Eğitim Yazıları

Üniversitede yazılı olmayan kurallar bile kolay kolay değiştirilemez

Ülkemizde tartışılan konuların başında üniversiteler gelir. Eleştiriler, YÖK'le başlar ve 2547 ile devam eder. Ancak, ben, öteden beri üniversitelerin temel sorununun ne YÖK ne de 2547 olduğunu düşünenlerdenim. Hatta şöyle bir iddiam da var: Türkiye'de iyi bir üniversite kurmak veya olmak için YÖK'ten ve 2547 Sayılı Kanun'dan kaynaklanan en ufak bir sorun yoktur. Dile getirilen veya ileri sürülen sorunların kaynağı, kurumlar ve yasalar değil uygulayıcılardır. Ne demek istediğimi son altı ay içinde şahit olduğum veya işittiğim birkaç olay üzerinden anlatmaya çalışayım.

Fakülte Yönetim Kurulu Üyeleri

İlgili herkes bilir, yasa gereği fakültelerin yönetim kurulu, üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten veya dr. öğretim üyesinden oluşur. Ve üyeler de Fakülte Kurulu tarafından ayrı ayrı seçilir. Yasa koyucu, fakültedeki kadroların yönetim kurulunda temsil edilmesini düşünmüş ve böyle bir kural koymuş.

Rektörlüğün kısa tarihçesi

Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör atanması birkaç günden beri tartışılıyor. Tartışmaların siyasi tarafına ve kimi gruplar tarafından yönlendirilmesi konusuna girmeden, üniversite tarihi içinde rektörlerin atanma biçimlerini anlatmaya çalışayım.

Dünyada üniversite adını kullanan ilk eğitim kurumu, Bologna Üniversitesi'dir. 1088'de kurulan bu üniversiteyi, 1200'de kurulduğu kabul edilen Paris Üniversitesi takip eder. Daha sonra Avrupa'da başlıca merkezlerde üniversiteler kurulur. Üniversitelerin bugünkü halini alması ise sekiz asrı bulacaktır. Tarihçiler, bu sekiz asrı dört evreye ayırır. Biz de bu dört evrede rektörlük makamının gelişimini aktarmaya çalışalım.

Modern erken dönemde üniversiteler

İlk kurulan Bologna ve Paris Üniversitesinde iki farklı yapı vardı. O vakitler, öğrenciler ve öğretmenler, rektörünü birlikte seçerdi.

Bir üniversiteye kötülük nasıl yapılır?

Ülkemizde en sık konuşulan konulardan biri, kadro ilanlarında aranan şartlardır. Daha önce bu konuda bir yazı yazmış ve üniversitelerde özellikle öğretim üyesi kadroların çoğunlukla kişiye özel olarak çıkarıldığını, bunun biraz zarûret ve özlük hakları ile ilgili olduğundan bahsetmiştim. Hele şimdi norm kadro uygulaması da gelince ilanlar daha da özel şartlarda çıkmaya başladı.

Doktorasını bitiren her araştırma görevlisi, bir an önce Dr. Öğretim Üyesi kadrosuna atanmak ister. Dr. Öğretim Üyesi doçent olduğunu öğrendiği gün kadro talebinde bulunur. Beş yıllık doçentler, zamanının dolmasına daha aylar varken profesörlük kadrosuna başvururlar. Üniversiteler de kadroları el verdiğince bu taleplere, kendilerine yakın olanlardan başlayarak cevap vermeye çalışırlar. Özellikle büyük üniversitelerde kadro bulmak daha ciddi sorun olur. Yöneticiler, sevmediklerine, kişisel nedenlerden dolayı kızdıklarına kadro vermeyenler de olur. Bunlar YÖK kurulduğundan beri yaşanan sıradan durumlardır. Ancak önünde sonunda tekkeyi bekleyen çorbayı içer, herkes geç de olsa bir kadro bulur. Dr. Öğretim Üyesi kadrosuna atanamadan doçent kadrosuna atanan araştırma görevlileri olduğu gibi, doçent kadrosuna atanamadan profesör kadrosuna atananlar da olur.

Kınalızâde’ye göre ideal öğretmen

Âlim, müderris, kadı, devlet adamı ve şair olan Kınalizâde Ali Efendi’nin (ö. 1572) kaleme aldığı güzel ahlâk felsefesine dair meşhur bir eseri vardır: Ahlâk-ı Alâî.

Kınalızâde, İstanbul kütüphanelerinde yüze yakın nüshası olan, yani çok okunan ve bilinen bu eserinin ikinci bölümünde aile ahlâkı üzerinde durur. Bu bölümde Müslüman-Türk ailesini adeta bir devlet teşkilatı gibi anlatır, tüm aile bireylerinin görevleri hakkında bilgi verir.

Bu kitabın önemi müellifinin hem devleti hem dini hem de eğitimi biliyor olmasıdır. Kınalızâde bu bilgileri, halk ile muhatap olmasına vesile olan müderrislik, kadılık ve Anadolu kazaskerliği görevleri esnasında edinir ve toplumu yakından tanır. Kınalızâde, milletin ve devletin bekâsı ve selâmeti için bildiklerini ve gördüklerini sistemli bir şekilde kaleme alırken kuramda kalmaz, tecrübelerinden de hareketle makul ve uygulanabilir şeyler söyler. Söyledikleri doğrudan topluma ve hayata dokunur.

Nevâî’ye göre bir profesör neler yapmamalı?

Bugün Afganistan sınırları içinde kalan Herat’ta doğup Herat’ta ölen Ali Şir Nevâî (1441-1501), Türk edebiyatının en büyük ve en önemli birkaç isminden biridir. Anadolu sahası Türk edebiyatının gelişmesindeki katkısı büyüktür. Çok uzaklarda olmasına rağmen, erken klasik dönem Osmanlı şairlerini etkilemiş, meclislerde okunan şiirleriyle genç şairlere örnek olmuş büyük bir şairdir.

Zengin ve asil bir ailenin çocuğu olan Nevâî, meclisleriyle meşhur Hüseyin Baykara’nın çocukluktan beri yakın arkadaşı ve dostudur. Nevâî sadece şiirde değil, hat, musîkî, kat’, tezhip gibi güzel sanatları da bilen değerli bir bilginimizdir.

Nevâî’nin bir diğer özelliği, Türkçenin Farsçadan geri kalır tarafı olmadığını göstermek için eserler kaleme almasıdır.

Aşı neden bir üniversitede bulunmadı?

Malum, neredeyse bir yıldan beri Covid19 ile yatıp kalkıyoruz. Ne olacağını bilmediğimiz bir dönem içindeyiz. Korktuk, evlere kapandık. Sonra biraz rahatlar gibi olduk, gevşedik. Sonra yeniden korkmaya başladık. Ancak bu seferki korkunun yanında ümit de vardı. Aşı çalışmaları ile ilgili ümit verici haberler gelmeye başlayınca sevindik ve ümitlendik.

Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum, aşıyı bulduğunu söyleyenler hep ilaç firmaları oldu. Önce Pfizer ve kurucuları Uğur Şahin ile Özlem Türeci adında iki Türk olan BioNTec'in geliştirdiği ve yüzde 90 oranında koruma sağladığı belirtilen aşının ardından bir aşıdan daha umutlandıran haber geldi. ABD'li biyoteknoloji şirketi Moderna, ilk verilere göre koronavirüs aşısının yaklaşık yüzde 95 oranında koruma sağladığını duyurdu. Ülkemizden de müjdeli haberi bekliyoruz.

Uzaktan eğitime uzak eğitim

Uzaktan eğitim, her ne kadar özellikle son yıllarda dünyanın gündeminde idiyse de bizim gündemimizi meşgul etmeye salgından sonra başladı. Salgın başlar başlamaz, okullar tatil edildi ve eğitim-öğretim mecburen sanal ortamda tamamlandı. Bu arada iki önemi gelişme oldu. İlki, tüm eğitim kurumları, uzaktan eğitimin büyük bir imkân olduğunu gördü. İkincisi, YÖK, derslerin %40’nın uzaktan verilmesine izin vererek salgın geçtikten sonra bile üniversitelere böyle bir imkânın kapısını araladı. 240 AKTS’nin %40’ı 96 AKTS yapıyor ve bu da üç yarı yıla tekabül ediyor ki bence oldukça önemli bir oran.

Üniversiteler bir şekilde dönemi tamamladılar ve araya koskocaman yaz girdi. Güz döneminde ne olacağı belli değildi ve uzmanlar okulların açılmama ihtimalinin kuvvetli olduğunu söylüyorlardı.

Sınav sırası ailelerde

Her sene olduğu gibi bu sene de liseye giriş sınavları yapıldı ve sonuçları açıklandı. Bu sene ortaokuldan 1.800.000 öğrenci mezun olmuş. Bunların 1.470.000’i sınava girmiş. İstediği liseye girenlerin oranı %10-15 gibi bir şey. Yani yaklaşık 150-200 bin öğrenci “iyi bir lise”ye girmiş olacak. Bunların içinde de 15 bini çok iyi bir liseye girecek. Geriye kalan 1.650.000 öğrenci ise aileleri tarafından başarısız bulunacak.

Eh madem çocukların başarılı olup olmadıklarını ölçtük, şimdi de ailelerin başarılı olup olmadıklarını ölçelim. Bunun için küçük bir test geliştirdim.

Testimizde sadece eksi puanlar var ve o puanlar ne kadar yüksekse aileler o kadar başarısız oluyor. Sorulara vereceğiniz cevaplar puanlarınızı belirleyecek.

Yabancı öğrencilere ülkelerinde Türkçe öğretmek

Malum, salgın hayatın her alanını olduğu gibi ekonominin de her alanını etkiledi. Bundan üniversiteler de nasibini aldı ve özellikle yabancı öğrenciler konusunda üniversitelerimiz sıkıntı çekeceğe benziyor.

Üniversite söz konusu olduğunda yabancı öğrenci çok önemli. Önemi sadece ekonomik nedenlerden kaynaklanmıyor. 12. Asırda ilk örneklerini gördüğümüz üniversitelerin kuruluşunda yabancı öğrencilerin katkısı olduğu için de önemli. Paris ve Bologna’yı üniversite yapan unsurlardan biri özellikle başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Alplerin kuzeyindeki ülkelerden gelen öğrenciler idi.

Günümüzde ise daha çok bu konu ekonomik kaygılarla değerlendiriliyor. Hiç şüphesiz o da önemli ama bence ondan daha önemli olan husus iyi yabancı öğrencilerin üniversitenin akademik ve sosyal hayatına getireceği katkıdır.

Açık ve Uzaktan Eğitim Üniversitesi

30 Haziran 2020 tarihli Resmi Gazete’de çıkan 2704 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı’yla Ankara Üniversitesi’ne bağlı Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi kurulduğu haberini okuyunca uzun zamandan beri düşündüğüm bir konuyu paylaşmak istedim.

YÖK’ün sitesinde verdiği bilgilere göre 129’u devlet 76’si vakıf olmak üzere 205 üniversite bulunuyor. Muhtemelen eskisi kadar çok olmasa da tek tük yeni üniversiteler kurulacak. Ancak Türkiye’nin acil ihtiyacı olan bence diğerlerine benzeyen yeni bir üniversite kurmak yerine çok büyük rekabetin olduğu yükseköğretimde dünyayla da rekabet edebileceğimiz farklı türde bir üniversite kurmak:
Açık ve Uzaktan Eğitim Üniversitesi.

YÖK ne diyor, Üniversite ne yapıyor?

Birkaç gün önce ajanslara bir haber düştü:

YÖK Başkanı Yekta Saraç yükseköğretimdeki örgün programlarda uzaktan öğretim yoluyla verilebilecek ders oranının yüzde 40'a yükseltildiğini açıkladı. Saraç ayrıca, "Örgün öğretimdeki her bir programın derslerinin asgari yüzde 10'unun uzaktan öğretimle verilmesinin güçlü şekilde tavsiye ve teşvik edilmesine de karar verildi" dedi.

Öğrenciler için çok büyük bir imkân ve başarılı öğrencilerin önünü açacak bir gelişme. Ayrıca özellikle amfi ve derslik sıkıntısı çeken üniversiteleri çok rahatlatacak bir karar.

Bu yaz çocuklarımız kuran kursuna gidebilecek mi?

Bu sene okullar çok erken kapandı ve görünen o ki eylülden önce de açılmayacak. Öte yandan haziran ayından itibaren yeni normal denilen yaşam tarzına da alışmaya çalışacağız.

Eve kapandığımız günlerde uzaktan eğitim hayatımıza bir daha hiç çıkmayacakmış gibi girdi. Eğitim sınıfta yapılırken de teknolojiden yararlanılıyordu ama uzaktan eğitim ile mesele bir başka boyuta taşındı.

Uzaktan eğitim alt yapısını zamanında güçlendiren ve bu konuda yatırım yapan birkaç üniversite ile MEB bu yeni döneme en hazırlıklı olan kurum oldular. EBA sanki bugünlerin geleceği biliniyormuş gibi yenilendi ve bazı okullar MEB’in hazırladığı platformlarda açtıkları sanal sınıflarda öğretmenler ile öğretmenleri buluşturdu. Peki yaz Kuran kursları nasıl olacak?

Çok önemli bir konuşma

Dikkaaaaat! Buyrun sayın hocam. Teşekkür ederim. Şu ilk gün konuşmalarını da hiç sevmem. Konuşmasam ne eksilir sanki. Sevgili meslektaşlarım, değerli veliler, pek kıymetli öğrenciler. Kızım sırana geçsene. Bak müdire hanım konuşmaya başladı sen hâlâ oynuyorsun. Bugün hepimiz için çok önemli bir gün. Bu öğrencilerin yarısı servisle gitse borcumu öderim. İyi, iyi. Kızım dikkat et. Suluğunu sakın kaybetme. Yoksa baban bize çok kızar. Delinin biri zaten. Kızmak için bahane arıyor.

Bir öğretmende aranan vasıflar

Malum 24 Kasım öğretmenler günü. Bugün öğretmenler konuşacak ve konuşulacak. Hepimiz ilkokuldan üniversiteye kadar üzerinde emeği olan öğretmenlerimizi hatırlayacak, onların günlerini kutlayacağız.

Basılı ve görsel medyada da bu vesile ile öğretmenlerin sorunları konuşulacak, tartışılacak. Öğretmenlere yapılan saldırılar, tacizler dile getirilecek, maaşlarının azlığından bahsedilecek, kimi dilek ve temennilerde bulunulacak.

Güz dönemi ara tatili

Milli Eğitim Bakanlığı geçen sene aldığı kararla bu sene öğrenciler güz döneminde bir haftalık tatile çıktılar. Tüm ilk ve orta öğretim kurumlarındaki öğrenciler 18-22 Kasım tarihleri arasında bir haftalık tatil yaparken öğretmenler okullarına gidip gelmeye devam ediyorlar.

Merak ettim ve çevremdeki öğretmenlere haftayı nasıl geçirdiklerini sordum. İlk gün MEB Bakanı Ziya Selçuk'un ve Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürü Adnan Boyacı'nın konuşması ile geçtiğini söylediler. Diğer günler ise biraz karışık anladığım kadarı ile.

Bir doktora eğitimi nasıl olur?

2005 yılında Moskova'da düzenlenen The Permanent International Altaistic Conference (PIAC) toplantısında Altay dilleri ve müzikleri üzerine araştırmalar yapan Roger Finch ile tanışmıştım. O günden sonra Finch ile irtibatımız devam etti. Geçen hafta (7 Ekim 2019) da bu ABD'li bilim adamı vefat etti ve 12 Ekim 2019'da toprağa verildi.

Türkiye'de sadece alanda çalışanların tanıdıkları bu titiz ve gayretli ilim adamını ve yaptıklarını daha iyi anlayabilmek için sanırım onun yaşam öyküsünü, özellikle doktora eğitimini kısaca aktarmak yerinde olacak.

Türkçeye olan ilgisi lisede iken başlıyor.

Keşke çok sevmeselerdi

Malumunuz bu aralar lise ve üniversite için tercih vakti. Veliler ve öğrenciler araştırıyorlar, soruyorlar, inceliyorlar. Özellikle çocuklarını liseye gönderme hazırlığındaki veliler okul okul gezip canlarından çok sevdikleri yavruları için en iyisini seçmeye çalışıyorlar.

Böyle bir veliye rastladım geçen gün. Ne yaptın diyecek oldum. Keşke hiç demeseydim, bir dokundum bin ah işittim. Meğer ne kadar dertli imiş! Anlattıktan sonra bunları yazmazsan vebali boynuna deyince yazmak zorunda kaldım.

Eğitime ara vermeye hazır mıyız?

Coronavirüs dünyayı sarsmaya devam ediyor. Çok şükür ülkemizde henüz coronavirüs görülmedi. Allah’tan niyazımız şu belanın ülkemize girmeden havaların ısınması. İnşallah en hafif şekilde bu musibeti de atlatırız.

Ama bu ülkemizde görülmeyecek anlamına gelmiyor ve bugüne kadar görülmemesi büyük bir başarı. Bu kadar göç alan ve seyahat eden çok sayıda vatandaşı olan bir ülkede, hele hem doğusundaki hem batısındaki komşularında görülmüşken bize de uğrama ihtimalini hiç aklımızdan çıkarmamalı ve hazır olmalıyız. Medyadan takip edebildiğimiz kadarı ile Sağlık Bakanlığı önlemleri artırıyor. Ancak onca önleme rağmen tehlike geçmiş değil ve müteyakkız olmamız gerekiyor.

Devamını okumak için tıklayınız.

MEB'in sessiz devrimi: EBA

Geçtiğimiz günlerde MEB Bakanı bir açıklama yaptı. Ani gelişen olayların sıcaklığı ve yoğunluğundan gündemi yeterince meşgul etmeyen haberde yenilenen Eğitim Bilişim Ağı (EBA) ile ilgili olarak "Her bir çocuğun kendine özgü sayfası, takvimi, ilerleme hızı, mevcut dersleri, soruları, konuları kendisine özel bir şekilde yapılabiliyor." dedi.

Tesadüfen inceleme fırsatı bulduğum EBA’yı çok beğendiğimi ve etkilendiğimi söylemeliyim. Beni çok heyecanlandıran bir uygulamanın tam manasıyla eğitim-öğretim hayatının içine girmesi ile matbaanın bulunması ile ders kitaplarının basılarak çoğaltılmasının verdiği katkıya benzer bir katkıda bulunacağını söylesem çok iddialı bir cümle kurduğumu düşünenleriniz olacaktır hiç şüphesiz. Ama ben bu cümleyi tüm kalbimle inanarak kuruyorum. Öğretmenlerin ve öğrencilerinin hayatlarının bir parçası haline getirdikleri takdirde okulu ve okul yaşantısını radikal bir biçimde değiştirecek bir yenilikten bahsediyorum.

Devamını okumak için tıklayınız.

Miftahu’s-Saâde’ye göre hoca ve talebe

Nasreddin Hoca’nın fıkraları meşhurdur ve her biri bir hikmet taşır. İlk dinlediğimizde güleriz ama biraz düşününce ilk aklımıza gelen anlamından çok daha derin anlamları olduğunu fark ederiz.

Söylediklerimi bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım. Hoca’ya sormuşlar;

  • Hocam, eskiyen ayı ne yaparlar?
  • Ne yapacaklar, kırpıp kırpıp yıldız yaparlar!

Fıkra bu kadar. Eski ay nedir, yıldızlar kimlerdir, düşünelim mi biraz?

Devamını okumak için tıklayınız.

Gazali'ye göre öğretmen nasıl olmalı?

Malum 24 Kasım öğretmenler günü. Bugün öğretmenler konuşacak ve konuşulacak. Hepimiz ilkokuldan üniversiteye kadar üzerinde emeği olan öğretmenlerimizi hatırlayacak, onların günlerini kutlayacağız.

Basılı ve görsel medyada da bu vesile ile öğretmenlerin sorunları konuşulacak, tartışılacak. Öğretmenlere yapılan saldırılar, tacizler dile getirilecek, maaşlarının azlığından bahsedilecek, kimi dilek ve temennilerde bulunulacak.

Ben ise bu vesile ile büyük İslam alimi Gazali’nin (ö. 1111) iyi bir öğretmenin hangi özelliklere sahip olmasına dair söylediklerini aktarmaya çalışacağım. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Bunaldığımızda sığınacak liman bulmak

Son günlerde daha önce duymaya alışık olmadığımız haberleri almaya başladık. Bizde intihar haberleri pek olmazdı. Sonra tek tük çıkmaya başladı, daha sonra da arttı. Şimdi de toplu intihar haberleri duymaya başladık. Korkarım bu gidişle bu tür haberleri almaya devam edeceğiz.

Haberi siz de duymuş veya okumuşsunuzdur. Fatih’te birlikte yaşayan, akrabaları olmayan, yaşları 48 ile 62 arasındaki dört kardeş topluca intihar etti. Bu intiharın nedenlerini üzerine bir sürü yorum yapıldı. 

Devamını okumak için tıklayınız.

İyi okul, eğitimi sınıfın dışına taşıyan okuldur

Ben evcil hayvan olmayan bir evde büyüdüm. Ne bir kedim oldu ne de bir köpeğim. Oynadığımız sokaklarda kediler ve köpekler vardı ama onlara ne dokunurduk ne de severdik. Yakın bir zamana kadar bir kediyi kucağıma alıp sevmişliğim bile yoktu. Ben öğrenmediğim için çocuklara da öğretemedim hayvanları sevmeyi. Dünyanın en munis hayvanı koyundan bile çekiniyorlar. Sokakta köpek gördüklerinde korkuyorlar ve kedileri ellerine alıp sevemiyorlar. Bu duruma üzülmüyor değilim. Bir ara akvaryum almıştık. Bakmayı beceremedim ve balıkların öldüğünü gördükçe çok üzüldüğüm için bir yakınıma verdim. Sesi için beslenen kuşlardan birinden almaya niyet ettim ama bir türlü fırsat bulup alamadım. Biraz ihmal ettim. Bir ara kedi almaya heves ettim, onu da beceremedim. 

Devamını okumak için tıklayınız.

İki dilli Türk çocukları ve İkidillilik

İki dillilik (bilingualism) son yıllarda daha sık duymaya başladığımız bir kavram. Kabaca bir tanımla resmi dilin ana dil olmadığı ailelerde yetişen çocuklara iki dilli diyoruz.

İki dilli çocuklar ülkeler için bir zenginlik. Çocukların öğrenme kapasitesi yetişkinlere göre kat kat fazla. Uzmanların söylediklerine göre bir çocuk yaşadığı ortamda kaç dil konuşuluyorsa o dillerin hepsini öğrenebilir. ABD’de yaşayan ve bir Alman ile evli olan arkadaşımın iki çocuğunun ikisi de Almanca ve Türkçenin yanı sıra İngilizceyi ana dili imiş gibi konuşuyordu. Lisede bir dil, üniversitede bir başka dil öğrendiğinde en az beş dili bilen biri olacak. Ne büyük bir şans ve zenginlik o ülke için. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Karnesini alan lise öğrencisine mektup

Sevgili Kerem,

Bugün karneler dağıtılıyor. Son karşılaşmamızda derslerin çok iyi değildi Uzun süreden beri haberleşemediğimiz için tam olarak durumunu bilmiyorum. Karnenin fevkalade olmasa da sınıfta kalmayacak kadar iyi olacağını tahmin ediyorum.

Sevgili Kerem,

Okullar tatile giriyor. Seni koskoca üç ay bekliyor. Bu üç ayı kendince en iyi şekilde değerlendireceğinden en ufak bir kuşkum yok. Kim bilir ne planlar yapıyorsun, neler düşünüyorsun. Belki yardımcı olur düşüncesiyle bir iki tavsiyede de ben bulunayım.

Devamını okumak için tıklayınız.

Geleceğin lisesini inşa etmek

Milli Eğitim Bakanımız 18 Mayıs 2019 Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısıyla Ortaöğretim Tasarımı Tanıtım Toplantısı’nda yapmak istediklerini güzel bir sunumla anlattı. Lise eğitiminin çok önemli olduğuna inanan biri olarak dikkatle dinledim. Heyecan verici ve etkileyici sunumdan anladıklarımı konu başlıklarına göre detaya girmeden başlıklar halinde sıralayayım. Daha sonra da değişiklikler hakkındaki düşüncelerimi paylaşayım.

Devamını okumak için tıklayınız.

Her şey okulda öğretilemez

Günümüzde okula yapabileceğinden çok daha fazla yük bindiriliyor. Okul, hem bilgi hem görgü hem ahlak hem davranış hem hikmet hasılı hayata dair her şeyi okuldan bekliyoruz.

Acaba bu mümkün müdür? Bence mümkün değil, okul çok önemli ama tek başına yetmez. Aile, mahalle, iş yerleri ve burada ismini sayamadığım birçok mahfil vardı ve buralarda halk için yazılan kitaplar kıraat edilir, bilgi aktarımının yanı sıra oturmasını, kalkmasını da öğrenirdi. Kabiliyeti varsa hikmet ve irfan sahibi de olurdu ve bu irfan ancak meclislerde kazanılırdı.

Günlük hayatımızda zaman zaman öyle derin ve içli sözlerle karşılaşırız ki ilave bir söz söylemek mümkün olmaz. Yerinde ve zamanında söylenen bu tip sözlerin büyüsü ve etkisi bizi öyle kuşatır ki, artık ne bizde bir söz söylemeye mecal ne de söz söylemeye ihtiyaç kalır. Ne demek istediğimi size üç örnek ile açıklamaya çalışayım.

Devamını okumak için tıklayınız.

Öğretmenlerin performansı ölçülmeli mi?

Öğretmen performansını izleme konusu birkaç sene önce gündeme gelmiş, kısa bir süre uygulanmış ancak gelen tepkilerden sonra kaldırılmıştı. Ülkemizin önemli sorunlarıyla ilgili hazırlatttığı raporlarla tartışmalara katkıda bulunan  bu konuda da Barış Horzum ve Duygu Gür Erdoğan'a bir rapor hazırlatıp yayınladı. Öğretmen Gelişim Modeli Öğretmen Performansı Üzerine Değerlendirme.

Horzum ve Erdoğan hazırladıkları raporda konuyu enine boyuna irdeliyor, Doğu'dan ve Batı'dan seçtikleri sekiz ülkeden verilen örneklerle öğretmen yetiştirme ve atama sistemleri ile performans değerlendirme kriterlerini karşılaştırdıktan sonra da için uygulanabilir bir model öneriyorlar.

Devamı için tıklayınız.

Ezber kötü bir şey midir?

yahut

Ezbersiz eğitim olur mu?

Bizim toplum klişeleşmiş ifadeleri kullanmaktan çok hoşlanır. Hangi mahalleye mensup olursa olsun, kendisini ait hissettiği mahallenin doğru olup olmadığını sorgulamadan kabul ettiği hükümleri vardır. Mesela eğitimden bahsedildiğinde medreselerin ne kadar çağdışı olduğu ve neredeyse medrese ile eş anlama gelecek şekilde ezberin ne kadar kötü olduğundan bahsedilir.

Acaba ezber gerçekten kötü müdür? Ezberin ve tekrarın olmadığı bir eğitim sistemi var mıdır?

Ezberlemek, üzerinde düşünmeden ve maksudunu anlamadan bir şeyi hafızaya almaktır. Ezberlemek; kavramak, hıfzetmek,  bellemek, bugün daha daralmış bir anlamda kullandığımız şekliyle "içselleştirmek"; hatta İngilizlerin Farsçadaki anlamına denk düşecek şekilde "to learn by heart" dedikleri şey. 

Geleneksel medreselerde söylenildiği gibi tanımlar ezberletilir gerçekten. Genellikle çok uzun olmayan bir cümleden ibaret olan tanımları ezberlemek sadece papağan gibi kelimeleri tekrar etmekten mi ibaret? Ne söylemek istediğimi bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım.

Devamını okumak için tıklayınız.

TEOG'un yerine gelen sistem üzerine 2

Öğrencileri liselere göndermek bu kadar mı zor?

Biliyorsunuz, MEB Bakanı Mahalli Yerleştirme Sistemi adıyla yeni bir sistem açıkladı pazar günü. Ardından sosyal medyada eleştiriler yapılmaya başlandı. Ben de yapılan eleştirileri odaklaşmalarına göre tasnif edip bir yazı yazdım. Kimi arkadaşlarım da benim yazıma eleştiriler getirdiler. Bu yazıyı bu eleştiriler üzerine kaleme alıyorum.

İki hususa dikkatinizi çekerim. İlki ben MEB’i ve sistemlerini savunmuyorum, TEOG’un tahribatının sanılandan çok daha fazla olduğuna inandığım için değiştirilmesi gerektiğini düşünüyordum. Parantez içinde değişiklik yapılma biçimine ve sürecine katılmadığımı da ifade etmeliyim. O yüzden bu değişikliğin öncekinden daha iyi olduğunu düşündüm. Eleştirilere bakınca da önyargılı ve çarpıtılmış buldum. Ben de oturdum, eleştirileri tasnif ettim ve eleştirilere neden katılmadığımı belirttim. Ben MEB personeli değilim, sistem hazırlama süreçlerinde bulunmadım. O yüzden yazdıklarımı savunma yazısı olarak okumayın lütfen.

İkinci dikkat çekmek istediğim husus MEB’in yaptığı değişikliği tam olarak anlatamaması, nitelik ve Fen Lisesini 500 metre ile kaçırdım esprisi üzerinden külliyen reddedilmesi idi. Bunda biraz MEB’in de kabahati var. Kendi yapması gerekenleri yapmaz ise başkaları onların yerine yapar. O kadar hata yaptılar ki artık insanlar yeterince ciddiye almıyorlar sanki. Bakanlık adına üzücü bir durum.

TEOG'un yerine gelen sistem üzerine

5 Kasım Pazar günü MEB Bakanı ortaöğretimden liseye geçiş sistemini açıkladı. Açıklandığı andan itibaren özellikle sosyal medyada hakaret ve aşağılamalar gırla gitti ve gidiyor. Ben de üşenmedim, yapılan eleştirileri görebildiğim kadarı ile tasnif ettim. Tespit edebildiğim kadarı ile eleştiriler dört noktada temerküz ediyor.

1. Nitelikli/niteliksiz okul: Bakan konuşmasında nitelikli okul derken herkesin girmek için can attığı Galatasaray, Kabataş, İstanbul Erkek Lisesi ve Fen Liselerini kastetti. Diğer okullar niteliksiz demek istemedi. Bakan o kelimeyi kullanmasa o okullar diğerlerine göre daha nitelikli sayılmayacak mıydı? Siz olsanız o okulları tanımlamak için hangi kelimeyi seçerdiniz? Seçtiğiniz kelime ile aynı şeyi ifade etmiş olmayacak mıydınız? Eleştirileri, hatta hakaretleri okuyunca Bakan hangi kelimeyi seçerse seçsin yine eleştiri oklarından nasibini alacaktı diye düşünmeden edemedim.

TEOG’dan Sonra Ne Olacak?

Malumunuz, cumhurbaşkanımızın bir televizyon kanalında TEOG ile ilgili sözlerinden sonra TEOG kaldırıldı ve MEB yetkilileri yeni bir sistem üzerinde çalışmaya başladı. Yeni sistemin nasıl olacağı da yavaş yavaş belli oluyor.

Eski Türk Edebiyatı Dersleri Nasıl Olmalı?

*

İsmail GÜLEÇ**

Eğitim Fakültelerinin Türkçe Eğitimi Bölümleri programlarında üçüncü ve dördüncü dönemlerde okutulmak üzere Eski Türk Edebiyatı I ve II dersleri bulunmaktadır. Bu derslerin ilki olan Eski Türk Edebiyatı I’in müfredatında 15-16. yy. Türk edebiyatından seçme metinler üzerinde inceleme çalışmaları, dönemin dil anlayışı, toplumsal durumu ve dünya görüşünü ortaya koyacak çalışmalar ile Divan Edebiyatının temel özellikleri, belli başlı türleri ve önemli temsilcileri yer alıyor. Eski Türk Edebiyatı II dersinde ise 17.-18. yy. Türk edebiyatından seçme metinler üzerinde inceleme çalışmaları, aruz ölçüsünün temel mantığı, aruz öğretiminde karşılaşılan sorunlar, aruz ölçüsünün melodisini öğretmeye yönelik çözümleme çalışmaları, aruz ölçüsünün Türkçe ve edebiyat öğretiminde kullanmaya yönelik modern çalışma biçimleri ve yöntem geliştirme yer alıyor. Müfredata göre nazım biçim ve türlerinin ilk dönem, aruzun ise ikinci dönem ağırlıklı olarak işlenmesi öngörülmektedir.

Çocuklar İçin Hazırlanan Mesnevî Hikâyeleri Üzerine

 

Ülkemizde özellikle son yıllarda Mesnevî’den seçilen hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşan kitapların sayısında bir artış gözlemlenmektedir. MEB’in ilk ve orta öğretim öğrencilerine yönelik 100 Temel Eser olarak bir liste tanzim etmesi ve bu eserleri tavsiye etmesi bu artışın nedenleri arasında ilk sırada sayılabi

Çoğu yayınevi, herhangi bir ölçüye başvurmaksızın, hazırlayanın yetkin olup olmadığını düşünmeden kitaplar hazırlatıp yayınlamaktalar. Bu kitapların büyük bir kısmı daha önce yayınlanan kitapların ufak tefek değişiklik yapılmış hali olduğu için neredeyse kitaplar birbirine benzemekte ve amaca tam olarak hizmet etmemektedir.lir

.

Öğretmenlik=Profesyonel Öğrenci

Öğretmenlik = Profesyonel Öğrenci

Türkiye’de uzun zamandan beri tartışılan konulardan bir de öğretmen yetiştirme. Atanamayan öğretmen adayları gösteri yaptıkça tartışmalar alevlenir, işin içine siyasiler girer, herkes bir tarafından tartışmaya müdahil olur. Ben burada bu tartışmalara fazlaca girmeden öğretmen yetiştirmekle ilgili önemli gördüğüm üç temel noktaya temas etmek istiyorum. Bunlardan ilki öğretmen yetiştirme.

Dünyadaki uygulamalara baktığımızda öğretmenlerin kabaca iki türlü yetiştirildiğini görürüz. İlki eğitim fakültelerinde, diğeri de öğretmenlik formasyonu kazandıracak programlarla. Biz ülke olarak her iki sistemi de kullanıyoruz. İlk ve orta okullarda eğitim fakültelerinden mezun olanlar, liselerde ise büyük oranda fen-edebiyat fakültesi mezunlarına öğretmenlik formasyon programlarını aldırarak öğretmen yetiştiriyoruz. İster eğitim fakültesinden, isterse pedogojik formasyonla alınmış olsun, kontenjanların ne kadar olacağından daha çok verilen bu eğitimin niteliğinin tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Devlet Dershaneleri

 

 

Geçtiğimiz sene uzun süren tartışmaların ardından alınan bir kararla dershaneler kapatılacak veya okula dönüşecekti. Eğitim içinde iki başlılığa ve okulların ikinci plana itilmesine neden olan, eğitimi sadece sınav çözme becerisine indirgeyen dershanelerin kapatılması kararını desteklemiştik. Dershaneleri eleştirmemizin bir nedeni de öğretmenlerin dershanelerde gayri insani şartlar altında çalışmalarıydı.

Gerekli yasal hazırlıklar yapıldı, bir kısmı temel liselere dönüştü, bir kısmı dönüşmeye çalışıyor. Bir kısmı da özel okul oldu. Hatta devlet çocukların özel okullara gitmesini teşvik etti. Buraya kadar herşey normal seyrinde gidiyordu. Derken gazetelerde şöyle bir haber çıktı:

Yazılarım

ismailgulec.net