethedilmesi. Bu iki dönemden kalan çok sayıda şehit mezarlarımız var.

Bu yazıda sizlere ilk dönem hıristiyanları açısından oldukça önemli bir ismi Aziz Barnabas’ı ve onun mezarını tanıtmaya çalışacağım.

Aziz Barnabas Türkiye’de daha çok yazdığı İncil ile bilinir. Bugün Ahd-i Cedîd olarak da bilinen Kutsal Kitap’ta yer alan incillerde teslîs ve enkarnasyon yer alırken Barnabas İncili’nde her ikisi de reddedilir. Bizleri heyecanlandıran kısmı ise peygamberimiz efendimiz Hz. Muhammed’in risâletini müjdeleyen ayetlerin Barnabas’ın incilinde yer alıyor olması. Bu nedenlerden dolayı Barnabas İncili Vatikan tarafından onaylanıp kabul edilmiyor.

Başını vermeyen bir başka şehit: Canbulat Bey

Güneşin doğuşunu her sabah diğer şehirlerden daha önce gören Mağusa Kıbrıs’ın en önemli iki liman şehrinden ve en önemli üç merkezinden biri. İnsanlar genellikle deniz için gelirler buralara, ama bana soracak olursanız tarihi yerleri ziyaret için gelin, yoruldukça da denize girin, derim.

Mağusa’daki en önemli mimari yapılardan biri kalesi. Kale ve surlar bugün için de çok önemli çünkü Ortaçağ askeri mimarisinin ayakta kalan en güzel örneklerinden biri. Surların her bir köşesinde bir kule var. Özellikle biri var ki dünyada okumuş yazmış herkes bilir. Shakespeare’in bir kısmı Kıbrıs’ta geçen aynı isimli oyunundan sonra çok meşhur olan Othello Kulesi. Sırf bu kuleyi görmek için gelen turistler var.

Lusignanlar tarafından yapılmış, Venedikliler tarafından kuvvetlendirilmiş bu muhkem surlar on bir ay süren zorlu bir kuşatmanın ardından aşılabilmiş (1 Ağustos 1571). Oldukça muhkem ve fethedilmesi hayli güç olduğu için de Kıbrıs’ta en son fethedilen yer olmuş Mağusa.

Saray ve Askerleri

Saray ve Askerleri

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerden önce farklı bir cumhurbaşkanı olacağını söylerdi. Şahsen, bu farklılığın cumhurbaşkanlığını icra biçiminde olacağını düşünürdüm. Ancak şu altı aylık dönemde gördüğüm bu farklılığın sadece icrada olmadığı, yapısal ve kurumsal birçok değişikliğin yanı sıra adet, teamül ve uygulamada da olacağı şeklinde. Bu sözlerle neyi kastettiğimi biraz daha açayım.

Çankaya Köşkü, Türk siyasi hayatının merkezinde mühim bir yere sahip birçok anlamı çağrıştıran zengin bir semboldür. Çankaya savaşları, Çankaya sofrası, 861 rakımlı tepeye çıkmak, Çankaya yolları yokuş vs hep farklı göndermeleri taşıyan ve her birinin farklı anlamları olan ve söylenildiğinde insanlara bir kelimeden daha çok şeyler ifade eden sembolleşmiş deyimlerdir. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı tarihi yazılacak olsa herhalde bu ve buna benzer kelimeler olmadan ortaya bir şey konulamaz, olaylar anlatılamazdı. Adeta makam ile bütünleşen, Cumhurbaşkanı ile neredeyse aynı anlamda kullanılan Çankaya bu kadar önemli olmasına rağmen altı ay geçmeden neredeyse unutuldu, gündemden düştü. Belki bunu söylemek için erken ama tarihte bir dönemi işaret eder oldu. Onun yerine, Beştepe’de inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Sarayı kullanılmaya başlandı. Bir anlamda muhalefet dediğini yapmış oldu, Tayyip Erdoğan’ı Köşk’e çıkartmadı, ama saraya gönderdi.

Kaybolan bir geleneğin ihyası: Mâşuk’un Nefesi

 

Murat Pay’ın yönetmenliğini yaptığı bir mevlithanın nasıl yetiştiğini gösteren Maşuk’un Nefesi isimli belgeseli seyrettikten sonra aklımda kalanları sizinle paylaşacağım.

Her şeyden önce belgeselin çekilme hikâyesi ile başlayayım. Murat Pay, eşiyle birlikte gezdiği sahafların birinde kelepir bir Mevlid nüshası bulur. 1 TL verip kitabı alırlar. Başlangıçta çok da önemli değildir, alınan bir çok kitaptan birisidir, derken yönetmenin eşi babasının Mevlid’i vezinli okuduğunu hatırlar ve bir gece bir türlü uyumayan kızının başında masal kitabı yerine babasından ve babaannesinden duyduğu şekilde, failatün failatün failün vezninde Mevlid’i okumaya başlar. Kızının sakinleştiğini ve rahatladığını görünce bu okumalar her akşam yerine getirilmesi gereken bir ödev hâline dönüşür. Bunu duyunca düşünmeden edemedim, günümüzde acaba çocuğuna geleneksel formda Mevlid ve benzeri metinleri okutarak uyutan kaç anne baba var? Benim aklıma çocuklarıma Mevlid okumak gelmedi, üstelik bildiğim halde gelmedi ve gelmediği için de çok üzüldüm. Bu arada annenin çocuğa okuduğu Mevlid’in sözleri babanın da dikkatini çeker ve anne-baba Mevlid’le yakından ilgilenmeye başlayınca küçük kızının bile dinlemekten zevk aldığı bu metinle ilgili bir proje yapmayı düşünür. 

Arı Kovanına Çomak Sokmak

Arı Kovanına Çomak Sokmak

Timaş Yayınları Hatırat Kitaplığı serisinden Ahmet Yaşar Ocak Kitabı Arı Kovanına Çomak Sokmak başlıklı bir kitap yayınladı (Temmuz 2014). Haşim Şahin’in hazırladığı ve sorularıyla yönlendirdiği kitap bir söyleşi ve alt başlığı da Taşra Kökenli Bir Tarihçinin Sıradan Meslek Hayatı. Yazıya bu alt başlığa itiraz ederek başlayayım. Taşra Kökenli sözü oldum olası itici gelmiştir bana. Neden kökenli deriz, anlamam. Doğrudan taşralı diyebiliriz. Kaldı ki Ahmet Yaşar Ocak İstanbul ve Strasburg Üniversitelerinde eğitim görmüş biri olarak taşralı da sayılmaz. Kitabı okuduğumuzda sadece meslek hayatı değil, çocukluk, aile, doğup büyüdüğü yerler, tahsil hayatı da var. Aslında bu alt başlığa gerek var mıydı, bilmiyorum. Madem koyma ihtiyacı hissetmişler, bence Taşralı Bir Müverrihin Sıradışı Hayatı olmalıydı.

Yüzük

Neden iri taşlardan yüzükler takarız?

Çevrenizde görmüşsünüzdür, özellikle yaşlıların ve ilmiye sınıfına mensup kimselerin parmaklarında çeşitli renklerde iri taşların olduğu yüzükler takarlar. Hiç düşündünüz mü, bu insanlar neden böyle iri yüzükler taşırlar?

Giritli Aziz Efendi’nin Varidat’ı

Cüdâ mı zannedersin sen civâr-ı bezm-i vahdedden

Hüdâ’dan hiçbir dem ayrı düşmez hazret-i insân (Divançe’den)

Muhayyelat’ıyla bildiğimiz Giritli Aziz Efendi’nin Varidat isimli eseri M. Nedim Tan’ın titiz çalışması sonucu yayınlandı. (Pan Yayınevi, 2011)

Hilmi Yavuz’un İslam’ın Zihin Tarihi

Hilmi Yavuz’un İslam’ın Zihin Tarihi

Himi Yavuz’un İslamın Zihin Tarihi: Bir Müslüman Aydının İslam Üzerine Düşünceleri isimli kitabını okurken altığını çizdiğim bazı bölümleri sizinle paylaşacağım. Herşeyden önce şunu belirtmeliyim, Hilmi Yavuz, daha kitabın başlığından itibaren kendini bir Müslüman aydın olarak konuşlandırıyor ve kitabı okuyunca da kafasının bu konuda ne kadar net olduğunu görüyoruz. Kendisinde en ufak bir şüphe olmadığı gibi bir komlekse de girmeden düşüncelerini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ama ve ancak ile başlayan cümlelere sığınmadan bilgisini ve düşüncelerini samimi bir şekilde bizlera aktarıyor. Ben de bu kitabı okurken altını çizdiğim kimi cümleleri sizinle paylaşmak istedim

Çocukları diri diri mezara gömmek adeti bitti mi?

Hz. Ömer’in, cahiliye dönemi ile ilgili anılarını anlatırken söylediği meşhur sözünü bilmeyen yoktur: "İki şey aklıma geldikçe birine güler, diğerine ağlarım; yeni doğan kızımı gömdüğümü hatırladıkça ağlarım, önce ibadet edip sonra yediğimiz puttan helvalar aklıma geldikçe de gülerim."

Hallac’ın Bilinmeyen Bir Menkıbesi mi, Yahut Tarak-nâme mi?

“Hallac’ın Bilinmeyen Bir Menkıbesi mi, Yahut Tarak-nâme mi?”,

Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi: The Journal of Turkish Studies, 18 (Bahar 2008), s. 109–122.] 

Hallâc’ın bilinmeyen bir menkıbesi mi, yahut Tarak-nâme mi?

İsmail Güleç* 

 

ÖzetLokmani Dede (ö. 1519) Menâkıb-ı Mevlâna isimli mesnevisinde aşk eri olmanın zorluklarından bahsederken verdiği Hallâc-ı Mansur (ö. 922) örneğinde bir tarağın hikayesinden bahsetmektedir. Bu hikâyede tarağın dağda bir ağaç iken nasıl tarak haline getirildiği güzel bir şekilde özetlenmektedir. Bu çalışmada bahsedilen hikâyenin Mansur’un bilinmeyen bir menkıbesi olup olmadığı tartışılacak ve tarağın macerası ile Hallâc’ın hayatındaki benzerlikler tespit edilmeye çalışılacaktır.

Yazılarım

ismailgulec.net