Kitap Yazıları

Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy

Malûmunuz, içinde bulunduğumuz sene, yani 2021 yılı, Cumhurbaşkanımızın, İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yılı olması münasebeti yayımladığı bir genelgeyle "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Yılı" olarak kutlanıyor.

Bu yıl vesilesi ile Mehmet Âkif'i anlatan çok sayıda yeni kitap ile tanıştık, tanışmaya devam ediyoruz. Bunlar arasında özellikle birini diğerlerinden çok farklı buldum: Ahmet Güner Sayar hocamızın telif ettiği Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy isimli kitap.

Ahmet Güner Sayar'ın kitaplarının iki önemli özelliği olduğunu düşünürüm. İlki, ciddi bir ilim adamı titizliği ve dikkatinin hemen göze çarpması. Diğeri de ilmî kitaplarda görmeye pek alışık olmadığımız, hikâye veya roman gibi metni okunabilir kılan akıcı ve güzel Türkçe.

İnsanın en yakın dostu olarak kediler

Fatih Altuğ'un hazırladığı Geçmiş Zaman Kedileri Türk Edebiyatından Kedi Metinleri (1970-1950) isimli kitabı bize kedilerin hayatımızda önemli bir yer işgal ettiklerini hatırlattı. Ahmet Haşim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil, Ahmet Mithat, Fatma Münire, Osman Cemal Kaygılı, Ziya Osman Saba'ya ait 23 hikâyeden oluşan kitabı okuyunca kedilerin de pekâlâ bir hikâyenin kahramanı olabileceğine ikna oluyoruz. Kedilerin, hayatın tam merkezinde ve kimileri için vazgeçilmez dostlar olduğunu anlatıyor hikâyeler. Ama okurken kediler kadar dikkatimi çeken şey, dönemin Türkçesinin berraklığı ve akıcılığı oldu. Hüseyin Rahmi'nin âdeta bir fotoğraf karesi resmeder gibi anlattığı sıradan insanların sıradan hallerini okurken yüzyıl öncesinin İstanbul'una gitmek doğrusu pek zevkli idi.

1950'ye kadar yazılan hikâyelerin toplandığı kitabın muhtemelen ikincisi de gelecek. Turgut Etingü, Mesut Cemil'in kediler için otuz sekiz makale yazdığını söyler. Kim bilir bunun gibi daha nice içinde kedi geçen hikâyeler yazılmıştır.

Mim Kemal Öke’nin Turgut Reis’i

Mim Kemal Öke’yi biz akademisyen olarak tanıdık önce. Musul, Irak, Filistin ve Ermeni sorunları ile Türkiye ve Türk kimliği üzerine yazdığı kitaplarla onu tarihçi ve uluslararası ilişkiler uzmanı olarak biliyorduk. Son on yıl içinde akademisyenlik dışında, tasavvufa olan ilgisini daha belirgin kılacak işlerle de meşgul olmaya başladı. Televizyon programları, seminerler derken geçen sene bir filmde başrol oyuncusu olarak izledik kendisini. Ve bu sene de bir roman yazarı olarak karşımıza çıktı.

Turgut Reis kim?

Osmanlı kaynaklarında Turgutça, Avrupa literatüründe Dragut şeklinde tanınmış, İslâm dünyasında “Seyfü’l-İslâm / İslâm’ın kılıcı” gibi sıfatlarla anılan büyük bir denizci komutandan bahsediyoruz.

Perdeler kalkmadan mânâ bilinmez

İbrahim Kalın onca işinin gücünün arasında güzel kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Son olarak daha önce İngilizce olarak yayımlanmış bir makalesini birazcık genişleterek Perde ve Mânâ Akıl Üzerine Bir Tahlil adıyla Türkçeye kazandırdı. Batı ve İslam medeniyetinde aklın yerinin ve algılanışının mukayeseli bir şekilde anlatıldığı kitabın ilk bölümünde Batılı akıl, ikinci bölümünde ise Müslüman akıl etraflıca açıklanıyor. Böylelikle okura ikisi arasındaki fark daha net bir şekilde gösterilmiş oluyor.

İbrahim Kalın Batı’da tanrının yerine ikame edilen aklı Doğu’da olduğu yere koyuyor ve insan için ne anlama geldiğini büyük İslam filozofları ve mutasavvıflarının sözlerinden örnekler vererek izah ediyor. Bunu yapmaktaki amacı ise aklı erdemden koparmamanın yollarını aramak, bulunan yolları göstermek. Çünkü dünyaya kötülük yapan aklı kutsamanın bizim için ne bir anlamı var ne da faydası.

Hukuk sadece yasalarda mıdır?

Hukuk denilince aklına kanun, mahkeme, yasa ve yönetmelik gelenlerden misiniz? Eğer öyleyseniz bundan sonra yazdıklarımı lütfen dikkatli okuyunuz.

Rahmetli babama birini tanıyıp tanımadığını sorduklarında hukukumuz vardır, derdi bazı tanıdıkları için. Ben anlamazdım bu cümle ile babamın ne demek istediğini. Anlamak için daha çok fırın ekmek yemem gerekeceğini de bilmezdim.

Tarifi mümkün olmayan bir kadın: İsabella Eberhardt

Kapağında Avrupalı Bedevi, anarşist Müslüman, sufi ve seyyah ibarelerini görünce merak edip okumaya başladığım bir kitap oldu Emine K. Arslaner'in yazdığı İsabella Eberhardt (İstanbul: Mana Yayınları, 2019) isimli eseri.

Emine Arslaner böylesine hem birden fazla özelliği olan hem de önemli olaylar içinde bulunmuş bir hanımı elinden geldiğince tanıtmaya, anlatmaya çalışır. Böyle insanların biyografisini yazmak kolay değildir. Çok farklı şekilde farklı bakış açılarına göre yazılabilir. Bu kitabı genel biyografi olarak değerlendirebiliriz. Yazarın yararlandığı kaynakların Almanca ile sınırlı ve az olmasına rağmen genel olarak vermesi bakımından başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Akademik bir metin olmaması yazara öznel ifadeler kullanma imkanını sağlamış. Zaman zaman ancak bir romanda görebileceğimiz benzetme ve tasvirler görüyoruz.

Yozlaşan dilimize hayat üfleyecek

Uzun zamandan beri düşündüğüm bir konuydu. Üniversitede seçmeli bir ders olarak açmayı bile düşünmüştüm. Bir ara neden bir seminer yapmıyorum bu konuda diye kendime de sordum. Ama nedendir bilmem, bir türlü fırsat bulup gerçekleştiremedim.

Şimdi siz isteyip de gerçekleştiremediğim şeyin ne olduğunu merak ettiniz. Hemen söyleyeyim. Çağlarını aşan abidevi metinleri tarihi kronolojisine göre okumak ve hakkında konuşmak, tartışmak. İsteyip de yapamadığım şey buydu. İki farklı ders olacaktı. İlki Türkçenin abidevi metinleri idi. Orhun Abideleri ile başlayacaktım. İkinci ders ise Hz. Peygamber'in Veda Hutbesi ile başlayacaktı. Kaside-i Bürde ile devam edecekti.

Ramazanda ne okumalı?

Yine bir mübarek ramazan ayı içindeyiz. Yenilenme ve muhasebe ayı. Kişinin kendini mercek altına aldığı ve düzeltmeye çalıştığı ay. Kötü alışkanlıkları olduğunu düşünenler bırakmaya çalışacaklar. İbadetlerini gereğince yerine getiremediklerini düşünenler bundan sonra daha düzenli yapmak için kendilerine söz verecekler. Dindar olduğunu düşünenler de daha zahidane yaşamaya çalışacaklar, daha çok nafile ibadet yapacaklar.

Kaç Şeyh Bedreddin var?

Ahmet Güner Sayar'ı öğrencilik yıllarımdan beri tanır ve bilirim. Her ne kadar farklı bir fakültede hoca olsa da Enderun'da kendisinden birçok şey dinlemiş ve öğrenmiştik. Sabri Ülgener ve Süheyl Ünver hakkında yazılmış en kapsamlı ve kuşatıcı biyografiler sanırım Hoca'ya ait. Bu sefer de aynı titizlikle Şeyh Bedreddin hakkında en kapsamlı biyografilerden birini kaleme aldı.

Çocukların sevimli dilleri

Değerli hocam Prof. Dr. Mertol Tulum, Emir Mustafa adında bir yeniçeri aşığının bana göre manzum günlük gibi tuttuğu İstanbul’a ve İstanbullulara dair gördüğü, duyduğu her şeyi, dönemin İstanbul’unu adeta bir şehrengiz gibi, bir bekçi üzerinden aktardığı paha biçilmez bir kaynağı daha gün yüzüne çıkardı.

Emir Mustafa bir yeniçeri. Şiirlerinde şamar oğlanı olarak bekçiyi seçmesinin iki nedeni olabilir. Biri İstanbul’un her tarafına girip çıktığı için, diğeri de çok sevdiği ve takılmaktan zevk aldığı bir bekçi arkadaşı olduğu için herhalde.

İçinde İstanbul’a dair akla gelecek gelmeyecek birçok her şeyin anlatıldığı bu kitapta Emir Mustafa dönemin konuşmaya başlayan çocukların dilini de Lisân-ı Sibyân/Çocuk Dili adıyla anlatmış.

Gûş edin her an söyleyem
Bir özge seyrân söyleyem
Ey benim ağam efendim
Lisân-ı sıbyân söyleyem

Devamını okumak için tıklayınız.

Hoca haklı: Zaman öyle bir geçiyor ki

Ali Değermenci’nin Teoman Duralı Hoca ile yaptığı uzun söyleşi kitabı yayınlandı. Öyle geçer ki zaman. İsim Hoca’nın yazdığı ve kitabın hemen başına konulmuş şiirinin ilk dizesinden. Kitaba başladım ve bitirdim. Hoca haklı, kitabı okurken zaman öyle bir geçiyor ki anlayamadım ve 500 sayfalık kitabı üç oturumda okuyup bitirdim.

Ben Teoman Hoca’yı fakülte yıllarından beri bilir, dinler ve takip ederim. Çıktığı programları izlemeye çalışırım. Meğer ben Hoca’yı hiç tanımıyormuşum. Kitabı okuyunca bambaşka bir Hoca profili çıktı karşıma. Televizyonlarda dinleyenlere Teoman Duralı nasıl biri diye sorulsa alacağımız cevapla kitapta okuduğumuz Teoman Duralı’nın arasındaki farkın büyüklüğüne şaşırmamak mümkün değil.

Devamını okumak için tıklayınız.

Dünyaya geldim gitmeye'den inci mercanlar

Sadettin Ökten ve Kemal Sayar hocaların radyoda yaptıkları program, deşifre edilip gözden geçirilerek Dünyaya Geldim Gitmeye Gönül Sadası’ndan Akisler başlıklı bir kitaba dönüştürülmüş. İyi ki de dönüştürülmüş. Mecburen evde kaldığımız şu günlerde ne okusam diye sorup duranlara tavsiye edebileceğim en güzel birkaç kitaptan biri ortaya çıkmış. Kitabı tanıtmak yerine okurken önemli bulduğum için altığı çizdiğim kavramlar ve tanımları müsaadenizle paylaşmak istiyorum.

Boş benlik: İlahi olana ve cemaate bağlılığın kalmadığı benlik.

Çay: Küçük ihvan.

Devrin kıtlığı: Tanrı’nın sözlerini işitme kıtlığı.

Dindar: Gösterişi sevmeyen kişi.

Doruk yaşantı: Hakikati arayan ruh.

Devamını okumak için tıklayınız.

Fesüphanellah demeden okunmayacak kitap: America the Beautiful

Alev Alatlı’yı bilmeyenimiz yoktur. Televizyonlarda çıktığı programlarda birikimi, bilgisi, zekâsı, anlattıkları, ezber bozan söylemi ile meraklı ve bilgiye aç izleyiciye kendisini zorla izlettirir. İzlerken de ne kadar da bilgili bir kadın maşallah, demekten de kendisini alamaz izleyici.

Bilgi ve birikimiyle bizleri kendisine hayran bırakan Alev Alatlı’nın Nasihatname üst başlığı altında yayınlayacağı on kitabın ilk ikisi çıktı. Serinin ilk kitabının adı ABD milli marşının ilk dizelerinden: 

Devamini okumak için tıklayınız.

Ben ramazan ayında hangi kitapları okurum?

Yine bir mübarek ramazan ayı içindeyiz. Yenilenme ve muhasebe ayı. Kişinin kendini mercek altına aldığı ve düzeltmeye çalıştığı ay. Kötü alışkanlıkları olduğunu düşünenler bırakmaya çalışacaklar. İbadetlerini gereğince yerine getiremediklerini düşünenler bundan sonra daha düzenli yapmak için kendilerine söz verecekler. Dindar olduğunu düşünenler de daha zahidane yaşamaya çalışacaklar, daha çok nafile ibadet yapacaklar.

“Peki sen ne yapıyorsun ramazanda?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Ben de bu sorunuza tüm içtenliğimle cevap vereyim.

Devamını okumak için tıklayınız.

Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'ye neden karşı çıktı?

Öyküsü olan kitapları daha sahici bulurum. Bu kitabın da bir öyküsü var. Sayar Hoca'nın Fatih'teki evlerinin bir arka sokağının adı Bedreddin Simavi Sokağı ve bu sokaktan yıllarca sokağa ismini veren zatı düşünmeden geçmiş. Kendisine Varidat şerhini bizzat belirterek miras bırakan dedesi ve mensubu bulunduğu muhit için oldukça önemli ve değerli olan Şeyh'in nasıl biri olduğunu anlaması ise çok sonraki yıllarda olacaktır. Dedesinden sadece kitap tevarüs etmemiş, Bedreddin'e karşı muhabbeti de geçmiş. Bu kitap bu haliyle müşfik ve hoca bir dedeye karşı yerine geç de olsa getirilen bir teşekkür. Çocukluğundan kalan hatıraların onu olgun yaşlarında çıkacağı yolculukta arkadaşlık ve rehberlik yaptığını görüyoruz. Hoca'nın Şeyh Bedreddin ile arasında bir duygusal bağ olduğunu görmek ve söylemek de mümkün. Bu bağ kimi yorumlarında Hoca'yı öznel davranmaya sevk etmiş olabileceğini düşünmedim değil.

Devamını okumak için tıklayınız.

Hem zengin hem dindar olmak mümkün müdür?

Özellikle sosyal medyada, dindar olduğu bilinen veya düşünülen kimselerin zenginliklerini gösteren bir fotoğraf yayınlayıp eleştirmek moda oldu. Ellerine fırsat geçse benzerlerini yapacak olanların çoğu kere kıskandıkları veya ideolojik saplantılarından dolayı Müslümanları eleştirmek ve düşmanlılarını kusmak için fırsat kollayanların yaptıkları bu eleştiriler kısa sürede yayılıyor ve tüm Müslümanları töhmet altına alacak bir şekle bürünüyor.

Bu cümleler ile dindar zenginlerin şımarıkça hareketlerini tasvip ettiğimin anlaşılmasını istemem. Bunu kastetmediğimi hemen anlamış olmalısınız. Aslında bu dindar olup olmamaktan daha çok görgüsüzlük ve sonradan görme ile ilgili bir durum. Böyle olmakla birlikte bu tür insanların dindarlıklarıyla görünür olma çabalarını kınadığımı da ifade etmesem eksik olur söyleyeceklerim.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yeşil Kitap filmi üzerine

Geçen senenin en çok konuşulan filmlerinden biri Amerika’daki ırkçılığı anlatan Green Book (Yeşil Kitap) idi. Film adını 1937-1962 yılları arasında her yıl güncellenerek yayınlanan The Negro Motorist Green Book (Zenci Şoförler için Amerika'da Güvenli Seyahat Rehberi) isimli kitaptan alıyor. Yeşil Kitap denmesinin nedeni ise hem yayıncısının soyadının Green olması hem de kitabın kapağının yeşil olması.

Film senaristlerden birinin babasından dinledikleri üzerine kurgulanmış. Babasının soyadı ile ilgili yaşadığı sıkıntıları da araya sıkıştırıvermiş. Yaşanmış bir olaydan yola çıkınca gerçeklerle ne kadar örtüştüğü üzerine bir hayli tartışmalar olmuş. Dr Shirley’in ailesinden yeterince bilgi alınmadığı, gerçekleri çarpıttığı konularında eleştirilmiş ve basit bulunmuş ama orası bizi pek ilgilendirmediği için üzerinde durmayacağım... Belki de güzelliği basitliğinde. İki saatin nasıl geçtiğini anlamadım ve gözümü kırpmadan seyrettim. Zaman zaman güldüm, zaman zaman düşündüm, zaman zaman da gözlerim doldu, boğazıma bir şeyler takıldı. İzleyici avucunun eline alıp hamur gibi oynamış yönetmen. Bu yönüyle de çok başarılı bence.

Büyükannelerimizin en çok okuduğu üç kitap

Geçtiğimiz günlerde Halil Solak'ın hocam İsmail Erünsal ile yaptığı bir röportaj yayınlandı. Mutlaka okumanızı istediğim röportajda hocam, Osmanlı döneminde kadınların en çok okuduğu üç kitaptan bahsediyor. İkisi Yazıcıoğlu kardeşlere ait, biri de 'ye: Muhammediye, Mevlid ve Envâru'l-Âşıkîn.

Kitapların telif edildiği yerlere baktığımızda birinin , diğerlerinin Gelibolu olduğunu görürüz. Hepsi 'un fethinden önce (1409 ve 1451) telif edilmiş aynı zamanda. Devlet kurulduktan hemen sonraki yüzyılda yazılan bu kitaplar yazıldığı dönemden beri okunuyor. Tutunmaya çalıştığımız topraklarda ve zamanlarda yazılmış eserler. Yani bizim bu topraklarda tutunmamızı, buraları vatan edinmemizi ve kalıcı olmamızı sağlayan etkenlerden biri bu eserler.

Devamı için tıklayınız.

Sâdık Vicdânî’nin Bilinmeyen Bir Eseri:

Hurûfîlik ve Bektâşilik Ne İdiler ve Nasıl Kaynaştılar

Sâdık Vicdânî, Tomâr-ı Turûk-ı Aliye’den Melâmiyye, Halvetiyye ve Kâdiriyye’yi yayımladıktan sonra serinin dördüncü kitabı olarak Sûfî ve Tasavvuf’u yayımlar. Bu eserinde, Mufassal Bektâşîyye Silsilenâmesi adında bir kitap neşredeceğini söyler. Varlığından böylece haberdar olduğumuz bu kitap yazarın fırsatı, imkanı ve vakti olduğu halde bugün tam olarak bilmediğimiz bir nedenden dolayı yayımlanmamıştır.

Devamı için tıklayınız.

Yakın dönem tarihine ışık tutan bir kitap: Yozgatlı İhsan Efendi

Yıllarca çok önemli görevlerde bulunduğu ve çok başarılı yayınlara imza attığı halde sadece ilgili kimseler tarafından bilinirken Cumhurbaşkanı adayı olunca tüm Türkiye’nin tanıdığı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kırk yılı aşkın bir süreden beri babası İhsan Efendi hakkında topladığı bilgileri derleyerek kitaplaştırdı ve geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Kitap sadece İhsan Efendi’nin hayatını değil, Osmanlının son dönemini, bir Osmanlı alimini, yurtdışında yaşayan bir Türkün hayatını, Osmanlılığın ne demek olduğunu bu kitapta somut olarak görüyoruz.

Kitabı elime alınca bitirmeden bırakamadım. Özellikle meraklıları heyacanlandıracak bilgilerin ve anekdotların yer aldığı kitap birçok konuda bilinenleri tashih edecek, merak edilen konulara açıklık getirecek ve yeni tartışmalara yol açacak bilgilerin yanı sıra Osmanlıların son dönemleri, Cumhuriyet’in ilk yılları Türkiye’si hakkında bilgi bulabileceğimiz, dönemin bir taşra şehri, o şehrin ileri gelen bir ailesi, eğitimi, Mısır ve Ezher, Ezher’e giden Türk öğrenciler ve bugüne kadar hakkında yazılmayan bir şeyin kalmadığı Mehmet Akif hakkında bilgi veren eşsiz bir kaynak. Yalnız sıradan bir okurdan daha fazlasını istiyor ve bekliyor kitap. Eğer satır aralarını okuma beceriniz varsa yazılanlardan daha fazlasını da kitaptan öğrenebilirsiniz.

Hakikatli bir talebe ve hoca : Yozgatlı İhsan Efendi

Geçtiğimiz günlerde elime alınca bitirmeden bırakamadığım bir kitap okudum: Yozgatlı İhsan Efendi. Osmanlıların son dönemleri, Cumhuriyet’in ilk yılları Türkiye’si hakkında bilgi bulabileceğimiz, dönemin bir taşra şehri, o şehrin ileri gelen bir ailesi, eğitimi, Mısır ve Ezher, Ezher’e giden Türk öğrenciler ve bugüne kadar hakkında yazılmayan bir şeyin kalmadığı Mehmet Akif hakkında bilgi veren eşsiz bir kaynak. Yalnız sıradan bir okurdan daha fazlasını istiyor ve bekliyor kitap. Eğer satır aralarını okuma beceriniz varsa yazılanlardan daha fazlasını da kitaptan öğrenebilirsiniz. Ama ben, kendisine hayran bırakan bir özelliği üzerinde durmak istiyorum: İlim öğrenme aşkı, alim olmak için gösterdiği çaba.

İhsan Efendi Yozgat eşrafından ticaretle uğraşan bir babanın medreseden çıkmayan bir oğlu. Evine çok yakın olduğu halde tahsil gördüğü medresenin küçük bir hücresinde kalmayı tercih eden öğrenme aşkıyla dolu gerçek bir talebe.

Toynak sesini duyunca aklına ne geliyor, bana onu söyle!

Aziz kardeşim,

Bana tasavvuf hakkında soruyorsun; tasavvufu nasıl öğrenebilirim, hangi kitapları okumalıyım, kime gitmeliyim, diye. Belli ki başından geçenler senin bu konularda düşünmene vesile olmuş. Bence çok doğru sorular soruyorsun. Bu sorulara yıllarca muhatap oldum ve cevabını hep düşündüm. Tam olarak cevap verebileceğimi iddia edemem, eksik olabilir söylediklerim. Ama başlangıç için de bir fikir verebilir zannıyla bu satırları kaleme alıyorum.

Tasavvufun yüzlerce tanımı var, sıralamaya kalkışsam sayfalarca sürer. Ama ben içlerinden birini tercih ediyorum ve sana onu söyleyeceğim. Tasavvuf insan olmayı öğrenmek demek. İnsan derken insan-ı hakikîyi kastettiğimi anlamışsındır. İnsanı bilmeden ve öğrenmeden tasavvufu tam manasıyla anlamak ve bilmek mümkün değil.

Huzursuzluk veren roman

Zülfü Livaneli ülkemizin yurt içinde ve dışında en çok bilinen müzik, edebiyat, kültür ve siyaset adamlarından. Kitapları da birçok dile çevriliyor ve okunuyor. Livaneli’nin birçok kitabını okudum, özellikle ilk romanlarını. Ancak son dönemlerde yazdıklarını çok politik ve dış dünyaya yazdığını düşündüğüm için pek okumazdım. Dün yanımda okuyacak kitap olmadığı için bir arkadaşımın masasında görünce, üstüne bir de arkadaşım alabileceğimi söyleyince yanıma aldım ve iki saate yakın süren yolculuğum esnasında okudum. Öyle düşünmekle haksız olmadığımı bir kez daha anladım.

Bu arada aklınıza bu kadar çabuk okunmasını eleştirdiğim gelmesin. Benim tercih ettiğim romanlar bu türler. Uzun hikayeden biraz daha uzun. Boş cümleler ve hikayelerle uzatmaktansa her biri üzerine düşünülecek cümlelerden oluşan kısa ama yoğun metinler.

Hiçbir sanat eserine kötü diyemem, neticede bir gayretin ürünü. Bana hitap etmediğini ve emeğe saygısızlık etmiş olacağımı düşünürüm. Ama hiç eleştirmeyeceğim anlamına da gelmiyor bu düşüncem. Bir roman için önemli olan hususlardan biri akılda kalacak bir hikaye ve birkaç cümlenin olması. Bu romanda fazlasıyla var. Harese hikayesi mesela. Yezidiler için söylenen “İnsanlık ağacının kırılmış dalı” veya Nergis ve Hüseyin’in ölürken mırıldandığı kitaba ad olabilecek “Ben de insandım” sözleri mesela.

Ahlat Ağacı: Beyaz perdeye yazılan kitap

Aylardan ramazan günlerden de pazar olunca insanın yapacağı işler sınırlı oluyor doğal olarak. Ne yapacağımı düşünürken gördüğüm bir haber üzerine kalktım, Nuri Bilge Ceylan’ın uzun bir aradan sonra çektiği filmi izlemeye gittim. İzlenimlerimi de sizinle paylaşmaya karar verince de günü tamamlamış olduk.

Önce şunu belirtmeliyim. Biliyorum, bu tür yazılarda önce film özetlenir, ouncular ve rolleri hakkında bilgi verilir  ve olaylara geçilir. Kısa bir araştırma ile yazacaklarımdan çok daha fazlasını bulacağınız için o bahislere girmeyip filmde dikkatimi çeken hususları sizinle paylaşacağım.

Film çok uzun. 11’de başladı ve 14.15’te bitti. Üstelik aksiyon sahneleri de yok, hareketler durağan, konuşmalar bol ve uzun, neredeyse hiç  müzik yok. Böyle anlatınca siz filmi seyrederken sıkılıp çıktığımı düşünebilirsiniz. Öyle yapanlar olmuş. Ama benim filmi yarıda bırakıp çıkasım hiç gelmediği gibi canım da sıkılmadı. Keşke dedim, bazı sahnelerdeki duyguyu aktarırken müziğin büyülü gücünden de yararlansaydı. Filmi izlerken zaman zaman yoran bir çekim tekniği kullanılmış. Kahraman sabitken çevre hareketli gibi algılanıyor. Başım dönüyormuş gibi hissettim ve o şekilde çekilen sahneler gözlerimi yordu.

Tuncer Bağışkan’ın Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri İsimli Eseri Üzerine

Tuncer Bağışkan; Kıbrıs tarihi, kültürü ve mimarisi üzerine yaptığı yayınlarla bilinen Kıbrıslı bir araştırmacıdır. Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü mezunu olan Bağışkan, Kıbrıs’ta Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürlüğü’nde uzun yıllar uzman olarak çalışmış, görevi esnasında da Kıbrıs’ı gezerek yörenin tarihî ve kültürel mekanları ile ilgili olarak muhtelif dergilerde yazılar yazmış ve halen de yazmaya devam etmektedir.

Tuncer Bağışkan’ın en önemli eseri Kuzey Kıbrıs Müze Dostları Derneği tarafından 2005 yılında Lefkoşa’da yayınlanan Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri’dir. Kıbrıs tarihi ve kültürü ile ilgili çalışma yapıp bu kitabı görmeyen ve kullanmayan araştırmacı yoktur desek abartmış sayılmayız. Biz de çalışmalarımızda bu eserden yararlanmış, hatta birinin önsözünde kendisine teşekkür etmiş idik. Eserden yararlanırken basit bir okuma ile fark ettiğimiz kimi yanlışları, hatasız çalışma olmaz düşüncesiyle hoşgörmüşken Hala Sultan ile ilgili iki eser üzerinde çalışırken yoğun bir şekilde okuma ve inceleme fırsatı bulunca yapılan hataların hoşgörü sınırlarının çok ötesinde olduğunu görme fırsatı buldum. Hele bizim de güvenerek aldığımız ve Destebend-i Reyhân isimli eseri neşrederken başvurduğumuz bir bilgiye biraz daha dikkatli bakınca, söz konusu araştırmanın en azından ilgili bölümünün bazı tutarsızlıklar taşıdığını görmemiz ve kitabın hem üslûp hem de kaynakların kullanımı itibariyle ciddi problemler taşıdığını fark etmemiz fazla vakit almadı. Ayrıca buradaki bilgilerin kimi ciddi ilim adamlarının eserlerinde doğru bilgi imiş gibi kullanıldığını da görünce konuya dikkat çekmek benim için bir görev halini almaya başladı.

Tedâvüldeki Kitaplar’ın yazarına mektup

Üstâd-ı ekremim, efendim,

Kitabınızı okudum. Uykum gelmese ilk gece bitirirdim. Elimden bırakamadan, içtikçe içesimiz gelen bir suyu içer gibi okudum kitabınızı. Üslubu, Türkçesinin güzelliği ve zenginliği, akıcılığı, şiirlerde görmeye alışkın olduğumuz benzetmeleriyle gençlere ve yazar adaylarına tavsiye edilebilecek düzeyde edebi bir metin örneği. Elinize, kaleminize, gönlünüze sağlık.

Her şeyden önce söylemeliyim, kitabınızdan çok şey öğrendim. Çocukluk, gençlik ve üniversite yıllarında okuduğunuz kitaplardan yola çıkarak o yılların bir kritiğini yapıyorsunuz. Kimseyi kırmadan, incitmeden, dökmeden eleştiriyorsunuz. Hem kendinizi hem hocalarınızı hem de bir parçası olduğunuz cemiyetinizi. Yargılamadan, mahkûm etmeden, bir çocuk gibi  başka hesaplar gözetmeden sadece doğruları söyleyerek, tevbe ve dua arasında bir duygu ile yapılan naif ve samimi eleştiri. Bugün hem bu dile hem de böyle eleştirilere o kadar ihtiyacımız var ki.

Peygamber’i şiirle sevdiren kitap: Şiirin Ufku

Prof. Dr. Fatih Andı ülkemizin önde gelen Yeni Türk Edebiyatı profesörlerinden. Birçok kitabı var ve geçtiğimiz günlerde bir kitap daha yayınladı. Yazarının ifadesiyle ahiret günü Hz. Peygamber’in iltifatına mazhar olma ümidi ile kaleme aldığı Şiirin Ufku Hz. Peygamber’i Şiirle Sevmek isimli kitabını edinir edinmez birkaç günde okudum.

Son söyleyeceğimi ilk önce söyleyeyim. Çok beğendim, eskilerin deyimiyle selis, yani çok akıcı bir dili var Andı’nın, rahat okunuyor. Yer yer kullanılan şiirsel ifadeler metne ayrı bir güzellik katmış. Hem şiirsel dil kullanıp hem akademisyenlerin tarafsız kalmaya çalışan o soğuk ve kuru üslubu tuzağına düşmemek kolay bir iş olmasa gerek. Ayrıca cümleler çok sağlam, bir kelimeyi ne çıkarmak ne de ilave etmek mümkün. Bizlere sıkıcı ve yorucu olmayan akademik metinler yazılabileceğini göstermiş Andı bu kitabında. Böyle bir kitap yazacak akademisyen sayısı çok yok maalesef.

Kitapta on altı şairin on dokuz şiirinin açıklaması yer alıyor. Açıklamaların oldukça doyurucu olduğunu ifade etmeliyim. Bazen hayranlık bazen şaşkınlıkla okuduğum bu satırlar klasik edebiyatı bilmeyen birinin yapabileceği türden bir açıklama değil. Hatta ben bir adım daha ileri gidip bu açıklamalara pekala şerh denilebileceğini söyleyebilirim. Erdem Beyazıt’ın

Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah unutmadım

Dizelerinin açıklaması klasik bir şerhten başka bir şey değil. Böyle klasik bir şiir şerhi de klasik edebiyatı bilmeyen birinin yapması çok zor.

Mesnevi’den Hayvan Hikayeleri

Bir kitabın hikayesi

Ben de her öğrenci gibi sınavlarda sorulduğunda cevap verecek kadar Mevlana ve Mesnevi’si hakkında bilgi sahibi idim. Ama Mesnevi’yi gerçekten okuduğumu, öğrendiğimi söylemem çok ama çok zaman sonra olacaktı.

Doktora konusu olarak Bursevi’nin Mesnevi Şerhi’ni tespit ettiğimizde ciddi olarak Mesnevi ile uğraşmaya başladım. Bugün dönüp arkama baktığımda o zamanlar tam olarak anladığımı söyleyemem. Hoş bugün de tam olarak anlamış değilim ya, neyse.

Tam olarak anlamaktan kastım şu. Doktoraya 1997’de başladım. Neredeyse yirmi yıl oldu. Tez yaptım, kitaplar hazırladım, makaleler yazdım, bildiriler sundum, konferanslar verdim. Mesnevi’den Hayvan Hikâyeleri kitabıyla ise neredeyse dört yıldan beri uğraşıyorum. En son tashih için okurken bile ilk defa düşündüğüm ve farkettiğim şeyler oldu. Eminim önümüzdeki sene de, ondan sonraki sene de farkedeceğim şeyler olacak. Bu durumda tam olarak anladığımı nasıl söyleyebilirim? Mesnevî her okunuşta yeniden yazılan canlı bir kitap.

Şöyle bir soru akla gelebilir. Tam olarak anlamadığın bir konuyu nasıl anlatacaksın? Hemen cevap vereyim. Böyle bir iddiam yok. Ben sadece anladığım kadarını dilim döndüğünde açıklamaya çalıştım. Hikayeler içinde kaybolmak, zevketmek de bize en büyük ödül oldu.

Derviş ve Sultan

Yahut

Dervişler ve Sufi Çevreler Üzerine

Geçtiğimiz günlerde Haşim Şahin’in oldukça önemli bulduğum bir kitabı yayınlandı. Kitap Yayınevi tarafından yayınlanan bu kitapta yazarın daha önce muhtelif dergilerde ve kitaplarda yayınlanmış erken dönem Osmanlı toplumunun ruh ve zihin dünyasının şekillenmesinde müessir olmuş zevatın biyografilerini mihverine alan makalelerinden oluşuyor. Kitabın ismi kitabın ikinci bölümünü aynı zamanda; Dervişler ve Sufi Çevreler. Bu kitabı ben hazırlamış olsaydım Sultan ve Derviş adını verirdim. İçinde Gelibolulu’da Dini Hayat ve Klasik Çağ’da İstanbul’da Nakşıbendilik gibi yazıları dışarıda bırakır, bunların yerine yazarın Taptuk Emre ve Karaca Ahmed gibi aynı dönemde yaşamış mühim şahısları konu edinen makaleleri ilave ederdim ve Osmanlıların ilk iki asrının tarihini padişahlar ve dervişler üzerinden anlatmaya çalışırdım. Bu haliyle de konuyu bütünleştirmiş olurdum.

Sibel Eraslan’ın Siret-i Meryem’i üzerine

Sevgili Lütfü

Tavsiyene uymayıp Sibel Eraslan’ın Sîret-i Meryem’ini okudum. Şimdi sen soracaksın, abi kitap yayınlanalı sekiz yıl oldu, şimdi mi okudun? Ne yapayım, kitapların da kaderi vardır. Her kitap her zaman açmaz kendini okura, vakt-i merhununu bekler. Bizimki de öyle oldu, ancak şimdi okuyabildim.

Şimdi sen yine soracaksın biraz kinayeli olarak, sekiz sene önce yayınlanmış bir kitap için yazmak biraz geç değil mi? Öyle düşünenler olabilir. Hocam bana, bir şey yazmak için hiçbir zaman geç değildir, derdi. Romanı beğenip beğenmediğimi de merak edersin şimdi sen. İstersen bu sorunun cevabını mektup versin.

Kürk Mantolu Madonna Üzerine…

Sevgili Selçuk,

Tavsiyen üzerine Kürk Mantolu Madonna'yı bir çırpıda okudum. Hemen söyleyeyim. Çok beğendim. Adamın Türkçesi de güzel, tasvirleri de çok canlı. Niye şimdiye kadar okumamışım, hayıflandım. Önyargı kötü bir şey galiba. Önümüze ördüğümüz kalın bir duvar. Kendimiz ördüğümüz için de yıkması biraz zor. Yoksa zindan mı demeli, neyse…

Üzüldüm, Sebahattin Ali adına, hem Türk edebiyatı adına. Hem böylesine yetenekli bir yazarı genç yaşında kaybetmek üzücü. Hem de yine böyle yetenekli bir yazarın kalemini ideolojisine hizmet için basitleştirmesi ve daha iyilerini yapacabilecekken yapmaması üzücü. İdeolojiler bazen insanın ufkunu açıyor, bazen de hapsediyor bir yere. Kendini aşmak belki de düşüncelerini inkar etmeden değiştirip dönüştürmek, ilerletmek. İdeolojilerin de üstüne çıkabilmek.

Üstün Ergüder’in Şapkasındaki Tüyler

yahut

Türk Yükseköğretimine Bir Bakış

Üstün Ergüder orta tahsilini Robert Kolej’de, lisans ve lisansüstü eğitimini İngiltere ve ABD’de tamamladıktan sonra hoca olarak girdiği Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’nde uzun yıllar hocalık ve idarecilik yapmış, özellikle rektörlük yaptığı yıllarda (1992-2000) Türk yükseköğretimini yakından tanımış, görmüş, yaşamış, kendi dünya görüşü ve tecrübelerine dayanarak bir yönetim modeli geliştirmeye çalışmış, bu süreçte edindiği tecrübeleri emekli olduktan sonra Sabancı Üniversitesi’ne aktarmış yönetici olduktan sonra neredeyse tüm mesaisini daha iyi bir yükseköğretim nasıl olur, sorusunun cevabını aramakla geçiren ve bu alanda kendini yetiştirmiş ülkemizdeki en yetkin bir kaç kişiden[1] biri olduğunu söylesem sanırım abartmış olmam.

Üstün Ergüder, özellikle Boğaziçi’nde rektörlük yaptığı yıllar başta olmak üzere anılarını aralara görüşlerini serpiştirerek Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında Boğaziçi Üniversitesi’nde Başlayan Yolculuk (İstanbul: Doğan Kitap, 2015) başlığı altında yayınladı. Kitabı bir çırpıda okuduğumu söylesem sanırım üslubu hakkında dolaylı yoldan bilgi vermiş olurum. Türkçesi akıcı ve düzgün, üslubu sade ve samimi. Mesai arkadaşlarından biri onu gri elbise içinde samimi, hem mesafeli hem samimi, bürokratik değil, nazik olarak tarif ediyor. Onu hiç tanımasak da kitabının arkadaşının görüşlerini doğruladığını görüyoruz.

Yıllar sonra yeniden Peyami Safa

[İsmail Güleç, “Yıllar Sonra Yeniden Peyami Safa”, Yedi İklim Edebiyat, Kültür, Sanat Aylık Dergi, 220 (Temmuz 2008), s. 75-77.]

 

Peyami Safa’yı en son öğrenciyken okumuştum. Birkaç romanı ile birkaç da düşüncelerini paylaştığım eserini. O dönemde okuduğum birçok kitap gibi onlardan da hafızamda pek bir şey kalmamış. İnsanların sağcı-solcu diye ikiye ayrıldığı bir dönemde sağcı olduğu ve iyi bir romancı olarak kabul edildiği kanaatinden başka. Geçtiğimiz hafta bir münasebetle onun Matmazel Noraliya’nın Koltuğu isimli eserini yeniden okudum. Bu okumamda dikkatimi çeken bir takım hususlar oldu. Bu yazıda sizinle onları paylaşacağım.

Yaz demişler anı, o da yazdı

Yaz Demişler Ânı, o da yazdı

Geçen gün muhabbetimiz olan bir arkadaşımın bir bardak çayını içmek ve hatırını sormak üzere odasına uğradım. Sohbetin en koyu yerinde kapı çaldı, kargodan bir paket geldi. Arkadaşım, paketi açtı, içinden kapağı ve tasarımı hoş bir kitap çıktı. Dikkatimi çekti ve elime alıp karıştırdım. İçinde okul, öğretmen gibi kelimeleri görünce okumak için kendisinden istedim. O da, bu aralar çok meşgul olduğunu, dolayısıyla okuyamayacağını söyleyip okumam için kitabı almama müsaaede etti. İyi ki müsaade etmiş. O gece yarısını, ertesi gece de kalan yarısını okuyup kitabı bitirdiğimde huzurlu, biraz da hüzünlü bir mutluluk ve iyilik her tarafımı sarmıştı.

Beni mutlu eden kitap Necdet Subaşı’nın, hatıraları arasından seçtiği kırk olayı yazdığı Yaz Dediler Ânı idi. (Otto Yayınları 2015)

Belhî ve Tevhidin Sırları

Belhî ve Tevhidin Sırları

Tasavvuf yoluna çıkanların bir kısmı tevhid sırlarına vakıf olmak isterler. Bazıları vakıf olur ve kendilerinden sonra yola çıkanlara ve çıkacaklara yol göstermek üzere kendi tecrübelerini hocalarından ve şeyhlerinden dinledikleri ve öğrendikleri ile destekleyerek anlatırlar. Bazı ehl-i tevhid hallerini sadece özel sohbetlerinde muhiplerine aktarırken bazıları da kağıda dökerler ve kendilerinden sonraki nesillere de bırakırlar. Her ne kadar açık olarak yazsalar da, tatmayan bilmez, sözü fehvasınca okuyanların büyük bir kısmı anlamaz, bir kısmı taklit eder, çok az bir kısmı gerçek manasıya anlar. Onlar da aslında tecrübeleri ile mukayese ederler, o eşsiz zevk veren yolculuklarını hatırlayarak, geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer, sözleriyle ifade edilen duyguyu yaşarlar.

Arı Kovanına Çomak Sokmak

Arı Kovanına Çomak Sokmak

Timaş Yayınları Hatırat Kitaplığı serisinden Ahmet Yaşar Ocak Kitabı Arı Kovanına Çomak Sokmak başlıklı bir kitap yayınladı (Temmuz 2014). Haşim Şahin’in hazırladığı ve sorularıyla yönlendirdiği kitap bir söyleşi ve alt başlığı da Taşra Kökenli Bir Tarihçinin Sıradan Meslek Hayatı. Yazıya bu alt başlığa itiraz ederek başlayayım. Taşra Kökenli sözü oldum olası itici gelmiştir bana. Neden kökenli deriz, anlamam. Doğrudan taşralı diyebiliriz. Kaldı ki Ahmet Yaşar Ocak İstanbul ve Strasburg Üniversitelerinde eğitim görmüş biri olarak taşralı da sayılmaz. Kitabı okuduğumuzda sadece meslek hayatı değil, çocukluk, aile, doğup büyüdüğü yerler, tahsil hayatı da var. Aslında bu alt başlığa gerek var mıydı, bilmiyorum. Madem koyma ihtiyacı hissetmişler, bence Taşralı Bir Müverrihin Sıradışı Hayatı olmalıydı.

Ayşe Şasa’nın Bir Ruh Macerası

Ayşe Şasa’nın Bir Ruh Macerası İsimli Eseri 

Geçtiğimiz ay içinde (16 Haziran 2014) Ayşe Şasa’yı kaybettik. Kendisini, Yeşilçam Günlüğü isimli eseri ile gazete ve televizyonlardan tanıyordum. Hayatını kaybettiği günün ertesinde kendisini tanıyan bir çok gazeteci ve yazar onu anlatan yazılar yazdılar. Ben özellikle Salih Tuna’nın ve Ahmet Kekeç’in yazılarını okuduktan sonra onun Bir Ruh Macerası (İstanbul: Timaş Yayıncılık, 2012) isimli kitabını okumaya
Bir çırpıda okuduğum bu kitap aslında bir söyleşi. Kendisine sorulan sorulara Ayşe Hanım’ın içtenlikle verdiği cevaplardan oluşuyor. Okuyanın bazen içini acıtan, bazen de şaşırtın cevaplar. Büyük bir merak, ibret ve hayretle okuduğumu ifade etmeliyim. başladım.

Rafet Elçi’nin Şair isimli romanı üzerine

İsmini daha önce duymadığım ve hiç bir eserini okumadığım Rafet Elçi’nin Şair (İstanbul: Fanus Yayınları 2011) isimli romanını bir arkadaşımın evinde tesadüfen gördüm ve konusu şiir ve şair olduğu için dikkatimi çekti ve alıp okudum. Son sözümü ilk baştan söyleyeyim: Beğendim ve etkilendim. 550 sayfalık kitabı üç günde bitirdim. O kadar sürükleyici idi ki ara verdiğim zamanlarda bile aklım kitapta idi ve bir an önce gidip kitabı okumak istiyordum.

Burada kitabın konusunu özetleyip henüz okumamışların meraklarını gidermek istemem. Ancak bazı şeyleri anlatabilmek için kısa da olsa kitapta anlatılanlardan bahsetmem gerekecek.

Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler Üzerine

Tasavvufla ilgili olup Mustafa Kara Hoca’yı tanımayan ve bilmeyen kimse yoktur. Eğer bilmiyor ve duymamışsa o kişiye de tasavvufla ilgileniyor, denilmez.

Mustafa Kara yayınladığı onlarca makale, bildiri ve kitapla tasavvuf tarihi araştırmalarına büyük katkı sağlamış çok değerli bir bilim adamı ve kültür tarihçisidir. Hocamız, uzun zamandan beri yaşadığı Bursa’yı da ihmal etmemiş, tasavvuf kültürü açısından oldukça zengin olan bu şehrimizin tüm güzelliklerini ortaya çıkaran çok değerli çalışmalar vücuda getirmiştir. Bu çalışmaları burada saymaya kalkışsam bir kaç sayfada bitiremem. O yüzden ben sadece onun Bursa ile ilgili bir eserinden bahsedeceğim: Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler.

PTT’nin Divan-ı Kebir’i

Geçen senenin (2012) sonuna doğru elime çok güzel bir eser geçti. Hz. Pir’in yedi cilt olarak namzettiği, Divân-ı Kebîr’i. PTT, Mevlana Müzesi Yazma Eserler Kütüphanesinde 68 ve 69 numaralarında kayıtlı nüshanın tıpkı basımını aslına uygun bir şekilde çok güzel bir tıpkıbasımını yapmış. Gölpınarlı’ya göre bu en mükemmel ve güzel nüshanın tıpkı basımını yaparak ilim ve kültür hayatımıza kazandırılmasını sağlayan PTT hem kitapseverlerle, hem de Hz. Pir’in muhiplerine güzel bir armağan vermiş oldu.

Bâb-ı Esrâr’ın Sırları

Ahmet Ümit, Türk edebiyatında polisiye roman deyince akla gelen ilk isimlerden biridir. Romanlarını eline alan bir çırpıda okur ve diğer romanlarını da hemen okumak ister. Bundan dolayı onun sadece bir eserini okumuş kimseyi biraz zor bulursunuz.

Bâb-ı Esrârda onun polisiye romanlarından biri.Her polisiye romanda olduğu gibi bu romanda da birden fazla cinayet var. Konusunu Şems-i Tebrizî’nin ortadan kaldırılışından alıyor.Ahmet Ümit, bu romanında yüzyıllardan beri devam eden,¨Şems kayıp mı oldu, yoksa öldürüldü mü¨ tartışmalarına bu romanıyla katılıyor ve bizleri de merak uyandıran bu olayı izlemeye ortak ediyor. Çok da iyi ediyor.

 

Modern Bir Yunus Emre Menakıbnamesi

Od

İskender Pala’nın Yunus Emre’nin hayatını anlattığı son romanı Od geçtiğimiz günlerde yayınlandı. (İstanbul: Kapı Yayınları, 2011) Yazarın kitabına neden bu ismi verdiğini Yunus’un Taptuk Emre dergahına taşıdığı odunlardan bahsettiği bölümden öğreniyoruz.  Odun kelimesinin etimolojisi hakkında bilgi verirken aynı zamanda kitabına neden bu ismi verdiğini de söylemiş oluyor.

Giritli Aziz Efendi’nin Varidat’ı

Cüdâ mı zannedersin sen civâr-ı bezm-i vahdedden

Hüdâ’dan hiçbir dem ayrı düşmez hazret-i insân (Divançe’den)

Muhayyelat’ıyla bildiğimiz Giritli Aziz Efendi’nin Varidat isimli eseri M. Nedim Tan’ın titiz çalışması sonucu yayınlandı. (Pan Yayınevi, 2011)

Aşkın Şehidi

Modern bir maktel-i Hüseyn: Aşkın Şehidi

Aşkın Şehidi, Ahmet Turgut’un büyük bir sabır ve gayretle kaleme aldığı bir roman. Geçen sene Türk Peygamberi isimli romanı ile kendisinden bahsettiren Ahmet Turgut’un bu romanının konusunu, yukarıda da değindiğimiz gibi Hz. Hüseyin’in Muaviye’nin vefatıyla yerine geçen oğlu Yezid’in, Hzi Hüseyin’i kendisine biat ettirmesi için yaptığı baskı ve zulüm oluşturuyor. Romanda, Hz. Hüseyin’in Medine’de başlayıp Mekke’yle devam eden ve Kerbela’da son bulan 99 günlük yolculuğunun ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.

Dervişlerin Defteri

Geçtiğimiz günlerde Zeytinburnu Belediyesi, Yenikapı Mevlevihanesi’nde tutulan günlükleri Defter-i Dervişan Yenikapı Mevlevihanesi Günlükleri adıyla yayınladı. Bayram Ali Kaya ve Sezai Küçük’ün büyük bir özen ve titizlikle hazırladığı bu eser araştırmacıların ve meraklıların dikkatine sunuldu.

Hilmi Yavuz’un İslam’ın Zihin Tarihi

Hilmi Yavuz’un İslam’ın Zihin Tarihi

Himi Yavuz’un İslamın Zihin Tarihi: Bir Müslüman Aydının İslam Üzerine Düşünceleri isimli kitabını okurken altığını çizdiğim bazı bölümleri sizinle paylaşacağım. Herşeyden önce şunu belirtmeliyim, Hilmi Yavuz, daha kitabın başlığından itibaren kendini bir Müslüman aydın olarak konuşlandırıyor ve kitabı okuyunca da kafasının bu konuda ne kadar net olduğunu görüyoruz. Kendisinde en ufak bir şüphe olmadığı gibi bir komlekse de girmeden düşüncelerini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ama ve ancak ile başlayan cümlelere sığınmadan bilgisini ve düşüncelerini samimi bir şekilde bizlera aktarıyor. Ben de bu kitabı okurken altını çizdiğim kimi cümleleri sizinle paylaşmak istedim

Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı

Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı *

Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı yayınlanalı neredeyse bir yıl oldu (İstanbul: Doğan Kitap, 2009) ve hakkında çok söylendi, yazıldı. Ben de bu yazıda roman hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Bu kitap kendiliğinden oluştu.

  

İsmail Güleç’le Annemden Duyduklarım kitabı üzerine söyleşi

Röportaj: Kamil Büyüker

  

-Kutluca köyü ve annenizden duyduklarınız… Kitabınızın ortaya çıkışı nasıl oldu, öyküsü nedir?

Aslında başlangıçta bu konuda bir kitap hazırlamak gibi bir niyetim yoktu. Rahmetli annem zaman zaman çok ilginç deyim ve atasözleri söylerdi. Ben de ilginç bulduklarımı kaydederdim. Ablamdan, halalarımdan, amcalarımdan, dayımlardan duydukça da not etmeye başladım. Bu sefer annemin köyünün deyimlerini toplamaya başladım. Bir ara yörenin mahalli gazetelerinde aylık yazılar gönderirdim. Bu yazılarda atasözlerini ve deyimleri açıklamaya başladım. Böylece birikmeye başladı. Evlenip çocuk sahibi olunca da çocuklarımın da annemin sözlerini öğrenmeleri gerektiğini düşünürdüm. Annem rahmetli olduğu için böyle bir şansları yoktu çocuklarımın. Ben de hem onlara hiç görmedikleri babaannelerini sevdirmek ve tanıtmak hem de sözlü kültürü hiç olmazsa bir yönüyle aktarmak için topladığım ve bir kısmını da açıkladığım atasözü ve deyimleri kitaplaştırmaya karar verdi. Herkesin annesinin olduğu gibi annem de benim için çok özel biriydi. Ben ona doyamadım, yeteri kadar evlatlık yapamadım. Hizmetinde bulunamadım. Vefat ettiğinde üniversite son sınıf öğrencisiydim ve bir çok şeyin farkında da değildim. Bu kitapla anneme olan sevgimi ve özlemimi de muşahhaslaştırmış oldum. Benim için çok önemli bir yanı da budur. Yazarken hiç düşünmediğim ve amaçlamadığım bir faydasının daha olacağını düşünüyorum. O da şudur: Türkçe ve Türk sözlü kültürüne küçük de olsa bir katkıda bulunmak.

İki Manzum Nasreddin Hoca Fıkraları Kitabının karşılaştırması

[“İki Manzum Nasreddin Hoca fıkralarının karşılaştırılması”, Yedi İklim Edebiyat, Kültür, Sanat Aylık Dergi, 138–9 (Eylül-Ekim 2001), İstanbul 2001, s. 137–140.]

İki Manzum Nasreddin Hoca Fıkraları Kitabının karşılaştırması

 

Biz, bu yazımızda, iki farklı alfabe ile yayınlanan iki manzum Nasreddin Hoca fıkra kitabının karşılaştırmasını yapmaya çalışacağız. Bunlar; Köprülüzâde Mehmet Fuad’ın Nasreddin Hoca, Manzum Hikayeler başlığını taşıyan eseri ile Sami Ergun’un Manzum Nasreddin Hoca Fıkra ve Hikayeleri isimli eseridir.

Yazılarım

ismailgulec.net